Image Hosted by ImageShack.us
#wp-calendar td.pad:hover { background: #FFFFE0; } #wp-calendar td:hover, #wp-calendar #today { background: #eee; color: #bbb; } #wp-calendar th { font-style: normal; text-transform: capitalize; }



EMEĞİN SANATI'NDAN 63. MERHABA

1/12/2009

 

 Merhaba,

                Ekonomik bunalımın ve buna dayalı olarak insan kırımını, insanı aşağılamanın zirvelere ulaştığı günleri yaşıyoruz. İnsanlar, haykırıyor, yaşamlarını savunmaya çabalıyor. Kimileri de umutsuzluk girdabında yaşamına son vererek ses getirmeye çalışıyor.

                Doğudan akan kan ırmağı Kürt ve Türk kanı, tüm Anadolu’nun geleceğini ipotek altına alırken, iktidar samimiyetsiz bir tavırla Kürt oylarının rantına oynuyor, muhalefet ise azgın bir şovenizm çalkan, aynı sözleri, aynı söylemleri, voleybol oynarcasına bir atıp bir tutuyorlar. Öte yanda insan hakları ihlallerinin bini bir para...

                Kendi insanına, ülkesinin birikimini taşıyan kamu emekçilerine şahin kesilen erk sahipleri, ABD karşısında boynu bükük yeni cami dilencisi konumunda. Bankalar , kamu kaynakları hortumlanıyor. Kamu  işletmeleri bir yıllık kârına peşkeş çekiliyor. Bu açıklara kapatmaya devlet de güç bulanlar, eğitime ve sağlığa yatırıma gelince mi; kamu emekçilerine gelince mi acizleniyor? Konuşmaya gelince şereften, itibardan, alın aklığından, baht açıklığından konuşanlar; açlık sınırının altındaki kendi insanlarına, hastane kapılarında bekleşenlere, çocuklarını öğretim yılına yeni giysilerle gönderememenin acısını duyanlara söyleyebileceği ne var? Bu nasıl şeref, nasıl itibar?

                Öte yandan H1N1 virüsü zengin-fakir her kapıdan içeri dalarken Bakan “Aşılanalım”, Başbakan “ben olmam, aileme de yaptırmam” diyerek kavukluyla pişekâr gibi ortaoyunu sergilerlerken sanatçı, “Beni sokmayan yılan bin yaşasın” diyebilir mi?

                İşte bu ortam içinde sanata ve sanatçıya büyük görevler düşmekte. B. BRECHT’e göre “İnsanlık yara almışsa sanat yoktur artık.” Güzel sözcükleri bir araya getirmek sanat değildir. İnsanların kara yazgılarından etkilenmezse insanları nasıl etkileyebilir sanat.

                Gerçek sanat zaten kötü koşullara inat, insanların kaderini değiştirme, daha aydın kafalar ve yürekler yaratma, dünyamızı saran karanlığı yenme çabasıdır. M. GORKİ’ye göre “Sanat iyiyi abartmak, insana düşman olan kötüyü de abartarak buna karşı nefret uyandırmak, hayatın bütün adî kötülüklerini, yavan ve hasis küçüklüğünü yok etmek azmini doğurmak için kötüyü daha da çirkinleştirmek emelindedir.” Aslına bakılırsa sanat hem lehte, hem aleyhte bir kavgadır.         

Sanat toplumsal çevrede doğar; toplumsal değişme ve gelişmelere uyarak, değişir ve gelişir; içinden çıktığı ortama etkiler yapabildiğinden, toplumsal gelişmeye olumlu ya da olumsuz yönden katılır.Günümüzde sanat yapıtlarına baktığımızda, yukarıdaki göstergeleri görebiliyor muyuz? Kuşkusuz hayır! Sanat da kimi sanatçılar da bilerek ya da bilmeyerek emperyalist kültürün davulunu çalıyorlar. Bu anlayışta olanlara göre sanat çorap, mendil gibi paraya dönüşecek bir metadır. Dillerinden “postmodernizm”, “modernite “ kavramlarını düşürmeyen ve her daim sözleri paranın vitrinlerinde dolaşan bu sanat simsarları, kendi ağızlarıyla kendilerinin değersizliklerini ortaya koymuyorlar mı?

Öyle ya, çorabı ya da mendili bir süre kullandıktan sonra  eskidi, epridi diye kaldırıp atmıyor muyuz? Öyleyse onların da yazıp çizdikleri eprimeye ve eskimeye mahkûm! Biliriz ki, gerçek sanat  yapıtı asla eskimez, modası geçmez. Öyle olsaydı Cervantes’in Donkişot’u, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı, Homeros destanları duyarlıklarını yitirir, kullanımdan kalkardı. Bugün, kim bu yapıtları okumaktan tat alamadığını söyleyebilir?

Elbet, bazıları “Bu şiirler, yapıtlar tümden mi gereksizdir?” diye sorabilir. Belki bu tür şiir de gereklidir, ama gereken yerlerde. Sözgelimi, fırtınalı bir denizde, her yanı dökülen bir gemide yolculuk edenler için yemek müziği ne kadar gereksizse; %30’ların açlık sınırında olduğu, %50’lerin bu sınıra yaklaştığı, %20’lerin kaymağı yediği ülkemizde amaçsız, süs şiir de o denli gereksizdir. Lüks garnitür ve mezelerle süslü bir sofrada aç insanlar, sofranın süslemesine önem vermezler, önce ekmeğe saldırırlar.

                Görülüyor ki, günümüzde sanat; kendi estetik kuralları çerçevesinde yön gösterici olmalıdır. Kısacası, gerçek sanat ve sanatçı, yaşananlara ve yaşatılanlara, her zaman halkın içinde, ve halkla birlikte tavır koymalıdır. Kaçak güreşen, sorunsuz ve sorumsuz sanat çabasını sürdürenlere, sanatsal çıkarlarını holdinglerin çıkarlarıyla buluşturanlara söylenecek fazla sözümüz yok. Edebiyat tarihi, onları kendi kulelerine hapsedecektir.

 Ali Ziya Çamur

           

                BU SAYININ SAVSÖZÜ

 Devrimci, edebiyatsız yapamaz, peki, devrimciye layık edebiyatı kim yaratacak? Kapitalist sistem altında bulunması imkânsız değilse de, ona yakın ölçüde güç yazılan bir edebiyattır bu.

Bugünün piyasa kanallarına hapsedilmiş yazarı, daha doğru deyimle yazıcısı, egemen ideolojinin perspektifiyle roman, öykü, şiir üretir. Onların yazdıklarını okuyunca, kapitalist sistemin ürettiği çirkinlik ve gericiliğin eleştirisi yerine, bu sistemi dönüştürmek için mücadele eden devrimcilerin karalanmasıyla karşılaşırız. Bu sistemin bütün yükünü çeken emekçi figüran bile olamazken, sömürücü zengin çocukları kahraman katına çıkarılır. Gelecekten umutsuz bir atmosferde, gizemcilik, hiççilik, sinizm, kinizm, antihümanizm propagandası yapılır.

Bugünün kurnaz yazıcısı sermaye sınıfının işine geleni edebiyat haline getirir. İşçi sınıfının kuracağı yeni dünyanın, sosyalizmin perspektifiyle roman, öykü, şiir yazacak yazarların büyük güçlükleri göze alması gerekir. Sosyalistlerin bu yazarı okuması, eserlerinin değerini takdir etmesi, dayanışma içinde olması ihmal edilemeyecek bir sorumluluktur.

Kestirmeden söylersek, sosyalist mücadelenin kendi yazarını yetiştirmesi en doğrusudur. Bugün yalnızca bizden öncekilerin yazdıklarıyla yetinmeyerek, bugünün ve yarının gerçekliğini romana, öyküye, şiire, tiyatroya taşıyacak yazarların yetiştirilmesi gerekmektedir. Bu edebiyatsız bir toplumda devrimcilerin bilinçle geliştirecekleri bir ihtiyaçtır. B. SADIK ALBAYRAK

 

YAŞAM VE SANATTA

         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

DİONYSOS ŞİİR ÖDÜLÜ ÖZDEMİR İNCE’YE VERİLDİ…

 

1985 yılından bu yana süren, ve Ege’nin en uzun soluklu şiir etkinliği olan Salihli Şiir İkindileri’nin 42′ncisi gerçekleştirildi. Etkinlik kapsamında verilen Dionysos Şiir Ödülü’nün bu yılki sahibi ünlü şair Özdemir İnce oldu.

Salihli Belediyesi Tiyatro Salonu’nda düzenlenen 42′nci Salihli Şiir İkindileri Etkinliğinin sonunda Dionysos Şiir Ödülünün bu yıl Özdemir İnce’ye verilmesi kararlaştırıldı.

 

“EMPERYALİST SALDIRGANLIĞA KARŞI HALKLARIN BİRLİĞİ” KONULU ULUSLARARASI SEMPOZYUM DÜZENLENDİ…

 

4- 5- 6 ARALIK 2009 tarihlerinde düzenlenen sempozyum ve etkinliklere Filistin, Irak, Mısır, Arjantin, Lübnan, Ürdün, Honduras, Venezuella, Yunanistan, Bulgaristan, Rusya, İtalya, Bangladeş ve Küba’dan temsilciler katılacak. Etkinlik, 6 Aralık 19.30-23.00 saatleri arasında Grup Yorum,  Suavi, Hakan Yeşilyurt  ve ülkemizden, dünyadan başka sanatçıların katılacağı bir konserle sona ercek.

            Ülkemizde öncülüğünü Halk Cephesi’nin yaptığı sempozyumun tanıtım bildirisinde, özetle,  şu açıklamalara yer veriliyor.

“Dünyanın dört bir yanında aynı acıları yaşayanlar, aynı öfkeyi taşıyanlar bir araya geliyor. Açlıkla, sefaletle, krizlerle, darbelerle, emperyalist saldırganlıklarla siyonizmle kuşatılan halkların temsilcileri ortak bir noktada buluşuyor.

Halk Cephesi,"Emperyalist Saldırganlığa Karşı Halkların Birliği Sempozyumu" ile dünyanın çeşitli ülkelerinden mücadele yürütenleri bir araya getiriyor. Yunanistan'dan, Bulgaristan'dan, Rusya'dan, Filistin'den, Irak'tan, Mısır'dan, Arjantin'den, Honduras'tan, Ürdün'den, Venezuella'dan, İtalya'dan, Bangladeş' ten, Küba' dan, Latin Amerika'dan emperyalizme karşı seslerini yükseltenler deneyimlerini paylaşmak, ortak mücadeleyi yaratmak için Türkiye'de buluşuyor.

Neden Emperyalist Saldırganlığa Karşı Halkların Birliği Sempozyumu?

* Daha fazla kar hırsı için birbirlerini yiyen emperyalistler halkların kanını emmek konusunda bir araya gelmekten imtina etmezken; emperyalist saldırganlık karşısında dünya halklarının mücadelesini ortaklaştırmak daha da önem taşımaktadır.

* Emperyalizmin halkları bölüp parçalayarak yönetme, birbirine kırdırma politikasının karşısında halkları birleştirmek, mücadelede ortaklaştırarak bu politikayı boşa çıkarmak, emperyalizme bir darbeyi de bu cepheden indirmek olacaktır.

