Image Hosted by ImageShack.us
#wp-calendar td.pad:hover { background: #FFFFE0; } #wp-calendar td:hover, #wp-calendar #today { background: #eee; color: #bbb; } #wp-calendar th { font-style: normal; text-transform: capitalize; }



1/11/2009

TEMEL DEMİRER: “Öğrenilecek Onlar” -II-

Sanatçısı Saptanamadı

 



SABAHATTİN ALİ

 

        25 Şubat 1907 tarihinde Gümülcine’de doğdu Sabahattin Ali; 2 Nisan 1948’de de egemenler tarafından öldürüldü…

 

Evet “Dertlerin kalkınca şaha/ Bir sitem yolla Allah’a/ Görecek günler var daha/ Aldırma gönül aldırma!” diyen O, ‘Milli Emniyet’ mensubu olan Ali Ertekin tarafından Bulgaristan sınırında katledildi… (Ertekin sorgusunda, mensubiyetlerini itiraf etmiş, cinayeti kabul etmiştir. 4 yıl hapis cezasına çarptırılan Ertekin sadece birkaç hafta ceza aldıktan sonra genel af yasasından yararlanmış ve serbest kalmıştır.)

 

“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik… Kanunlu kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık, iç ve dış bankalara para yatırmadık. Han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milletli kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Milletin derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer…” diyen Sabahattin Ali’nin “yaşadıklarından öğrendiği şeyler” vardır. İşte ondan, Konya ve Sinop Cezaevlerinde yazdığı onca şiiri şimdi bize “başın öne eğilmesin” der…

 

Ve “göremesen bile denizi/ yukarıya çevir gözü/ deniz gibidir gökyüzü” diyerek bizleri “önemli olan yenilmek değil teslim olmamaktır” anlayışıyla mücadeleye davet eder…

 

        Evet, evet “Göklerde kartal gibiydim/ kanatlarımdan vuruldum/ mor çiçekli dal gibiydim/ bahar vaktinde kırıldım,” dizelerinin sahibi Sabahattin Ali aynı zamanda ‘Kuyucaklı Yusuf’ (1937), ‘İçimizdeki Şeytan’ (1940), ‘Kürk Mantolu Madonna’ (1943) başlıklı romanların; ‘Değirmen’ (1935), ‘Kağnı’ (1936), ‘Ses’ (1937), ‘Yeni Dünya’ (1943), ‘Sırça Köşk’ (1980) başlıklı öykü kitaplarının; şiirlerinin toparlandığı ‘Dağlar ve Rüzgâr’, ‘Kurbağanın Serenadı, ‘Öteki Şiirler’in yaratıcısıdır…

 

NÂZIM HİKMET

 

Hani… “Ben bir insan/ Ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben/ Tepeden tırnağa insan/ Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret…” diye haykıran komünist…

Hani… “Hapislerde geçen on beş sene arkamda,/ önümde daha on yedi yıl./

Bir bayrak dalgalanır kafamda:/ kan gibi kızıl./

Bir kadın severim:/ süt gibi beyaz./

Bir şarkı söylerim:/ bütün fidanlardan ümitli./

Şarkımda kavgası, kederi, sevinci insanlarımın/ ve elimde kadınımın elime dokunmayan eli…” diyen özlemlerin insanı…

Hani… “Memleketim, memleketim, memleketim/ ne kasketim kaldı senin ora işi/ ne yollarını taşımış ayakkabım/ son mintanım da sırtımda paralandı çoktan/

Şile bezindendi/

Sen şimdi yalnız saçımın akında/ infarktında yüreğimin/ alnımın çizgilerindesin memleketim/ memleketim, memleketim, memleketim...” diyen hasret…

 

İşte O(nlar), Nâzım Hikmet’tir…

 

Ölümünden birkaç ay önce Paris’te Gökşin Sipahioğlu ile yaptığı söyleşide, “Bir gün komünizmin bütün dünyaya hâkim olacağına kaniiyim… Elhamdülillah ben komünistim!” diyen Nâzım Hikmet hakkında, “Nâzım, düşmanları tarafından bile sevilen bir İNSAN’dır,” derdi Bursa’daki mahpus arkadaşı Orhan Kemal…