* Halkların mücadele deneyimlerinin paylaşılması, kazanımların ortak kazanımlar hanesine yazılması, ezilen halkların mücadelesi açısından daha güçlü politikaların üretilmesine zemin hazırlayacaktır.

* Emperyalist haydutların yenilemeyeceği propagandasının aksine ortak düşmana karşı bir araya gelmek, dünya halklarının emperyalizme karşı mücadelede omuz omuza vermesi ezilen halkların moral değerlerini yükseltecektir.

* Anti- emperyalist cepheyi dünya çapında büyütmek, emperyalizme karşı verilen mücadelede önemli bir adım olacaktır.

* Ülkemizde verdiğimiz mücadelenin enternasyonal boyutunu güçlendirmek, emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında önemli bir adım olacaktır.”

            Sempozyum adresi: Çevre Tiyatrosu, Kuvayımilliye Cad.43/4, Kocamustafapaşa. Konser Adresi: ZARİFLER 3. DÜĞÜN SALONU, Yeni Mah. Hekimsuyu Cad. No: 39/3, Küçükköy- Gaziosmanpaşa- İSTANBUL  Bilgi için: 0 (212) 238 81 46

 ROMANCI MEHMET GÜLER VE YAYINCISI

RAGIP ZARAKOLU HAKKINDA DAVA AÇILDI…

 

           Açılım tartışma ve vaadlerinin yükseldiği günümüzde, Romancı Mehmet Güler, Belge Yayınlarında yayınlanan  savaş karşıtı “Ölümden Zor Kararlar” adlı romanından dolayı  “bölücülük”le suçlanarak yargılanmaktadır.

            Mehmet Güler, savunmasında, 12 Eylül sonrası doğuda ve Batıda yaşatılanların altını sanat diliyle çizmekte. Yazar, savunmasında kendini savunmanın ötesinde savaşı ve savaş tacirlerini yargılıyor. Savunmadan bazı bölümler:

“Öncelikle bir edebiyat çalışmasında eserin bütünlüğü görmezden gelinerek ve bozarak alıntılanan bölümlerin içeriğinde "bölücülük" aramaktadır. Bu kabul edilemez. Zira eserde içerik, biçim, konu bütünlüğü vardır. Bütünlüğü üzerinden iletmek istediği bir mesaj vardır. Yargılan “ölümden zor kararlar” isimli çalışmamın birinci cildinde esas ileti kesinlikle barıştır, hatta savaş karşıtlığıdır.

                Beni değil roman kahramanlarını yargılıyorsunuz. Yargıladığınız karakterler fiktiftir, yani kurgusal birer roman kişisidir. Ama roman ve karakterler gerçekçidir. Örneğin, Sıti binlerce benzer gerçek kişinin tipleştirilmiş halidir. Tüm üniversitelerden binlerce genç okullarını bırakarak dağa çıkmadı mı? Evet, ben de bir edebiyatçı olarak o gerçeği alıp yeniden yarattım. Çarpıtmadım, tahrip etmedim. Asıl suç olması gereken gerçekleri karatmak, gizlemek, çarpıtmak olmalı. Ben karakterleri kendileri olmaktan çıkarırsam ortaya çıkan asla edebiyat olmaz. Yani burada Roman kahramanları "kendileri" gibi konuşuyor diye yargılamalık. Yine örneğin iddianame de Hayri karakterinin konuşmaları suç sayılmış. Hayri DGM’de yargılanan bir PKK militanı ve 90’lı yıllarda benzer yüzlerce dosya mevcuttur. Peki, Hayri’nin nasıl bir savunma yapmasını beklerdiniz? Bir oyuncuyu canlandırdığı karakterden dolayı yargılamak ile aynı manaya gelmiyor mu bu durum? Anlaşılan o ki, PKK halen bir tabu ve “terörist” demek dışında her şey, yani bilimsel çalışma da edebiyatta aynı derecede yasak. Burada sadece benim düşünme, hayal etme, kurgulama, yazma hakkımı elimden almaya çalışmakla kalmıyor, toplumun gerçekleri öğrenme, anlama hakkını da ortadan kaldırıyorsunuz.  (…)    

Yine esas olarak edebiyatı savunmak durumundayım; ağır toplumsal travmalara yol açan, toplumsal dokuyu yırtan, parçalayan alt-üst eden olaylardan sonra sanatta, edebiyatta patlama yaşanmıştır hep. Bu edebiyatın, sanatın rolü ve işlevi ile alakalıdır. Aşk, acı, ayrılık, özlem, korku gibi şiddetli duygular en iyi edebiyatta işlenir. Türkiye gerçekleriyle yüzleşiyor. Bunun sıkıntıları sancıları olacaktır. Ama sonuçta mutlaka çözüm ve barış gelecektir.”açılım” sürecinin buna yapacağı en büyük katkı bence tabuları yıkması, yersiz yasaklardan kurtarması olmalıdır.

                Bilinmelidir ki bu davada düşünce yasağının ötesinde bir durumla karşı karşıyayız. Yargılanan kurgularımız, hayallerimizdir.

                Sonuç olarak; Yasaklar edebiyata, sanata uzanınca insanların ruhlarını, hayallerini, ideallerini yargılamaya başlarsınız bunun adı faşizmdir. Son otuz yılda yaşanan savaş, inkâra gelmez ve çok ağır sonuçları olan bir toplumsal olaydır. Bir acılar silsilesi, ölümler, ayrılıklar, sürgünler sürecidir. On binlerce cana mal olmuş. derin bir travma yaşanmıştır. Toplum artık eski toplum değildir. Yaralıdır. Bunu sanatla, edebiyatla onarabiliriz ancak. Düşünceyi, edebiyatı, hayalleri yargılama utancından mutlaka kurtulmalıdır bu ülke.”   

Mehmet Güler, 1971 yılında Van’ da doğdu. İlk orta lise öğrenimini Van’da Tamamladı. Lise yıllarında sol düşünce ile tanıştı. Ankara üniversitesi DTC Fakültesinde öğrenci iken siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklandı, yaklaşık on yıl, Ankara Ulucanlar ve Çankırı cezaevinde kaldı. Cezaevinde teorik felsefi çalışmalarını sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde, araştırma yazıları ve makaleleri yayınlandı. Edebi çalışmalara cezaevinde başladı.”Vakit Tamamdı” isimli öykü dosyasını, tahliye olduğunda, dışarı çıkarmasına izin vermediler. “Ölümden Zor Kararlar” isimli bir de romanı var.(Belge Uluslararası Yayıncılık). Yazar, “Ölümden Zor Kararlar” 2.cildini yazmaya devam ediyor. Yazarla dayanışma amacıyla yazışma adresi:     n.mehmetguler@hotmail.com

  DANİMARKALI OZAN ERİK STİNUS'U YİTİRDİK

 

Daha önce "Uluslararası Nâzım Hikmet Şiir Ödülü"ne de layık görülmüş olan Danimarkalı Erik Stinus, Son iki yıldır yaşadığı şehir Kopenhag'da kanser tedavisi görmekte olan şair Erik Stinus, 13 Kasım’da aramızdan ayrıldı.

1934 doğumlu Erik Stinus, 1951 Berlin Dünya Gençlik Festivali’nde Nâzım Hikmet’le tanışmış ve onun etkisinde kalmıştı. 1957'de gittiği Hindistan’da Sara Mathai ile evlenen Stinus, eşiyle birlikte Hindistan ve Danimarka’da yaşadı. Üç yıl Tanzanya’da ailece “kalkınma gönüllüsü” olarak çalıştılar. Yayımlanmış 20 şiir, 4 öykü, 4 gezi kitabı ve bir de romanı bulunan Erik Stinus, aralarında Nâzım Hikmet, Melih Cevdet Anday, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Kemal Özer gibi Türk şairlerinin de olduğu çok sayıda şairi Danca’ya çevirdi. Özellikle 1994'ten bu yana sık sık Türkiye’ye gelerek şiir etkinlikleri ve okuma günlerine katılan Stinus’un Türkiye’de "Şiirler" (Çevirenler: Adil Erdem-Zerrin Taşpınar, Memleket Yayınları), "Yaşamı Diriltmek İçindir Şarkılarım" (Çeviren: Murat Alpar, Yordam Yayınları) ve "Kışın Bir Ağacın Binde Biri" (Çevirenler: Kemal Özer-Gülşah Özer, Toroslu Yayınları) adıyla üç şiir kitabı yayımlandı.

Dünyanın altın bir küreye dönüşmesine ve genç kuşakların yeni umutlarla yaşamasına katkı sağlamak için şiir yazdığını söyleyen Stinus’un şiire ve edebiyata bakışı, şu sözlerinde cümleler en iyi biçimde anlatmaktadır: “Dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan bir olay, aynı zamanda bizi de içine almaktadır; sorumluluğumuz, hem geçmişi hem geleceği içererek, dünyanın her köşesine dek uzanmaktadır.'' (SOL HABER)

 PEN KİMİN HİZMETİNDE?

 

Uluslararası PEN örgütü, yayımladığı raporla Küba’da ABD parasıyla ve direktifiyle örgütlendikleri kanıtlarıyla ortaya konmuş karşıdevrimcileri “bağımsız gazeteciler” olarak tanıttı ve dayanışma çağrısı yaptı.  Uluslararası Yazarlar Birliği, ya da bilinen adıyla PEN, bu seneki Tutuklu Yazar gününde yayımladığı raporla sosyalist Küba’ya karşı bir girişime imza attı. Bu sene PEN tarafından yayımlanan raporda Küba’da da 2003 yılı Nisan ayından bu yana tutuklu bulunan gazetecilerden bahsediliyor.

Altında Uluslararası PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi Direktörü Sara Whyatt’ın imzasının bulunduğu rapor, tüm dünyada yazar ve gazetecilerin üzerindeki siyasi baskıları özetlerken, belirli ülkelerdeki tutuklu yazar ve gazetecilerle dayanışmayı özel olarak gündeme getiriyor. 2009 senesinin esas olarak yoğunlaşılan ülkeleri Kamerun, Çin, İran, Meksika ve Rusya. PEN, bu ülkelerin hükümetlerine ve elçiliklerine dilekçelerle başvuruda bulunmak, yazarlar arasında bu ülkelerdeki durum üzerine bilgilendirme çalışması yapmak, ünlü kişilerin destek vereceği imza kampanyaları örgütlemek gibi adımlar atılmasını öğütlüyor.

Raporda “eski yılların raporlarından çözümlenmemiş örnekler” başlığı altında Küba da bulunuyor. Küba, “2003 Nisan ayından bu yana tutuklu bulunan 22 gazeteci” ile listede yazar ve gazetecilere karşı en büyük baskının olduğu yerlerden birisi olarak görünüyor. 14 ülkeden 73 ismin bulunduğu listede Küba’nın dışında 15 isimle yer alan Çin, 12 isimle yer alan  Vietnam ve 6 isimle yer alan İran, yüksek sayıda tutuklu yazar ile dikkat çekiyor.

Uluslararası PEN’in “yazarlara karşı siyasi baskı” listesinde en üst sıralarda yer alan bu dört ülke düşünüldüğünde, dördünün de bir biçimde ABD’nin karşısında yer alan ülkeler olduklarını fark etmemek elde değil. Bu durum, PEN’in raporuna hangi ülkelerin ne sebeple alındığının, diğerlerinin de niye dışarıda bırakıldıklarının sorgulanmasına yol veriyor.

Örneğin Türkiye, dışarıda bırakılan ülkelerden birisi. İktidarın birçok gazeteyi siyasi içeriğinden dolayı süreli ya da süresiz olarak yasakladığı ve büyük medya içindeki gruplar arasında da açıkça devletin baskı aygıtlarını kullanarak hegemonya mücadelesi verdiği  Türkiye’de tablo, raporda anılan “kötü örneklerin” birçoğundan daha kötü. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun verilerine göre Türkiye’de sekizi yazı işleri müdürü sıfatı taşıyan 33 gazeteci ve yazar tutuklu bulunuyor. Ancak PEN’in raporunda Türkiye yer almazken, Küba, Çin, Vietnam ve İran gibi ülkeler yer alıyor.

Uluslararası PEN’in çalışması daha yakından incelendiğinde, siyasi ya da ideolojik bir kaygıyla hazırlandığı izlenimi daha da güçlü olarak ortaya çıkıyor. Örgütün internet sayfasında yer alan “2009 Amerikalar’da yazıya özgürlük kampanyası”, PEN’in kıstaslarını daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

Uluslararası bir merkeze sahip olan PEN’in her ülkedeki ayakları, belli derecede özerkliğe sahipler. Uluslararası PEN’in bu siyasi çarpıtma kampanyası karşısında, ülkemizin çok sayıda değerli yazarının üye olduğu PEN Türkiye Merkezi’nin ne yapacağı merakla bekleniyor. (SOL HABER)

 

 NURAN EKİNGEN  SÜRGÜNDEKİ EDEBİYATÇILAR

ÖDÜLÜNÜ KAZANDI…

 

Avusturya’da sürgündeki edebiyatçılar arasında yapılan yarışmada büyük ödülü Türkiyeli Kürt Yazar Nuran Ekingen kazandı. Yarışma, başkent Viyana’da azınlıklara uygulanan ayrımcılığa karşı faaliyetlerde bulunan “Zentrum Exil” adlı kuruluş tarafından düzenlendi.

“Kültürlerarası Yazmak” projesi kapsamında düzenlenen yarışmada Ekingen kendi hayat öyküsünü anlattığı “Die Freiheit ist fertig” (Özgürlük Bitti) adlı yazısıyla birinci oldu. İkincilik ödülünü Oğlunun Babası adlı eseriyle Bosnalı genç Yazar Stjepan Tadic, üçüncülük ödülünü ise Her Gece Derin Uykuda adlı yazısıyla Suriyeli Kürt Tıp Öğrencisi İbrahim Amir aldı. Jüri, şiir ödülünü ise “Kasket” adlı eseriyle yarışmaya katılan İran asıllı Parviz Amoghli’ye verdi.

1970 yılında doğan Nuran Ekingen üniversiteye kadar olan yaşamını Diyarbakır’da geçirdi. 1990 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünü kazandı. 1992 yılında katıldığı bir eylemden dolayı tutuklanarak cezaevine konuldu. On buçuk yıl cezaevinde kalan Ekingen 2003 yılında serbest bırakıldı. Serbest kaldıktan sonra Avusturya’ya iltica etti. 2006 yılında siyasi mülteci statüsüyle oturum izni aldı. Ekingen şu anda Viyana Sosyal Hizmet Yüksekokulu’nda öğrenimini sürdürüyor. Okul bitirme tezini tamamlayabilirse bu yıl mezun olmayı bekliyor. Geçimini sürdürmek için bir yandan da radyo programları hazırlıyor.

Yazar Ekingen’in Özgürlük Bitti adlı eseri otobiyografi temelinde yazılmış. Ekingen eserinde Türkiye’de yakalanışını, gördüğü işkenceleri, cezaevinde yaşadıklarını, yurtdışına çıkışını ve bir siyasi mülteci olarak mahkeme sürecini anlatıyor.  (EVRENSEL)

 ABİDİN DİNO ÇİZGİLERİ VE RENKLERİYLE YAŞIYOR!

 (Fransa'da 68 Eylemlerinin resmini çizerken)

            Tek bir bireyin değil, insanlığın mutluluğuna resimler çizen Abidin Dino’yu 16. öl,üm yıldönümünde anıyoruz.

Ağabeyi şair Arif Dino'nun desteğiyle resim, karikatür ve yazı alanında kendini geliştirmeye başladı. İlk desenleri Yarın gazetesinde, ilk yazıları Artist dergisinde 1930'lu yılların başında yayınlandı. Bu yıllarda Nazım Hikmet'in şiir ve oyun kitaplarına kapak desenleri çizdi. Çok genç yaşta ünü ülke sınırlarını aştı.

1933 yılında D Grubu adlı sanat akımının kurucuları arasında yer aldı. Grubun amacı, memlekette sanatın gelişmesini ve yayılmasını sağlamaktı. Düşünce yanı ağır basan resimler yapacak, batıdaki çağdaş akımlarla boy ölçüşecek yenilikler getireceklerdi.

Başlangıçta  Chagall ve Picasso'nun etkisinde kalan sanatçı, daha sonraları yapıtlarında özgün ve yerel bir senteze ulaştı. Yeniler Grubu'nun Liman çevresindeki balıkçıları konu alan ilk sergisini açtığı 1941 yılında Abidin Dino, siyasi nedenlerle önce Çorum Mecitözü'ne, sonra da Adana'ya sürgüne gönderildi. Adana'da Türk Sözü gazetesini yönetti. Kel adlı bir oyun yazdı, ancak oyun hemen toplatıldı. Çukurova'nın pamuk işçilerini  konu alan resimler yaptı. Resmin yanı sıra heykel ile de ilgilenen Dino 1943 yılında dilci Güzin Dino ile evlendi. Sürgün sona erince İstanbul'a döndü. 1952'de yurt dışına çıkış yasağı kalkınca Paris'e yerleşti. Zaman zaman Türkiye'de kişisel sergiler açan Abidin Dino, 7 Aralık 1993 günü Paris'te hayatını yitirdi.

Abidin Dino, büyük dostu Nâzım Hikmet gibi, Marksistti. Dünyadaki tüm değişikliklere, yaşanan büyük tragedyalara, reel sosyalizmin çöküşüne karşın, bu inancını hiçbir zaman yitirmedi. Bu inancın gereği olarak da halktan, özgürlükten, barıştan yana bir sanat yolunu izledi.

Nazım Hikmet’in ondan istediği mutluluğun resmini çizememişti ama  Neden çizemediğini Nazım Hikmet’e şiir yoluyla anlatmıştı:

 

İNSANÎ DUYARLIKLARIN İNCE ŞAİRİ

BEHÇET NECATİGİL’İ ANIYORUZ!

 

Burjuva edebiyatçılarca “küçük duyarlıkların şairi “ olarak nitelenen, ama evinin penceresinden dünyaya açılan yüreğinde insanî  gerçekleri de yansıtmaktan çekinmeyen şair Behçet Necatigil 13 Aralık 1979’da  geride  kendi şiir-düz yazı çevirilerden oluşan  altmış üç yapıt bırakarak aramızdan ayrılmıştı. 

İlk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık dergisinde çıktı. O tarihten, ölümüne kadar hep şiirinin ve edebiyatının içinde oldu. Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşklar, bunalımlar, hastalıklar, yalnızlıklar ve ölüm onun kendine has anlatımı ile çok defa kısa mısralar haline gelir. Eski ve yeni kelimeleri ustaca şiirine yerleştirir. Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası vardır.

Döneminin garip ve toplumcu gerçekçi ve daha sonra 2. Yeni şiir akımlarına rağmen daha çok bağımsız bir söyleyiş özelliği gösterdi. İşte kapitalizmi militanca değil ama kara mizahla yeren bir  şiiri:

 

İNSAN SAAT

 

Hırs bürüdü gözümü, ömrüm bencil.
Sen dur hele yoksul, ben senden önce
Sıra ölüme gelince sen benden önce.
Yalılar, köşklerim var, atlas döşeklerim var,
İşlerim yolunda.
Titremez kılım, toplar elim, gül bahçesi yerim,
Yârim koynumda.
Dünya hırsı yârim kayıtsız, bencil.

 

Cep, kol, duvar saatleri, oturtma, asma saat
Bildiğimiz saatler yalnız zamanı gösterir.
İnsan saat der ki:
Zaman nedir?

 

İnsan saatin sesi, çokluk gece vakti
Boşluklara uzanır tok ve ağır.
İnsan saatin sesi yayılırken havada
İnsanların kimisi en derin uykularda
İnsanların kimisi uyumamıştır.

 

İnsan saat çalarken çokları sağır,
Kayıtsız, bencil,
İnsan saat der ki:
-İnsanlık bu değil!


FATVA TUKAN, ŞİİRLERDEN KAVGA SAĞIYOR HÂLÂ

 Filistin ve Arap şiirinin en önemli temsilcilerinden; yaşamı sürgünler ve işgaller içinde geçen  Fatva Tukan'ı  6. ölüm yıldönümünde ölüm yıldönümünde anıyoruz.

Fatva Tukan, 1914 yılında Nablus'ta doğdu. Filistin şiirinin önemli adlarından İbrahim Tukan'ın kardeşidir.  Ağabeyinin katledilmesi  üzerine geçirdiği üzüntülerin ardından onun izinden yürümeye karar verdi.  1967 yılında çıkan savaştan önce şiirleri bütün Arap dünyasına yayıldı. Bu savaşta Nablus düşünce Fatva Tukan da İsrail'in işgal ettiği topraklarda yaşamak zorunda kaldı.

Bu savaşın sonucunda O'nun şiiri yeni bir görünüm kazanmaya başladı. Sürgün ve ezilmişlik duyguları altında, kavga şiirine yöneldi. İsrail Savunma Bakanı ve Başkomutanı Moşe Dayan, Fatva Tukan hakkında, "Onun şiirleri, 10 suikasttan daha yıkıcıdır" demişti.  Bir süre hapiste de yatan Fatva Tukan, Nablus’ta yaşamaya devam etti. 13 aralık 2003'te sonsuzluğa göçtü. Filistin şiirinin bu önemli kavga şairini saygıyla selamlıyoruz.

 

"Sen yeni yıl, bize ne getirirsin,
senin bağrında neler var?

 

Aşk ver bize aşk ver.
Aşkın içinde patlar bizim büyük cevherimiz,
aşkın içinde ışıldar.
Aşk ile yeşerir türkülerimiz bizim,
aşk ile yeşerip dökülür kalbimiz,
dökülüp yayılır
ve zenginleşir toprağımız
aşk ile.

 

Aşk ver bize, aşk ver.
aşk ver ki, kuralım yeniden
yıkılan dünyamızı,
aşk ver ki,
serpelim tekrar tekrar
bereketli kıvancı
kısır dünyamıza

 

Kanat ver bize kanat ver.
açalım dört bir yandan kuşatılmış bu zindanı,
bu demirden, çelikten duvarları yıkalım,
uçurtalım özgürlüğü ta doruklara."