 

        Orhan Kemal, anılarında, Nâzım’ın gecenin bir vaktinde uyanıp kendisinden kalem isteyip duvara dizeler yazdığını anımsatıyor. Nâzım, şiir yazarken kendinden geçen bir ozan. Korkusu var bu noktada, şöyle diyor Nâzım: “En sinirlendiğim şey, böyle (kendimi) kaybederek dolaşırken etraftan seyredilmek. Deli diyeceklerinden korkuyorum. Onun için kendimi tamamıyla kapıp koyuveremiyorum.”

 

Nâzım, sanat işlerini ciddiye alan bir inanmış ozan. Orhan Kemal, ona her aklına geleni soruyor. Nâzım, dilimizin sadeleşmesi konusunda şunları söylüyor: “Dilde ölçü halk olmalıdır. Halkın yadırgadığı, her günkü konuşma dilinde kullanmadığı kelimeleri almamaya bilhassa dikkat etmeli...”

 

Şiirde şekilden çok içerik yeniliğini savunuyor. Hapiste geçim sıkıntısı çeken Nâzım, bunun üstesinden gelmek için çözümler arıyor ve dokuma tezgâhları kurup çalıştırıyor. Başarılı da oluyor: “Nâzım, birlikte çalıştığı arkadaşlarının bütün ihtiyaçları ve dertleriyle ilgilenirdi. Tezgâhlarda bez dokuyan Batı Anadolulu delikanlıların gönüllerini kendine çekmişti...”

 

        Nâzım, dünyadaki gelişmeleri izleyip doğru tanılar koymakta da usta. İkinci Dünya Savaşı sürerken Almanların yenileceğini söylüyor, bunun “tarihi bir zorunluluk” olduğunu belirtiyor. Çevresindekilere iyilik etmekten zevk duyuyor, borç para isteyenlere bulup buluşturup veriyor.Hapiste Nâzım’ı, karısı Piraye, yılda birkaç kez ziyaret edebiliyor. Bu anları şöyle anlatıyor Orhan Kemal: “Piraye Yenge yıldan yıla iki, pek pek üç sefer gelir, birkaç kuruşu varsa üç beş gün otelde kalırdı.

 

        Böyle günlerde Nâzım Hikmet’i görmeli! Piraye Yenge trenden iner inmez, ayağının tozuyla telefon eder, yahut otele filan inmeden hapishaneye gelirdi... Nâzım’ın karısına saygısı sonsuzdu...Yazdığı mektupları bazen bana da okurdu. Bu mektuplar, şiir dolu nesirlerdi ki, sade samimi -ama ne kadar samimi, ne kadar sade- dilleri dinleyene ferahlık verir, hayatı sevdirir, insana en karamsar zamanlarında bile ruh değişikliği, yepyeni bir tazelik verebilirdi...”

 

        Nâzım’ın bu mektupları saklayıp Memleketimden İnsan Manzaraları’na belge yaptığı biliniyor. Orhan Kemal, bu yapıta kimlerin malzeme verdiğini anlatıyor: “...Yayalar Köylü İbrahimler, Çorbacı Mehmetler, Laz Eyüp Ağalar, İlyas Kaptanlar, Balkanlı Muhacirler, Azerbaycanlı Şükrü Beyler, Galip Ustalar...”

 

        Annesi de ara sıra ziyaretine geliyor, Nâzım’ın portresini çiziyor, resmini yapıyor. Nâzım, annesiyle resmi tartışırken de gerçekçiliği savunuyor. Orhan Kemal, “Tavşan Hikâyesi”ni anlatırken, Nâzım’a armağan ettiği tavşanı ne değin sevdiğini belirtiyor. Nâzım, tavşanla mutlu oluyor. Piraye, tavşanı alıp götürünce onun tavşanından kurtulmuş oluyorlar. “Çilek Hikâyesi”nde de, Nâzım’a armağan edilen bir kutu çileğin öyküsü anlatılıyor. Çilekleri pudra şekeri serperek yiyorlar: “Nâzım, ‘Ooooh be’ dedi,’ çileğe doyamadım demeyeceğim![14]

 

        Nâzım Hikmet bu; böyle!