("YENİ YILA İKİNCİ DUA" Şiirinden)  Çeviren: A.KADİR - SÜLEYMAN SALOM

 

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 

ADİL OKAY: “Yolcu”

1/12/2009


RESİM: NİKKY CORKER

Serin bir sabahtı. Balıkçılar ağlarını hazırlarken Akdeniz derin uğultularla uyanıyordu.

 

Kahvesini bitirdi. Üzülerek baktı fincanın dibine. Kısa süren bir zevkti her günün başlangıcında tattığı. Kahve ve sigara. Gün boyunca içtiği kahve ve sigaralar aynı zevki vermezdi ona. Mutluluk nedir senin için diye sorsalar vereceği yanıt basitti. Sabah kahvesini bir sigara ile birlikte ağır ağır yudumlamak.Bu denli kolaydı onun için mutlu olmak. Yıllar bu özlem ile geçmişti. Sabah kahvesini ve sigarasını bulamadığı, güne aç başladığı, değil sevgili, insan sesine bile hasret, anlık mutluluklardan yoksun geçirdiği yıllar.

 

Balıkçılar fırtına yok diyorlardı. Gece denize açılıp ağ atacaklardı. Aşırı bir ilgi ile dinliyordu onları. Bu gece fırtına yoktu. Yanılmazdı balıkçılar. Özellikle bu gün yanılmamalıydılar.

 

Denize şefkatle baktı. Gözleri ile okşadı mavi kanatlarını. Bu gece Akdeniz geçit vermeliydi ona. İhanet etmemeli, yeni bir yaşama usulcacık itmeliydi. Her şey hazırdı. Kimlik, kaçakçı teknesi. Karşı kıyıda bekleyecek olanlar. O halde deniz de hazır olmalı, öfkelenmemeli, azgın dalgalarını salmamalıydı üzerine. Birlikte geçirdikleri güzel günleri, zor günleri anımsamalıydı. Otuz yılı aşkın onsuz yaşamamıştı. Araya geçici ayrılıklar girmiş sonra yine buluşmuşlardı. Güzeldi uzun ayrılıklardan sonra denizi görmek, engin maviliklerine dalmak. Ama tüm bu güzellikler gece yitiyordu. Açık denizde ne bir kara parçası, ne ışıklar görünüyordu. Gece sevdiği denizden korkuyordu. Gece evler basılıyor, çığlıklar yankılanıyordu. Gece hücrenin kapısı açılıyor, katlanılması zor bir yolculuğa, yan odaya götürülüyordu. Gece sabah özleniyor, günün ilk ışıkları endişeyle bekleniyordu. Sabah kahvesi bir sigara ile birlikte özleniyordu. Gece sokaktan gelen her araba gürültüsü ile yataktan fırlıyor, perdeyi usulca açıp dışarı bakıyordu. Gece sabah nerede kaldı diye kızıyor, küfrediyordu. Sabahın erken saatlerinde günün ilk ışıkları pencereye vurunca birden ferahlıyor, bir gün daha yaşamanın sevinciyle bir kaç saat uyuyabiliyordu.

 

“Kimselere anlatamadım geceden neden korktuğumu, sevmediğimi. Anlatsam anlarlar mıydı bilemiyorum. Belki de benimle aynı duyguları paylaşan insanlar vardı. Ama yeraltı yaşamı, duygularımızı en yakınlarımızdan bile gizleme alışkanlığını getirmişti. Yıllar sonra sevgilime, neden gündüzleri sevişmeyi tercih ettiğimi bir türlü anlatamamıştım.”

 

Gece ve deniz, bu gün bitiminde güzelliklerinden soyunacaktı. Sabahın ilk ışıkları yine kaygıyla – her zamankinden fazla-  beklenilecekti. Konuşacak hiç kimse olmadan - sadece suskun bir kaçakçı- belki de yakamozlarla konuşacaktı. Ne sabah kahvesi, ne de sevdiklerini düşünmeyecekti. Bu gece şiddetle sağ kalmayı, yakalanmadan karşı kıyılara çıkmayı, karaya yeniden ayak basmayı özleyecekti. Sigara içmek yasaktı, sahil koruma botlarından sakınılacaktı.

 

“Nöbetlerde sigara içmek yasaktı. Aydınlatma bombası atan, keşif yapan uçaklar görebilir diye içemezdik. Yasağın olduğu yerde sigara özlemi artardı. Deniz kimi geceler, aydınlatma bombalarının kızıllaştırdığı, kıyılarını havan toplarının dövdüğü yabani, korkunç, ürkütücü bir hayvan görünümü alırdı. Seyri korkunçluğuna rağmen çekerdi beni. Acıdan zevk alır hale mi gelmiştik, kinden gözlerimiz mi kararmıştı. Bizimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan bu güçlü orduya, kimi zaman sığındığımız ülkenin de ordusu katılır ve bizi çılgınlar gibi savaşmaya zorlardı. Sağımıza solumuza düşen şarapnel parçalarından sigaramızı yakarken kahkahalar atardık. Kaleşnikof mermisinin uçağa ulaşmasının mümkün olmadığını teorik olarak bilmemiz o anda bir işe yaramaz, küfürler ederek ateş eder, bizi duyması mümkün olmayan düşmanı göğüs göğüse savaşa davet ederdik. Uçaklar uzaklaşıp, havan topları sustuğunda satranç tahtasını aradığımız olur, sonra bu yaptığımıza kendimiz de şaşardık.”

 

“Nöbet tutarken iki saat, kimi gece dört saat süren kımıltısız, sessiz bekleyişin sonunu sadece çadıra girip sigara ve çay içmek arzusu ile beklerdim, kahve yoktu savaşta. Nöbetçileri kontrol eden ve ara sıra su veya çay getiren nöbetçi başkanıyla konuşmaz, bakışlarımızla anlaşırdık. Sigarasız çay aynı çay değildi. Anlardı o da, saatini gösterir, nöbetini yarıladın demek isterdi. Gülümserdim. Konuşmanın anlamı kalmazdı çoğu zaman. Aynı dili paylaşmadığımız savaş arkadaşlarımızla da mimiklerle anlaşır, birbirimizin dilini öğrenmeye çalışmak aklımızın ucundan bile geçmezdi.”

 

“Nöbet bitimi bir mutluluk olurdu benim için. Oysa her an bir havan topu, yahut uçak bombası ile yok olabilirdim. Savaşta bu olasılığı hemen hiç düşünmüyorsunuz. Acemilik döneminde yüzlerce kilometre uzaktan geçen, başka mevzileri döven uçakların sesleri bile sizi havaya uçacak izlenimine kaptırıyor. Ama bir kaç hafta sonra uçağın karnından dökülen bombalara bakıp, sizin bulunduğunuz yere uzaklığını ve etkilemeyeceğini soğukkanlı bir biçimde hesaplayabiliyor ve yemeğinize devam edebiliyorsunuz.”

 

“Ayakkabılarınızla yattınız mı siz hiç? Ben botlarımla yattım aylarca. Hayalet kasabalarda, dağlarda, enkazlar arasında, düşmeden ayağınızı parçalamadan sığınağa koşabilmek için, botlarınıza gereksinimiz var. Birden havan topları dövmeye başlar kampınızı, nöbetçinin uyandırmasına gerek yok. Kurulu robot gibi anında uyanıp otomatik tüfeğinizi, yedek şarjör, mermi ve el bombası asılı yeleğinizi kapıp sığınağa doğru koşmaya başlarsınız. Islık çalarak gelen havan topunun çok yakınınıza düşeceğini, havayı yırtan sesinden anlar hemen yere yatarsınız. Patlar ve şarapnel parçaları ölüm dağıtır. Bir şeyiniz yok. Kalkıp tekrar koşmaya başlarsınız. Ertesi sabah kemikleşmiş duygularla arkadaşlarınızın cesetlerini gömersiniz.”

 

“Bu gece terk edeceğim bu sakin yaşamı. Ne arıyorum? Uygarlık mı? Ülke özlemi mi? Savaş mı? Yoksa sevgiliyi mi? Bilmiyorum. Düşlerimle bu sakin yaşam çelişiyor. Belki de uykusuz gecelerden sonra perdeyi açıp sabah olduğunu görme sevincini arıyorum. Pahalı bir sevinç. Savaş uçakları, havan topları yok gideceğim yerde. Duvarlarda, solmuş aranıyor afişlerinde eski resimlerim var. Sabaha doğru evler basılır, alınıp götürülür insanlar. Yakalanmadan önce geçen günlerin yerini, hücreden alınıp işkenceye götürülecek anı beklemeye bırakır. Kahredici, dayanılmaz bir bekleyiştir bu. Ölümü özleten. Botlarla dağ başlarında uyumayı, fare seslerini, akrep ve yılanların arasında her an bir bomba ya da kurşun ile yok olabileceğinizin bilincinde ama özgür olduğunuz yaşamı arasınız.”

 

“Savaş bitti. Sakin, monoton bir balıkçı köyünde buldum kendimi. Yaşadığımın farkına varamayacak denli donuk. Denizi seyrederek içilen sabah kahvesi ve bir sigaranın mutluluğu gün boyunca yetmiyor. Geceleri karşı yakanın ışıkları çağırıyor beni. Terk edeli yıllar olan ülkenin kıyıları, tüm esrarengizliği ile çekiyor. Her gece dönmeye karar veriyorum. Ve her sabah ilk kahvemi yudumladığımda hüzünle uzaklaşıyorum karşı yakadan.”

 

        “Ev, kahve ve deniz arasında mekik dokuyorum. Ara sıra balığa çıkıyorum Necip’le. Balık çeşitlerini öğreniyorum. Yemekle uğraşıyorum, balıklı pilav, balık çorbası, dolması, buharlaması, tavası...derken bitiyor bu uğraş da. Yeniden sıkılmaya başlıyorum. Bitiyor, uğraşlar çabuk bitiyor burada. Her gece karşı kıyılar çekiyor beni. Her gece dönmeye karar veriyorum.”

 

Maydonoz, biber ektim bahçeme. Aylarca uğraştım ürün için. Saatlerce öğüt dinledim köylülerden. Başardım. Patlıcanlar domatesler yeşerdi. Sonra da solmaya terk ettim hepsini. Savaş bitti buralarda. Yaşam benim için bitti.”

 

“Komşunun kızı ümidini kesti benden, el sallamaz oldu.”

 

II

 

                Bir yıldır yaşadığı balıkçı kulübesine yöneldi. Güneş batıyor, yeni bir gece başlıyordu. Kulübenin önüne sandalyesini attı. Kızıllaşarak yiten günü izlemeye başladı. Yaz sonuydu. Sıcaklar, insanlar, çiçekler kayboluyor, çekiliyordu kıyıdan. Bir kış daha geçirmek istemiyordu burada. Bu gece, kışları değişen, yoksullaşan, renksizleşen balıkçı köyünü terk edecekti. Teybini aradı. Türkçe işitme özlemi ile bir kaset koydu.

 

Denize dönecekti bu gece. Denizin mavi aynası karardığı, renklerini yitirdiği zaman, gece yarısı, deniz ve o, önce bakışacaklar, sonra kucaklaşacaklardı . Yıllar boyu Akdeniz korkulu bir tutku olmuştu onun için. Ülkeyi ilk terk edişinde Akdeniz kucaklamış, karşı kıyılara geçirmişti onu. Bir yunus balığı açıklara kadar eşlik etmişti teknelerine. Akdeniz bu gece de kucaklamalı, sırt çevirmemeliydi. Fazla bir şey istemiyordu. Eşlik eden yunusları, el sallayanları özlemiyordu. Yaz sonuydu. Akdeniz mevsimin ilk kurbanını bu gece almamalı, onu yutmamalıydı. Her yıl bir kaç balıkçı teknesini yutan büyük mavilik onu bir tüy gibi karşıya geçirmeliydi.

 

                “Denizsiz yaşayamam ben” dedi Necip. “Sen git. Yolun açık olsun. Mapus damından deniz görünmez. Memleketin içinden denize varmak için yollar, aşılmaz engellerle dolar. Kanlılarım denizde barındırmaz beni. Sen denizsiz de yaşayabilirsin. Ben yaşayamam. Sen git yolcu. Yolun açık olsun. İlk geldiğin gün iğreti yerleştin bu köye. Biliyordum gideceğini, ucunda ölüm de olsa. Her gün öleceğine...Git, yolun açık olsun. Helal ettim hakkımı. Sen de helal et.”

 

III

 

                Gece yarısı viski, karabiber, kahve ve sigara yüklü kaçakçı teknesine bindi, yedi saatlik bir yolculuğa çıkmak, karşı kıyılara ulaşmak için. Deniz durgundu, sıcak ve sessiz. Kaçakçı her hafta yaptığı işin alışkanlığı ile sakin ve kaygısızdı. Teknesine aldığı yolcunun duygularından habersiz hazırlığını yapıyordu.

 

Yola çıktıktan saatler sonra, yolcu giderek gözden kaybolan balıkçı köyüne dönüp son bir kez daha baktı. Bir şeyler mırıldandı kendi kendine. Kaçakçıya daha kaç saatlik yollarının kaldığını sordu. Kaçakçı şaşkınlıkla baktı yolcuya. Konuşabilmesine şaşırmış gibi. Başını çevirip seçilmeye başlanan karşı yakanın ışıklarına ve sonra arkada kalan fenere baktı: “Fırtına patlamazsa üç dört saat” dedi.

 

Tekne denizi gürültüyle yırtarak, geride beyaz kabarcıklarla dolu bir iz bırakarak kendine yol açıyordu. Yan taraftan ne olduğu tam seçilemeyen parlak beyaz böcekler uçuşuyordu. Böcek değil bunlar diye düşündü yolcu. Yakamoz. Yakamozlar tekneyi yalıyordu. Birden sert bir dalga tekneyi dövdü. Kaçakçı hızla başını sesin geldiği yana çevirdi. Islanan  yüzüne baktı yolcunun. Sonra karanlıklar içinde homurdanarak kabaran denize. Heyecanlanmadı. Deniz sessizliği bırakmış konuşmaya başlamıştı.

                “Fırtına mı” diye sordu yolcu.

                “Olmaması gerek” dedi kaçakçı.

 

IV

 

                Karşı kıyıya ulaşmaya bir saat kala tekne dev dalgalarla boğuşuyor, devrilmemeye çalışarak yol arıyordu. Yolcu yarı beline kadar suyun içinde tekneye dolan suyu boşaltıyordu. Gözleri sekmeden karşıya, uzansa dokunabilecekmiş gibi yakın duygusu veren ışıklara, hasretine, sevdalısına, korkusuna, umuduna bakıyordu. Bir ara başını çevirip, dümeni tutmaya çalışan kaçakçıya baktı. Fırtınanın tehlike boyutunu, yirmi beş yılını denizlerde geçirmiş bu kurt kaçakçının yüzünden anlamaya çalıştı. Anlayamayınca sordu, “Varacak mıyız”. Tek kelime ile yanıtladı kaçakçı: “Varacağız”

 

                Fırtına biraz daha azarsa kurtulamazlardı . Her ikisi de biliyordu bu gerçeği. Sigara özlemi dayanılmaz bir hal almıştı. Işıklar hâlâ uzaktaydı. Alaycı bir gülümseme vardı dudaklarında. “Ne arıyorsun, heyecan mı, uygarlık mı” diye soruyorlardı. O bakışlarını ışıklardan ayırmadan su boşaltıyordu. Varacaktı. Varmalıydı. Ne başka bir ülkeye savrulmalı, ne ıssız bir adaya düşmeliydi. Hedefine varmalıydı. Bu gece  denizde boğulmak, kaybolmak istemiyordu. Güzel bir son olamazdı. Sessiz ve silahsız.. Sonu bu denli çaresiz olmamalıydı. Kendi karar vermeliydi. En azından hangi topraklarda öleceğine. İki ülke arasında yitmek istemiyordu. Balıkçı köyünü bu yüzden terk etmişti. Savaşta ölmeyi yeğlerdi. Yeğler miydi? Ölmemişti ama ne vardiyalar atlatmıştı. Kaç kez ölüm haberi gitmişti babasına. Kaç kez yası tutulmuştu. Ama o ne yapıp edip bir haber ulaştırmıştı sevenlerine. O halde deniz onu yutmamalı, karşıya, ellerini uzatsa dokunacak kadar yakın görünen kıyılara ulaştırmalıydı. Ölmenin zamanı değildi. Erkendi. Daha yapacak yığınla işi vardı. Var mıydı. Vardı var.

 

                Işıklara bakarak,“Sevinmeyin, kurtulamayacaksınız benden” dedi. Kovayı daha bir hırsla daldırdı tekneye dolan deniz suyuna ve bağırdı:

“ Geliyorum...”

 

ADİL OKAY

 

 


ADNAN DURMAZ: “Niz...”

1/12/2009


RESİM: VENTURO

 

bir söğüt gölgesinde vurulan düşü unuttunuz siz
eskiden gülüşleriniz vardı hani
tam ortasında göz göze geldiğiniz
nerede bıraktınız onu
nasıl da unuttunuz
örneğin yorgun bir bulut geçerdi ya akşamüzeri
hani balkona asılmış çamaşırlara değerek
bir türkü geçerdi içinizin aydınlığından
bütün bir ülkede söylenir gibi umutlu
kimi zaman kalabalıkların tam ortasında
tıpkı gelecek zamanlarda yaşanan bir bayram sevinciyle
bir türkü diyorum size
içinizde kök salmış ve dünyaya dallar uzatarak gülümseyen
ne zaman söktü onu kendinden yüreğiniz

sonra türküsüz kaldı çocuklarınız işte
akşamlarınız bulutsuz
ölüleriniz vardı hani
yağmurlu korsan mitingde vurulan umudu unuttunuz
oysa içinizde yaşasın diye
yumruk kaldırıp güneşe
yumruğunuzu bir meşale gibi kaldırıp
ant içmiştiniz
yarım ağız sarhoş masalarında
entel barlarında
onu içkiye boğdunuz

banka hesaplarınız oldu
hesaplarınız planlarınız
karşı çıktığınız ne varsa yaptınız
uçurtmalarınız vardı ya sizin hani
sevinçlerle dans eden yüreğiniz sanki
hiçbir zındana yenik düşmezdi
hangi tele takıldı kim bilir
nerede parçalandı
sahi onu ne zaman boşluğa bıraktınız

soylu sevdalardan söz ederdiniz
merhaba size
gözyaşlarınız vardı hani
bir devrim şarkısında sel kesilirdiniz
yüzünüze kurşun gibi düşerdi
aşk dediniz
aldattınız
“ihaneti er geç yanıtlar “derdiniz hayat
yalaka oldunuz dem oldu
gerdan kırdınız
utanmadınız


susun artık
devrimci şiirler okumayın sarhoş masalarında
kaç kere kustuğunuz bir kişilikle
utanç sabahlarında bilendiniz
gidin artık
ve susun
kendi başınıza görün ne haliniz varsa
tepeden tırnağa kirlendiniz

2005  

Adnan Durmaz


EVİN OKÇUOĞLU: “İkiz Su-Maveraünnehir”

1/12/2009


RESİM: SAMY CHARNİNE


tarihin donuk alnına çarpa çarpa köpürür umut
tek bir umut var
ellerindir
kanını yıkar ellerin
nasırı ortaya çıkar
zulmün gözesi kurur tıkanır
el açan eller kapanır yüzlere
utanç basar dağı bayırı gece
ihanet dağının başı hep yerde

çatkıların altında çakar kıvılcım bakışlar
toplar damarını ikiz suyun
toprağın altından üzerine yol açar
kıvıl kıvıl can
köpüğün damlası gitmez boşa
kılıç kılıç keser töre gövdeyi
şiş göbeği
para evini keser
arınır aşk
arınır emek
onurla yıkanır ikiz suda
döner hava
döner gökte turna
kuş uçumu buluşa buluşa canlar
dize dermandır her damla
yüzyılların damlası dikilen başta

yükselen emeğin elinde birikmiştir yüzyılların kırbaç izi
dağ sırtlarında sesleri karşılar birbirini
her yankısı tarihe bir kızıl sayfa
tek kanlısı
kan emicisi bukalemun gövdeli
dikildikçe dağ köpürdükçe su
diller karıştıkça
değiştikçe kıvılcım
toprak eriştikçe suya
sınırsızdır sevinç

taş duvar yıkılır ellerlimizle
bu kez zulmün üstüne üstüne
ören de zulmün ezilesi elidir duvarın altında ezilen de
komşular artık göz göze

ikiz sudan dökülür köpük damla saçılır yeryüzüne
yeryüzü ki
her iklimde yüreği kirişte
ateşi benzer birbirine benzer
topraktan yemyeşil hayat söken
metali eğip bükenle benzeşir kölelikte
kanlısıdır kan emicisi
ve hükmü yoktur metal kadar bile gözlerinde

yanılsamalı günler geçer gider
uyuşmuş beyinler
kendini en güzel reklamda
baş rolde izlemişliği bir zaman
tarihte bir an yüzyıl sürer

hayrandır efendisine gönüllü köle
kimliği gömülü derine
köledir
köleyiz
malız işte bu iyi biline
gücümüz de aynı sözde
köleliğimizde
dirildikçe

çıkış yolu kurumayan kabuk
çağlar labirentinde
masallar prens sandırır kurbağayı
felçtir
uyku halidir
hipnozla uyunur tarihin dizi dibinde
öldükçe ülkeden ülkeye
kurban gittikçe
kırbacın rüzgarı estikçe
çarptıkça uykudan fırlatır şok etkisiyle

açlıktan önce onurdur dikilen
baş eğikse göz topraktadır
toprak konuşur bizimle
makine konuşmaz haykırır
ikiz sular gözyaşıdır toprağın
ağıtıdır bir süre gidene yakılmış
gönülsüz akmış yatağına gözeden
ikiz suyun şarkısına karışmıştır

kimin kanı demez artık kimse
kansızın tekidir çünkü düşman
akansa hep bizim kan yeryüzünde
kimin kanı demez o yüzden
neden aktı nasıl durmalı son kanama der
ikiz kanlar karışır birbirine
dünya şiiridir gökevrende zincirleme ışıyan



YAŞAR DOĞAN : « Mars Gowendi »}{ SEVGİNAZ İNAL: “Arada Bir Yerde

1/12/2009


 

MARS GOWENDI


 