 

O, Türkçe’nin büyük şairi olmasının ötesinde, bir isyancı, bir dava insanıydı.

 

Evet, Nâzım Hikmet’in bir diğer artısı da şiirinin toplumsal kavgasıyla etle tırnak gibi bütün olduğudur. Bu nedenle hiç kimse, onun kim olduğunu, ne yaptığını, ne düşündüğünü bilmeden şiirlerini okuyamadı…

 

        O; “Sovyet Devrimi’yle buluştuğunda 19 yaşındaydı; Rusya’da yaşadıkları ona ömrünce yoldaşlık etti. Tutulduğu devrim aşkının bedeli, her seferinde ağır işkenceli tutuklamalar ve sonra mahpusluktu. Daha da beteri, memleketine hasret yaşamaktı. Acısı hiçbir koşulda yüksünmeye dönüşmedi, “düşmana inat bir gün daha fazla yaşamak” duygusuna inançla tutundu. Düşüncelerini hiçbir koşulda silmeye, silikleştirmeye çalışmadı. Bir trajedi kahramanıydı aslında; kahramanı emekçi kitleler olan modern destanların kurucu şairi oldu. Şiirin orkestrasını kurmuştu Türkçe’ye. Üç telli sazın çalındığı sahnede alışılmadık sazlardan oluşmuş büyük bir orkestranın icrasıydı şiir eylemi. Debisi güçlü bir nehir gibi akan şiirinin alışılmamış biçimi, ritme ve sese verdiği önem, konularındaki uyarıcı tazelik, okuyana aşıladığı özgüven ilk günden beri herkesi büyülemişti. Orkestrasındaki her saz yepyeni bir ahengi müjdeliyordu. Birbiriyle uyumlu çoğul sesi, yüreğe esenlik sunan cömert sözü, sözünde insanın ruhunu yücelten bir cesaret vardı. Divan şiirinin incelikleri, Pir Sultan’ın, Dadaloğlu’nun kavgacı sesi, Karacoğlan’ın lirizmi ve daha nice şiir ustalığı, modern kent diline taşınmış, onun şiirinde kendine güvenli bir yer edinmişti.”[15]

 

        Nedim Gürsel, ‘Dünya Şairi Nâzım Hikmet’ başlıklı incelemesinde, “Nâzım Hikmet’in asıl önemi, bence, Türk şiirinde yol açtığı yenilikçi hareket ve gelişiminin belli bir evresinde geleneksel halk yazınıyla kurduğu bağ çerçevesinde aranmalıdır,” biçiminde bir saptama yapar ki, tartışmaya değer. Belki Nâzım Hikmet’in asıl önemi değildir orada gösterilen de, geleneksel halk edebiyatıyla kurduğu ilişkiden ve bunun olumlu sonuçlarından söz etmek daha doğru olur.

 

        Jokond ile Si-Ya-U’dan Rubailer’e, Şeyh Bedreddin Destanı’na, halk şiirinin biçim özelliklerine, Divan şiirinin deyiş biçimlerine, yalnızca kendi şiirinin biçimsel yapısını yaratmak için başvurması bile onun şair kimliğini bütünüyle gösterir.

 

        Nâzım Hikmet’in edebiyatımızın ana akımından ilk büyük kopuşu gerçekleştirmesinin anlamı üstünde durmak, bugüne ışık tutacaktır.

 

Nâzım Hikmet’in etkisinden söz edince, onun yarattığı kopuş üstünde durmak kaçınılmaz olur.