 

RESİM: VİCTOR VASARELY

 


Halden hale girmenin çukuru tutmuş karamuklar altında kuşburnuyla bağlıyor uçkurunu

Kimi Marstan gelmişçesine dünyadan habersiz her yere sokuyor tor burnunun kır ucunu

Duyduğuyla karnını doyururken gördüğü kendine yetermişçesine ördüğü oto-defans

Duvarları dibinde hayıflanırken kadersizliğe çorları ayırmaya çalışıyor aklınca birbirinden

Birdenbire aklından geçerken Seyfettin’in camuş’u ve iliklerin zıvanadan çıkmış başçavuşu

Gün dönmeye kalkmadan düşüp kalkarak ettiği tövbeleri yalamaya kalkarken aklının bir köşesinde karıncaları hayatın bir ucunda mahşer karakargaların dikkat alarmlarının yağışı

Kendisine o çukuru kazanın kalkanıyla koşuyor başını ezmeye o çukurdan kendisini tutup çıkarmaya çalışanın vurarak çenk davullarına haşmet ile komşunun sesinden aldığı tokmakla

Açlıktan zil çalan karnına fukarayım diye yeltenen aklına son toksun diyerek çıkışarak

Tersaneleri köktencilik ile terslenmiş mürettebatsız bu garip yolculuğunda hayatın

Dokunmadan kafasında çiftetelli oynayan bitlere pirelere fal baktırır kahve içmeye fırsat çıkanda soluğunu dereden almışçasına derede kayalıkların ipince çişiyle suvarmaya uğraşırken zihin bostanın çeperini bile aşmayan damlacıklarla vaktini bozarken

Bozmaz kafasına kurşun gibi sıkılmış zülüm dolu bir düzenin saat gibi işleyen zembereğini

Kapıda ben kendine yabancı



YAŞAR DOĞAN

 


 

ARADA BİR YERDE

 

 

RESİM: REHA YALNIZCIK



sen Sevgi
tarihin derinliklerinden gelen Safo değilsin
kimse seni şiirinle anımsamayacak
ne de kimsenin giydiğin kara gelinlikten haberi olacak
senin adın olsa olsa bir kasaba
mezar taşında olacak
kimse bilmeyecek ruhuna Fatiha okunmasını istemediğini...
bir Hristiyan mezarında da olabilirdin
ya da bir Yahudi mezarlığında
ya da Ganj Nehrin de yakılabilirdin
yani insansan bir şekilde öleceksin
nasıl gömüldüğün ne fark eder ki
ya da nasıl öldüğün...

ama nasıl yaşadığın önemli işte
yani kırık ayaklı bir martıya ağlayabilmek
yere düşen bir ekmek kırıntısını
bir karıncaya sunabilmek önemli..
öldükten sonra savaşanların tarafsızlığını bilebilmek
yani dişini kurcalıyorsan tok olduğunu ayırt edebilmek
kışın üşümüyorsan bir damın olduğunu
yazın yanmıyorsan bir gölgen olduğunu
maviyi görüyorsan bir gözün olduğunu
kuş seslerini duyuyorsan bir kulağın...
elmayı yiyebiliyorsan bir dilin olduğunu
papatyayı kokluyorsan sonra
ve dokunabiliyorsan yatalak birine
beşikteki bebeği sever gibi...

sen Sevgi bir kasaba mezarlığına gömüleceksin
ne köylü ne de kentli
arada bir yerde...
ve mezar taşında da şöyle yazmalıydı
'Safo gibi anılmak isterdi..'

 

SEVGİNAZ İNAL

VEDAT KOPARAN: “Yarımlığımdaki Sevdam”

1/12/2009


RESİM:AVNİ MEMEDOĞLU

 

(Hani zaman saçlarında savrulan
bir yangındı yaşamlarımız gibi
hani hep bir iyi olmaya ada/dık
sevgi denizinin azgın dalgalarında savrulan kum misali
nerde bir acı varsa kendimiz bildik
can can olanın var olduğunu
bilmek kadar güzeldi an
gülünce gözlerinde
zaman birikiyor hep paylaşmak
ve yaşamak için özlemle
sen dicle’den akarsın ben kızılırmakla buluşup
çağlarım hüzün kesen uzun yürüyüşümüzün zamanına
hüzünbaz bakışlar görünce fena olmak var ya
ayrılıkların sesi hep yakar dile gelir
türkünün sazın sesinde… daima aklımdasın unutulmaz can)

Sen bu uçkun yüreğimin esini
Gördüğüm her güzelliğin güzelliği
Belki yarım kalmışlığımın eserisin
Gün gülüşün kazınır kimliğime
Bu günümün ışığı gülüşün hiç solmasın
Bahar tazeliklerinde olsun gül yüzünde

Sen benim en zıpır en hoyrat
En çocuk yanımsın
Her yokluğun sancısında
Bitmediler de bitimsiz
Ulaşılmaz başı dumanlı dağ gibi
Yılgınlık yorgunluk bilmez
Uzun uzadıya geceler gibi
Gidildikçe gidilesi
Kavuşulmaz bir yol gibi
Dirençlerde sevdamsın


ERCAN CENGİZ:“Söyle Kimin İçin”}{NACİ KASAPOĞLU:“Hayvan Sevgisi

1/12/2009

SÖYLE KİMİN İÇİN



RESİM: ALEXANDER LYAMKİN


-alkışı da gazı da boldur
uzun ve seri
ilk adımları yürüyüşün-

satanın okumadığı kitap
firari bir asker gibi durur masada
odun köze, köz küle yabancı
ey karasına yandığım
bilmez misin
kalemsiz kalan gerilla
düşman silahıyla donanır

yıkılmış her kalenin dibinde
kralın tacı için savaşmış
kanı durur eratın
üzerinde temposu düşmüş ayak
seviden yoksun yürek
baş eğer, bel büker durmadan

dost eliyle düşman örmüş ağını
köşeden köşeye
yiyedursun fitne fesat
gün onların
karşıtına dönen kör kavgadır
tacı üzerinden kralın

zoraki ordular beslenir
gün yüzü görmemiş çocuklarla
savaştan savaşa koşuşan
babadan oğla mirası
adı ve tacı kazınır kralın
ey özüne yabancı insan
söyle onurun nerde

kaç kişi bilir, kaç kişi
tabur tabur nasıl bittiğini
ve başladığını savaşın
kimin kimle cana kıydığını
ve kimin adına yazıldığını kanlı tarihin
özüne dön ey insan, özüne
bırak başkasının adına savaşı



ERCAN CENGİZ

 

 

 

HAYVAN SEVGİSİ

 


RESİM SAMY CHARNİNE



Kuş olmuşsun
Gökyüzü olurum sana
Balık olsan
Deniz olurum
Kedi olsan
Ağaç
Köpek olsan
Kulüben olmaya razı

Bir de insan olsan
Ahh
Bir de insan olsan

 

NACİ KASAPOĞLU


ERHAN TIĞLI: “Aydın mısın?”}{ VEYSEL TAŞ: “Kahpe Zaman”

1/12/2009

AYDIN MISIN?

 

 RESİM: ABBAS ABDEL MACİD

 

Oyalan bakalım daha o yalan
Nazlı barlarda cilveli meyhanelerde
Postmodern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
Yarasına çakal üşürdüler
Kolunu kanadını kırıp
Özlemini umudunu yağma ettiler
Kırk bir haramiler...
Dolaş bakalım sen çarşafa dol aş
Sosyetik butiklerde global pazarlarda
Yozluğa bulaş...
Ayırdılar Aslı’dan Kerem’i
Astılar aşkı dizdiler kurşuna
Böyle ferman ettiler böyle buyurdular
Ar namus şişesini kırdılar
Defteri dürüldü Ferhat’ın
Silindi gönül defterinden adı Şi(i)rin(in)...
Oy alan sen bakalım oya-lan
Bir gün seni de boğar
Ateşine odun taşıdığın talan!


ERHAN TIĞLI

 

 KAHPE ZAMAN

 


FOTOĞRAF: ADNAN DURMAZ

kahpe zamandır şimdi
yıldızların vurulduğu şafaktır
tan kızılında
bir güvercin havalanır
bir kanadı kurşun yarası

bir yanı kırık
bir yanı yanar
kanar bir yanı
dayanır bir yanı
öteki yanında kin bilenir
oyalanır mı dayanır mı kahpe zaman
mevsimler gökyüzüne yazılmış
pusuda gelip geçer
kahpelikler

usunda bir gelincik yeşerir
bir mermi havalanır
tekmil yatağından fırlamış
çırılçıplak tam takır
kuru bakır giyside kurşun çekirdeği
kayısı çekirdeğine
ay çekirdeğine benzemez
sarıp sarmaladığı
gözü gibi baktığı
yağmalanmış
örselenmiş
menfezlerinde düşünün
tam on ikisine saplanır
kahpe zaman



VEYSEL TAŞ


SALİM ÇALIK: “Kültür-İnsan Ve Tüketim Üzerine Notlar-4”

1/12/2009


 


 
RESİM: REENA MARY THOMAS

 

       Kapitalizme yerel (ülkesel) düzeyde karşı çıkmak önemli olmakla birlikte yeterli değildir. Herşeyden önce emperyalizm aşamasını tüm dünyaya yaymış, ülkelerin siyasi sınırlarını anlamsızlaştırmış olan kapitalizmin dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleştirdiği üretim yöntemlerinin yol açtığı toplumsal-ekolojik-siyasi yıkım, göçler, çevresel felaketler, çatışma ve savaşlar tüm dünyayı etkilemektedir.

       “...İnsan kendi sınırlarını zorluyor. W.Wackergel’in ‘insan gezegenin kendini yeniden onarabilmesi için gerekli olan doğal sistemlerin üretebileceğinden % 30 daha fazla tüketiyor’ tespitinden bu yana bu oran her geçen dakika adım adım artıyor.(1) Kapitalizmin gezegeni dolayısıyla insanlığın geleceğini tehdit eden bu üretim anlayışına karşı koymanın yanında doğayla barışık bir üretim ve tüketim anlayışını da geliştirmek zorundayız. İnsanların kendi gereksinimlerini kendilerinin belirleyebileceği bir bilginin-kültürün örgütlenmesi gerekiyor. Çünkü; “Kapitalizmin ‘biriktir biriktir’ hırsının bugün için getirdiği; medya, reklam sektörü, kültür emperyalizmi, teknolojik gelişim ve dünkü metanın bugün eskimesi ile peşinden gelen tüketim çılgınlığı...”(2) Öyle bir noktaya geldi ki, artık insanlar neyi, nasıl, ne zaman tüketeceklerine, neyin gereksinim olup olmadığına karar veremez durumdalar. Bu (yönlendirilmiş) tüketim çılgınlığı her gelir düzeyine yönelik mal ve hizmet üretimiyle yaygınlaştırılırken;
       1) gelir dağılımındaki eşitsizlikler derinleşmekte,
       2)kullanım ömrü dolmamış (fakat ‘modası geçmiş’) malların yarattığı kirlilik artmakta,
       3) üzerinde gelecek kuşakların da hakkı olan kaynaklar ‘daha çok kar’ için yok edilmektedir.

        Milyonlarca yılda oluşan petrolün 200 yılda tüketilmesinin sonuçlarını yalnızca artan fiyatlar olarak kapitalist mantığın karşısına (ABD’yi kullanarak) dünyaya egemen olan uluslararası sermayenin petrol bölgelerini işgali nedeniyle ölenleri, yol açtığı çevresel felaketleri, gelecek kuşakların haklarını koymak zorundayız.

       Tükenen, tüketilen yalnızca kaynaklar değildir. Kapitalizmin kar hırsı insanı da tüketmektedir. Çünkü; “...Kar amacına dayalı bir toplumsal düzen, en geniş toplum kesimlerinin gereksinimlerini karşılayamaz. Gelirlerdeki ve yaşama koşulları arasındaki eşitsizlikler rastlantı sonucu değildir. Emek harcayan yığınların acınacak ölçüdeki yabancılaşması, zeka ve karakterler de içinde olmak üzere her türden kaynak yitimine ve savurganlığına yol açmaktadır.”(3)

        İnsanı üretim aracı, işletmenin bir parçası olarak gören kapitalist üretim anlayışı emekçiyi yaptığı (ürettiği) işin diğer unsurlarından kopararak robotlaştırmakta, bilgisini-becerisini köreltmekte, ürettiği mala (işe) odaklarken diğer çalışanlara ve ürettiği malın bütününe yabancılaştırmaktadır. Bu üretim biçimi aynı zamanda emekçinin emeğini ve işini değersiz görmesine yol açmaktadır.

        Üretim süreçlerindeki bu yabacılaşma üretilen malın (veya hizmetin) ilk anından pazara sürüldüğü ana kadar geçen (toplumsal-ekonomik-sınıfsal-çevresel) evrelerine duyarsızlığa, tüketim rahatlığına yol açmaktadır. Yaptığı işi, ürettiği malı ve kendini değersiz gören emekçiler (genel olarak sınıfın bileşenleri) kaçınılmaz olarak kapitalizmin üretim ve tüketim kültürünün yol açtığı sonuçlara da duyarsız kalmaktadır. Bu yüzden bizim tek başımıza yaptığımız mal veya hizmet üretimimizi düşünmek yerine bir bütün olarak işçi sınıfının (ve sınıfın bileşenlerinin) mal veya hizmet üretimlerini düşünmemiz gerekir. bu aynı zamanda toplumsal yaşamın ve ortaklaşa üretmenin ayrımına varmamızı sağlayacak, kendimizi tek (yalnız) ve değersiz görmemize yol açan üretim psikolojisini yenerek sınıfın bir parçası olduğumuzu anlamımızı, görmemizi sağlayacaktır.

       “Bilindiği gibi, kapitalist üretim biçiminde toplumla üretim arasındaki ilişkiyi Pazar sağlamaktadır. Kuşkusuz, üreticiler tüketim mekanizmalarıyla (reklam, moda vs.) toplum talebini belirleyebilmektedirler; .... Böylece, üretim ile tüketim arasındaki ilişki pazarda ama üreticilerin denetiminde sağlanabilmektedir.... Doğu Bloku ülkelerinin bir bölümü, kolektif toplum yöntemleriyle bağımlılık konumundan sıyrılmak istemiş ve bu alanda başarılı da olmuşlardır. Fakat, bir yandan hızlı bir biçimde ortadan kalkan piyasa ve diğer yandan onun boşluğunu dolduramayan merkezi plan, toplum ile üretim arasında derin bir kriz yaratmıştır.”(4)

        Bu uzun alıntıdan da anlaşılacağı gibi aynı zamanda tüketici de olan işçi sınıfı üretim sürecinde olduğu gibi tüketim süreçlerinde de tüketim araçlarıyla (reklam, medya, moda vs.) veya devlet müdahalesiyle yönlendirilmiş, kendisi adına belirlenenleri tüketmeye zorlanmaktadır. Felsefi açıdan insanın gereksinimleri doğrultusunda, gereksindiği kadar tüketmesinin öğretilebileceği söylenebilir. Fakat, insan yalnızca üreten ve ‘tüketen’ bir canlı değildir. Her şeyden önce iklime, coğrafyaya, geleneklere, bireysel bilgi ve yeteneklerine göre belirlediği öncelikleri, önemsedikleri olduğu gibi estetik beğeninin sonucunda açığa çıkan beklenti ve istekleri de vardır. Kapitalizmin doğası gereği üretim sürecinde olduğu gibi tüketim süreçlerinde de insanı yok saydığını gözden uzak tutmamalıyız. (defalarca izleyip, okuduğumuz piyasadan –genellikle eşdeğeri üretilince- çekilen zararlı ürünleri, hatta tıbbi malzemeleri.... İlk başlarda bu yöndeki açıklama ve uyarılara direnildiğini de.)

       Öyleyse kapitalizme karşı çıkarken hem birey hem toplum olarak insanın duygusal, fiziksel, estetik değerleriyle uyumlu, doğayı yok saymayan, geleceğin haklarını bugünden koruma altına alan ve özgürce, fakat bilinçlice belirlenmiş bir üretim ve tüketim anlayışını (bilgisini) örgütlememiz, bu yönde geçmiş deneyimlerimizi geliştirmemiz gerekmektedir. Sermayenin, toplum adına devleti yönetenlerin üretim ve tüketim araçları üzerinde egemenlik kurmalarını, bu egemenlikli ekonomik-siyasi-toplumsal-sınıfsal (hatta bireysel) vb. çıkar sağlamalarını önleyici bir demokratik toplumun yaratılması üzerine de düşünmeliyiz.

 

SALİM ÇALIK

DİPNOTLAR :
1) Kemal Ulusaler- ESM Dergi, Temmuz 2008, sf.4 (“Koca Ayak Yürüyor, Yoksulluk Büyüyor” başlıklı yazı)
2) Kemal Ulusaler- ege. Sf.4
3) J.Kenneth GALBRAITH, Ekonomi Üzerine Hemen Herşey, sf.8 – Çev.:Prf.Özer OZANKAYA, Cem Yay.
4) Deniz Can Saner, Zenginler,Yoksullar ve Robotlar, sf.111-112, Bireşim yay.

TEMEL DEMİRER: “Aşk Ve Sanat[*]”

1/12/2009


 

RESİM: AVNİ MEMEDOĞLU

 


“Aşk her şey.

Aşk bildiğim ne varsa.”[1]

 

“Aşk ve Sanat” üzerine söz etmek, kanımca, sonsuzluğa eşitlenmesi gereken bir çaba…

“Sonsuzluk” dedim; “Aşk ve Sanat” konusunu ben, “Sayıların sonu yoktur, sayılar sonsuzdur. Nasıl en son sayı yoksa, en son devrim de yoktur. Devrimler sonsuzdur,” diyen Yevgeni Zamyatin’in mantığıyla ele alırım…

Devrim(ler)in, aşk(lar)ın, sanat(lar)ın sonu yoktur; çünkü insan(lık)a mündemiç olan onlar sonsuzdur…

O hâlde devrim(ler)den, aşk(lar)dan, sanat(lar)dan söz etmek sonsuzluk ve insan(lık)dan söz etmektir…

* * * * *

Bilmeyen var mı? Olabilir mi? Zannetmiyorum…

Aşk insanı ustalaştırır, sanatkârlaştırır; çünkü aşkın mayasında sanat, sanatın varoluşunda da aşkın rolü büyüktür…

İnsan(lık)ın insanlaşma serüveninde sanat, üremek ve hayatta kalmak için gereklidir. Hatta “Sanat evrimsel uyumun bir uzantısı”dır.[2] Aşk da öyle…

Öte yandan “Aşk bir deliliktir,” der William Shakespeare… Sanat da öyle…

“Aşk’ın hiçbir sıfata ve tanımlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk.Ya tam ortasındadır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde,” der Elif Şafak… Sanat da öyle…

“Tutku her iklimde yetişen bir bitkidir,” der Walter Scott… Aşk ve sanat için de öyle…

Yani bir yanıyla “deli”, öteki yanıyla da hiçbir sıfata ve tanımlamaya muhtaç olmayan aşk, insan(lık)ın en -tutkulu- insan hâlidir; bu yanıyla da sanatı, sanat yapan dinamikleri betimleyendir…

Evet, aşk ve sanat başlı başına bir dünyadır; bu yanıyla da, “olağan” denilen sıradanlık ve sınırlanmışlık “algısı” için aşk ve sanat “olağanüstü”dür; “gerçeküstüdür”!

Etkileri, dipten süren ve başka eğilimlere bulanmış biçimde karşımıza çıkan gerçeküstücülüğün izini sürerken aşk ve sanatın başkaldıran izlerine de rastlarız…

Aşk ve sanat, son kertede insan(lık)ın “isyan” hareketidir; “olağan dünyayı yeniden biçimlendirmeye dönük yıkıcı bir girişim”dir…

İnsan(lık)ı insan olmaktan uzaklaştırıp, çelik bir kafese hapseden “olağan”ın kafesini parçalamanın en insani reflekslerinden olan aşk ve sanat yıkıcı/ yaratıcı bir dinamiktir.

Örneğin kendini “büyülü çekiç” olarak tanımlayan gerçeküstücülük akımı 1924’te Andre Breton tarafından yayımlanan ilk duyurusunda, ‘Sevgili imgelem gücü’ne vurgu yapılıyor ve deliliğe varan tutku aracılığıyla bu gücün hep canlı tutulmasıyla incelikli akılcı yöntemlerin dışına çıkmanın mümkün olabileceğine değiniliyordu.[3]

Hegel’in diyalektik mantığından yola çıkan, özgür iradenin temel gerçeklik olduğunu, ben ya da irade dışında her şeyin pasif ve ölü sayılacağını öne süren Fichte’nin görüşünün altını özenle çizen gerçeküstücülüğün kökeninde, devrime duyulan özlem zaten var olan bir şeyken; yine Breton, ‘Bağımsız Bir Devrimci Sanat İçin’ başlığını taşıyan duyuru metninde şu satırların altını çizer: “Sanat, kendisine ters gelecek hiçbir buyruğa boyun eğmez. Saldırgan kentsoylunun tepkisine karşı, savunma hakkı devrimci yönetimde vardır.”

Burada durup hatırlatıyorum: “Olağan” denilen sınıflı-sömürücü yabancılaşmanın kollarındaki insan(lık) için aşk ve sanat gerçeküstüdür…

Çünkü insan olmayı imkânsızlaştıran sürdürülemez kapitalizmin kollarında insan olmak ve kalmak, sınır tanımayan bir başkaldırının gerçeküstücülüğüdür…

Kolay mı? Mahatma Gandi’nin, “Dünyada görmek istediğiniz değişikliğin kendisi siz olun,” dediği koordinatlardan geçerken hâlâ Ferhat(’lar), Şirin(’ler) için dağları delebiliyor ve Mecnun(’lar), Leyla(’lar) uğruna çöllerle düşebiliyorsa, belki de tam bun(lar)dan aşk, olanaksızı olanaklı kılan en maharetli ve elbette başkaldıran, yaratan bir yoğunluktur; tıpkı sanat gibi…

* * * * *

“Sanat”; insan(lık)ın insani özgürleşme alanıdır…

Bunun için “Sanatlar, hürriyet tarafından emzirilince büyürler,” der Schiller…

Ayrıca Eugene Lunn’un özenle altını çizdiği gibi, “Marx’a göre insan emeğinin ayrı bir parçası olarak sanat, dışsal gerçeklik denen şeyin sadece bir ‘kopyası’ ya da ‘yansıması’ değil, bu gerçekliğe insani amaçların aşılanmasıdır.”