 

        Nâzım Hikmet, hayatını ilahlara, ikonlara isyana adamış, şiiri elitlerin elinden alarak, halklaştırmayı bir görev olarak sahiplenmiş bir devrimcidir, bir put kırıcıdır. Ona göre şiir, emekçi halkın kurtuluş mücadelesinde bir kavga aracıdır. Onun ilham perisi omuzlarında demir putrelleri kanat gibi taşıyan bir işçidir. “Tâb’ı şâiranelikten” kurtulmak ister Nâzım. Asım Bezirci şöyle diyor: “Nâzım Hikmet, şiiri metafizik soyutlamalar, köhnemiş imgeler ve şairane benzetmelerden temizlemeye, çağdaş sanayi hayatının sesleri ve sözleriyle, gerekleri ve gerçekleriyle yoğurmaya yönelmiştir.”[16]

 

        Ve nihayet, “Dünya kültürü denen bir şey vardır, insanlığın yarattığı ortak bir medeniyet vardır. Bunda, gerek Avrupalı, gerek Asyalı, gerek Amerikalı, gerekse Afrikalı bütün halkların payı vardır. Tarihin bir devrinde bu ortak medeniyette bir halkın payı, yahut bazı halkların payı öteki halkların payından çok yahut az olabilir. Mesela, tarihin bir devrinde Çinlilerin ortak medeniyetteki payları, Almanlarınkinden, Fransızlarınkinden çoktu, sonra tarihin başka bir devrinde Almanların, Fransızların payı Çinlilerinkinden çok oldu. Tarihin bir devrinde mesela Tatarların dünya medeniyetine kattığı kıymetler Ruslarınkinden çoktu. Tarihin başka bir devrinde ise Rusların payı arttı. Demek istediğim, halkların ortak insanlık medeniyetine getirdiği, kattığı değerler her devirde, şimdiye kadar, aynı ölçüde olmamıştır. Ama bu ortak medeniyette kendi milli medeniyetiyle hiçbir şey katmamış halk yoktur. Her halk mutlaka bir şeyler vermiştir insanlığa,” diye haykıran Nâzım Hikmet’in “vatandaşlık mevzuu”na gelince…

 

        “Nâzım’ın bir Bakanlar Kurulu kararıyla yurttaşlığa dönmesi” haberi bu yüzden çok anlamlı, çok etkileyici… Kültür ve Turizm Bakanı, 68’li mücadele arkadaşım, hapishane arkadaşım, Ertuğrul Günay’ı bütün bu kararlardaki çabaları için ayrıca kutlamak istiyorum,” diyen Oral Çalışlar, dedikleri üzerinde bir kez daha düşünmelidir…

 

        “Devletin elini yıkması” bu kadar kolay mı?

 

Oral Çalışlar, Nâzım Hikmet’le birlikte 6.5 yıl Bursa Cezaevi’nde kalan, 88 yaşındaki ressam ve yazar İbrahim Balaban’ın, “Mahvettiler o büyük adamı. Bütün dünya benim şair babamı, o büyük adamı kucaklarken, biz mahvettik. O çok büyük bir insandı… 58 yıl sonra... Ne demeliyim? Sevinsem mi, üzülsem mi? Sevinemiyorum,” sözlerine kulak vermelidir…

 

        “Nâzım Hikmet’in vatandaşlığının iade edilmesi konuşulurken ‘iadei-i itibar’ deniyor.

        Şairin itibarı şiirleridir.

Ya Nâzım’ın itibarını konuşanların itibarı?

Milli Türk Talebe Birliği, kuşaklar boyu hem de en hasından sağcı siyasetçi, bürokrat, yazar yetiştirmiştir.

        Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan, Bülent Arınç... Bugünün hâkim ideolojisinin ‘star’ isimleri için bir ocaktır.

Gül ve Erdoğan MTTB’de tanıştıklarını defalarca söylediler.

Nâzım’ın 1950’de Demokrat Parti tarafından çıkarılacak genel af yasası dışında bırakılması için 5000 imza toplayan Suphi Baykam birliğin başkanıdır.

        Nâzım’a ‘kızıl çomar’, ‘Moskofçu oğlan’, ‘Nâzım Hikmetof’, ‘komünist köpek’ diyen zihniyet budur.

 

        Nâzım’ı vatandaşlıktan atan, vatan hasretiyle ölmesini sağlayan, kitaplarını -Sabahattin Âli’ninkilerle birlikte- meydanda yakan, şiirlerini yıllarca yasaklayan kafa bu kafadır.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın söylev ve demeçlerinde sıkça başvurduğu ‘eski komünist kafası bu kafa’ kalıbına bakarsak, ‘kızıl kollarıyla ve ağzından köpükler saçarak saldıran ahtapot kılıklı komünist imajı’ zihnindeki yerini korumaktadır. (…)

 

        Nâzım’ı vatandaşlıktan çıkartan zihniyetin hangi gerekçeyle olursa olsun bu kararından vazgeçmesi, açık konuşayım beni zerre kadar ilgilendirmiyor.

 

Nâzım’ın vatanı bu topraklardı zaten.

 

        İmzalı iki kağıt, iki kararname arasında geçen sürede de böyleydi, ilelebet de böyle kalacak.

 

        Nâzım’ın vatanı şiiriydi; aşıkken, öfkeliyken, hasretteyken o şiirlere yaslananlar da vatandaşıydı…”[17]

 

BERTOLT BRECHT

 

“Her suçlu bir burjuva, her burjuva bir suçludur,” diye haykıran Bertolt Brecht, tüm zamanları bilgesiydi…

 

        Gönül Koca’nın, “Brecht ustaya kulak vermek lazım” dediği O, şöyle haykırandı:

 

“Sayın Baylar, bize hep ders verirsiniz:/ ‘Aman, günah, ayıp, kötü, yanlış.’/ Aç karnına kuru öğüt çekilmez./ Önce doyur beni, sonra konuş./ Sende göbek, bizde ahlâk nedense./ Şimdi bizi iyice dinle bak;/ İstersen şöyle düşün, istersen böyle:/ Önce ekmek gelir, arkadan ahlâk./ Artık vermek gerek, unutmayın sakın,/ Tüm nimetlerden, payını yoksulların…”

 

        “Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına, dünle beslenerek yol alır,” diyen Bertolt Brecht’in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte tam 80 küsur yıl önce yazdığı ‘Üç Kuruşluk Opera’, amansız bir kapitalizm eleştirisiydi... “Mülkiyet”- “Sermaye” - “Karapara”- “Emek” - “Suç” - “Ahlâk” - “Hırsızlık” üzerine müthiş eğlenceli bir dersti...

 

        Onun verdiği ders, tarafımızdan hâlâ öğrenilmeyi bekliyor…

 

‘Üç Kuruşluk Opera’nın kapanış şarkısının son dizeleri tekrarlanmalıdır durmadan, daima: “Karanlığı ve büyük soğuğu düşünün/Büyük haydutlara karşı savaş açın şimdi...”

 

        Kolay mı?

 

HAROLD PINTER

 

XX’nci yüzyıl tiyatrosunun en seçkin yazarıydı Harold Pinter; 25 Aralık 2008’de, 78 yaşında yitirdik Onu…

 

        İngiliz tiyatrosunun XX’nci yüzyıldaki en seçkin isimlerinden olan ve absürd tiyatronun temsilcileri arasında gösterilen Pinter, 1930’da Yahudi bir ayakkabıcının çocuğu olarak Londra’da doğdu. Gençliğinde Yahudi düşmanlığıyla karşılaşması, oyun yazarı olmasında etkili oldu.

 

        II. Dünya Savaşı’ndaki bombardımanlar da Pinter’ı derinden etkiledi. Pinter, İngiliz tiyatrosunda yeni bir akımın başlangıcı olarak kabul edildi. Kendine özgü temalara ve tiyatro tekniklerine yer vererek ‘Pintervari’ gibi bir sıfat yaratılmasını sağlayan yazar, oyunlarında insan ilişkilerindeki örtük şiddeti açığa vuruyor ve tedirgin edici bir atmosfer yaratıyordu.

 

Pinter, 2003’te savaş karşıtı şiirlerinden oluşan bir derleme yayımladı ve Irak’a karşı girişilen müdahaleyi eleştiren bu şiir seçkisiyle I. Dünya Savaşı’nda ölen şair Wilfred Owen anısına konulan ödüle layık görüldü.

 

        Bush ve Blair’i Irak Harekâtı’ndan dolayı son derece sert bir dille eleştirdi ve Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada “Gerçek şu ki, bay Bush çetesi ve Blair de gözü boyanmış bir aptal olmasına rağmen ne yaptıklarının farkında. Bush ve şirketi, dünyanın kaynaklarını kontrol etmeye kararlı, bu kadar basit. Ve bu uğurda kaç kişiyi öldürdükleri umurlarında değil” demişti.

 

Harold Pinter’ın Türkçeye ‘Kapıcı’, ‘Doğum Günü Partisi’, ‘Oda’, ‘Gitgel Dolap’, ‘İhanet/Aldatma’, ‘Ay Işığı’, ‘Proust Senaryosu’ adlı eserleri çevrildi. ‘Gitgel Dolap’ ve ‘Aldatma’ ise yazarın Türkiye’de sahnelenen oyunlarındandı. Türkiye ziyaretinin ardından Türkiye’ye ait ‘Bir Tek Daha’ ve ‘Dağ Dili’ adlı iki oyun yazdı.

 

        “Dağ Dili” dediği, topraklarımızda çok uzun yıllar yok sayılan, yasaklanan Kürtçe’den başka bir şey değildi...

 

        Denilebilir ki “Pinter, uyumsuzluk tiyatrosu anlayışına, Öfkeli Kuşak’a olduğundan daha yakındı. Albert Camus’nün ‘Sisyphos Söyleni’ denemesinde ortaya koyduğu, insanın durumunun temelde ‘saçma’ olduğu görüşünden yola çıkan Samuel Beckett, Eugene Ionesco, Jean Genet, Arthur Adamov gibi birbirinden çok farklı yazarların, insanlığın bir amaç bulmak ve yazgısını denetim altına almak için verdiği savaşımın sonuçsuzluğunu dile getiren karamsar bakışlarını Pinter’ın da paylaştığı söylenebilirdi. ‘The Homecoming’deki (Eve Dönüş), ‘The Caretaker’daki kişilerin umutsuz, umarsız, şaşkın ve kaygılı hâlleri bu bakışın bir yansıması değil miydi?”[18]

 

Evet absürd, tedirgin edici tiyatro oyunları ve kişisel duruşuyla hep ezilenlerin yanında yer alan Pinter, “Tiyatro yazınında devrim yaratmıştı; ama sadece oyun yazarı değildi. Aynı zamanda şairdi, senaristti, tiyatro yönetmeniydi, usta bir oyuncu olduğunu da ispatlamıştı... Bütün bunlar bir yana, aydın sorumluluğunun bilincinde, daha adil, daha güzel, eşitlikçi, barışçı bir dünya için çaba gösteren bir insandı. Zulme, işkenceye, sansüre, yasaklara, savaşa ve her tür şiddete karşı çıkan gerçek bir aydındı.

1957’den başlayarak, yazdığı 30 kadar oyunla oyun yazarlığını yeniden biçimlendirdi. Ne de olsa Beckett’gillerdendi...

 

        Güncel diyaloglardan bir şiir yarattı. Bellekleri tazeledi. Belleği sorgulamaktan hiç vazgeçmedi. Oyun kişilerini ve olayları açık uçlu bırakarak, izleyiciye yorum özgürlüğü sağladı. İzleyiciye farklı okuma katmanları sundu...

 

        Adından türetilmiş ‘Pinteresque’ deyimiyle açıklanan karakterler, olaylar yarattı, insanlığın yalnızlığını, korkularını, özlemlerini ve iki araya sıkışmış ruh hâllerini yansıtmak ve sorgulamak için...

 

        ‘Tiyatrocu şair’in yaşamı ve eserleri haksızlığa karşı ahlâki bir öfkeyle bilenmişti ve karşı duruşu eşsiz bir örnekti.

 

        Yazarlığı ve politik kişiliği bir bütündü. Politik kişiliği parti politikalarıyla değil; dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa, baskıya, şiddete karşı durmakla biçimleniyordu.”[19]

 

Ve nihayet, örnek alınması gereken aykırı duruşuyla O; 2007’de Nobel edebiyat ödülü vesilesiyle kaleme aldığı konuşmasının başında kendisini şöyle ifade etmişti:

 

“Gerçek ve gerçek olmayan arasında siyah beyaz farklılığı olmadığı gibi doğru ve yanlışı da birbirinden her zaman ayırt edemeyiz. Hatta aynı şey hem doğru hem de yanlış olabilir.

 

        ‘Sanatımda gerçeği ifade etmenin yollarını ararken yukarıda ifade ettiklerime bağlıyım. Yazar olarak bu dediklerimin arkasındayım.

 

        ‘Ancak vatandaş olarak böyle düşünemediğim gibi, doğruyu yanlıştan ayırd etmekle yükümlüyüm…”

 

30 Mart 2009 12:25:35

 

 Temel Demirer

 

N O T L A R

 

 [1] Meredith.

[2] Hegel, Tinin Fenomenolojisi, Oxford, 1977, s.404.

[3] Mehmet Özer, “Önsöz”, Şiirimizin Işıklı Irmağı Enver Gökçe, Evrensel Basım Yayın, 2006.

[4] Ali Ekber Ataş, “Dost Dost İlle de Kavga’ ve Enver Gökçe: Yolumuz Gurbete Düştü”, Cumhuriyet Kitap, No:878, 14 Aralık 2006, s.8-10.

[5] Mücap Ofluoğlu, Silinmiş Alkışlar İçinde, İş Bankası Kültür Yay., 2008.

[6] Metin Celâl, “Hasretinden Prangalar Eskittim”, Cumhuriyet Kitap, No:953, 22 Mayıs 2008, s.22.

[7] Ersun Çıplak, “Anadolu’nun Sabrı”, Cumhuriyet Kitap, No:950, 1 Mayıs 2008, s.3.

[8] A. Hicri Izgören, “Yattığım Ranza Aşkına”, Ülkede Özgür Gündem, 4 Haziran 2006, s.13.

[9] Ahmet Hakan, “Yusuf Ölmüş”, Hürriyet, 4 Mart 2009, s.4.

[10] Oral Çalışlar, “Yusuf Hayaloğlu ve Ahmet Kaya...”, Radikal, 6 Mart 2009, s.11.

[11] Zeynep Oral, “Onat Kutlar’a...”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2009, s.15.

[12] Onat Kutlar, Bahar İsyancıdır,1. baskı 1986, De Yay.; son baskı, 2003, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.

[13] Onat Kutlar, Yeter ki Kararmasın, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2003.

[14] Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le 3.5 Yıl, Everest Yay., 5. Baskı, s. 38-42-50-62-63-77-89.

[15] Mahmut Temizyürek, “Yaşamı Şiirini Besledi, Şiiri Yaşamını”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2008, s.2.

[16] Mahir Ergun, “Nâzım’ı Putlaştırmak”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2009, s.15.

[17] Kanat Atkaya, “Nâzım’ın İtibarı Demeden Önce Bir Bardak Su İçmek”, Hürriyet, 9 Ocak 2009, s.5.

[18] Celâl Üster, “Hayatımda Bir Harold Pinter İronisi”, Radikal Kitap, Yıl:7, No:407, 2 Ocak 2009, s.4.

[19] Zeynep Oral, “Zulme Karşı Yürüdü...”, Cumhuriyet, 28 Aralık 2008, s.17.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kategori: (Yazılar) :: Yorum (0) :: Arkadaşına Gönder! :: Etiketler : sanat, edebiyat, deneme, inceleme, resim

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir



 Devrimci Siteler i ziyaret et

Blogcu ile yapıldı