Bu bağlamda “Sanat, doğru ve düzenli bir toplum gerçekliğinin güvencesidir” diyen Adorno’ya göre “sanat, içinde doğmuş olduğu topluma yönelir ve yanlış gerçekliğe karşılık doğruluğu ifade eder. Ancak sanat toplumsal gerçekliği değiştiren bir eylem alanı değildir. Toplumsal gerçekliğin içinde, sınırlı bir bölgede, gerçek değerlere sahip ve tavrını gettolardan (emeğine yabancılaşan, burjuva toplumun dışladıkları) yana koyan bir örnek alandır.”[4]

Tam da bu noktada “Sanatta şundan daha iyi bir şey söylemek zor: Hiçbir şey,” diyen Wittgenstein’ın görüşünü paylaşmak, onaylamak mümkün değildir…

Çünkü ezilenler için sanat; yeni biçimler, yeni özlerle, gerçeklerin devindiği bir süreçler ırmağında birbirlerini besleyerek belirlenir. Bunun içinde sanat, dünyayı değiştirerek estetize eden insani-bilinçli müdahalenin, yeniden yaratmanın, aşkın, heyecanın, tutkunun sonucu ortaya çıkar, çıkabilir.

Bu(nlar) böyleyken, Attila İlhan’ın ifadesiyle de, “Sanat, toplumsal bir çabadır; toplumdan gelir, topluma döner. Fakat gelenle giden aynı şey değildir.”

Evet, Lenin’in şu özlü sözündeki gibi, “Sanat kitlelere yaklaştırılmalıdır, kitleler de sanata...”

İşte bunların böyle kılınmasıyla da “Gelecek siyaset çağı değil, estetik çağı olacaktır,” M. Gorki’nin ifadesiyle…

Ve nihayet Dyloch Koch’un, Elleri, zihni ve kalbiyle çalışan insan sanatçıdır”; Bacon’un, “Sanat doğaya eklenmiş insandır,” diye tanımladığı sanatçıya gelince; o da, bir aşık, aşkın ve eylemci, devrimcidir…

Sanatçının bir eylemci, kuramcı, oyuncu ve bir şaman olduğunu; var olmayana sadakati ile mevcuda ihaneti arsında her belirişinde zamanın ruhunun soluğunu kesen bir sabahyıldızı olduğunu, en sert çıplağında, adı Fluxus ile özdeş Beuys’un ‘Yaşamım Sanatımdır’ mottosundan görürüz. Ayrıca sanat ütopyadır ve gerçeğin kubbesini aşmakla anlamını üretir.

Dikkat ettiniz mi? “Aşka” dair ettiğimiz her söz “sanata”; sanata” dair ettiğimiz her söz de “aşka” hizalanmaktadır…

* * * * *

“Ancak” vurgusuyla burada bir parantez açmak “olmazsa olmaz”dır; şöyle ki…

Ali Artun’un, “Sanat, senet olup gitmesin,” haklı uyarısını dillendirdiği; veya “Burjuva sınıf[ın], ‘Bu sanat değil, bu politika’ dediği”[5] yabancılaşma kesitinde; insan olmak ve kalmakta ısrarlı herkesin bir kez daha “aşk” ve “sanat” üzerine kafa yorması kaçınılmaz bir gerekliliktir...

Korhan Gümüş’ün, “Günümüzde sanatsal olan artık sanatsal olmayandır,” uyarısına dikkat etmeliyiz. Çünkü sürdürülemez kapitalizmin “olağan” dediği; sanatı sanat; insanı insan; aşkı aşk olmaktan çıkardı…

Bunu yaparken de sanatın, insanın, aşkın; isyanla, devrimle, siyasetle bağını kopardı; yani sanatı, insanı, aşkı “hiçliğe” eşitledi!

Örneğin Erdağ Aksel’in, “Siyasi eylemin de yaratıcı olanı olur, olmayanı olur, sanatın da öyle. Öte yandan sanat da dünyanın en önemli meselesi değil. Her yaratıcı eyleme sanat demeyelim. Gelin hayatımızda bir sürü yaratıcı eylem olsun, bazısı sanat olsun bazısı olmasın…”

Veya Ali Artun’un, “Sanat insanlığın tarihsel ilerlemesindeki özel misyonundan ötürü özerktir; ne bilimin ne de siyasetin araçlarıyla yerine getirilemeyecek bir misyondur bu…”[6]

Ya da Halil Turhanlı’nın, “Sanatı ekonomi politiğin kavramlarıyla açıklamaya çalışan Marksist estetik proletaryanın kolektif bilincini yüceltirken öznel bilinci, tekilliği değersizleştirir. Bir romanın, şiirin ya da oyunun işçi sınıfı için yazılmış olması o esere devrimci nitelik kazandırmaya yetmez…” satırlarını kaleme alan zihniyetteki üzere!

Yeri geldi ifade edeyim: Aşkın ve sanatın politik gizilgücü kendi içindedir; devrimci ve aşkındır…

İşte tam da bunun için “Popüler kültür yaratıcılığı öldürür”ken;[7] ezilenlerin sanatı toplumsal değişimi önceden yansıtır, aşkla kurtuluş imgesini gösterir….

Ezilenlerin sanatı sürdürülemez küresel kapitalizmin yıkımı, savaşları, şiddeti, yalanları karşısında barışı, halkların kardeşliğini, insani doğrulara ilişkin düşünce, eylemleri üretmenin eylemiyle var olabilir…

Ezilenlerin sanatı, sanatın sürdürülemez kapitalizmin para-meta-para ilişkilerinin dar alanında -soysuzlaştırılarak- icra edilmesine, yabancılaştırılmasına “Evet” diyemez!

Hayır, dar bir alan hapsedilmesi mümkün olmayan sanat toplumun tüm katmanlarına açılarak mal edilmelidir…

Beral Madra’nın, “Alan dar, çünkü sanatçılar, sanat işlerini yürütenler ve aydınlar arasında düşünsel alış-veriş, tartışma ve söylem oluşturma isteği zayıf. Sanat kokteyllerine, partilerine koşarak gelenler düşünsel etkinliklerde görünmüyorlar,” diye betimlediği açmazı aşmanın tek yolu; sanatı aşkla toplumun tüm katmanlarına açarak mal etmektir…

Evet, evet sürdürülemez kapitalist yıkımın sanatı görselleşmiş bir ideoloji (ve propaganda) alanına -piyasa ve sınıf gereksinimi olarak- tahvil ettiği açmaza başkaldırmak bir zorunluluk, kaçınılmazlıktır…

Paul Virilio’nun bir “yalan sanatı” (art of the lie) hizmetinde “sahtelik sanatı” (art of the false) oluştuğundan söz ettiği koordinatlar bir başkaldırı zamanıdır…

Yani aşk da, insan da, sanat da kendini kapitalizme karşı devrimci (hadi gerçeküstü diyelim!) bir başkaldırıyla var edebilecektir…

Bunun dışında bir seçenek yoktur!

Tam da bu noktada soru(n); anlamak için direnmekte; direnişi isyana; isyanı da devrime dönüştüren bir aşkla hayata sarılmaktadır…

Erich Fromm’un, “Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğinki ise robot olmak!”; Sophokles’in, “Bozulduğu zaman, insandan daha çok korkunç bir yaratık yoktur,” sözlerini bir kez daha anımsamak insan(lık) için bir “olmazsa olmaz”lıkdır…

Evet, şimdi aşk ve sanatın kıyam zamanıdır!

* * * * *

Bir kez daha tekrarlıyorum: Şimdi aşkla kıyam zamanı; aşk ve sanatla kıyam zamanıdır…

“Aşk”… O; “Kitap okurum:/ İçinde sen varsın,/ şarkı dinlerim:/ İçinde sen,/ Otururum ekmeğimi yerim:/ Karşımda sen oturursun,/ çalışırım:/ karşımda sen” diye haykıran Nâzım Hikmet’in ‘Tahir ile Zühre Meselesi’nde betimlediğidir:

“Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da/ hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,/ bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte/ yani yürekte./ /

Seversin dünyayı doludizgin/ ama o bunun farkında değildir/ ayrılmak istemezsin dünyadan/ ama o senden ayrılacak/ yani sen elmayı seviyorsun diye/ elmanın da seni sevmesi şart mı?/

Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık/ yahut hiç sevmeseydi/ Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?”

“Aşk”; Gustave Thibon’un, “Sevgilim, kimsin söyle/ Kendime baktığım ayna mı?/ Kendimi kaybettiğim uçurum mu?”; ya da Edip Cansever’in, “İçinden doğru sevdim seni/ Bakışlarından doğru sevdim de/ Ağzındaki ıslaklığın buğusundan/ Sesini yapan sözcüklerden sevdim bir de/ Beni sevdiğin gibi sevdim seni” dizelerindeki “ben”dir…

Evet, aşk “ben”dir; aşk “benliğimiz”dir…

Çünkü insan(lık) yalnız kendisine aittir; bunun kanıtı da insani edimlerin doruk noktası olan “aşk” ile “sanat”tır…

İnsan yalnız kendine aitse kuvvetlidir, kapsadıklarıyla güzelleyebiliyorsa kendini ve ötesini…

Değil ise bu böyle, yani güzelleyemiyorsak hayatı hükmümüzü kaybetmişizdir kendimize…

Evet “aşk”la, “sanat”la ait olmak gereklidir!

Tam da bu bağlamda Eugene Guillevic’in dizelerindeki üzere “Elbette yalan/ Aşk faslının kapandığı/ Bizi mutsuz kıldığı/ Elbette yalan/ Elbette yalan/ Bizi ağlamaklı ettiği/ Yarınların eşiğinde/ İkimiz göz gözeyken/ Elbette yalan/ Tümünün baştan çıktığı/ Yokuşa tırmananları/ Tam iteleyeceğimiz kez de/ Bütün aşkların çürüdüğü/ Elbette yalan”dır…

Aşk ve aşkla üretilen sanat çürümez, çürütmez…

O hâlde “Aşk ve Sanat” konusundaki son sözü şimdi Nâzım Hikmet’in dizelerine bırakalım: “En güzel deniz henüz gidilmemiş olanıdır/ en güzel çocuk henüz büyümedi/ en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız/ ve sana söylemek istediğim en güzel söz/ henüz söylememiş olduğum sözdür…”

 

TEMEL DEMİRER

 

N O T L A R

[*] 13 Haziran 2009 tarihinde Yeni Kapı Tiyatro Topluluğu’nun İzmir’de düzenlediği “Aşk ve Sanat” başlıklı panelde yapılan konuşma…

[1] Theodore Roethke.

[2] “Darwinci Görüşe Göre Sanatın Evrimi”, Derleyen: Reyhan Oksay, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:22, No:1152, 17 Nisan 2009, s.6-7.

[3] Michael Löwy, Sabah Yıldızı-Gerçeküstücülük ve Marksizm, Çeviri: Aslıhan Aydın, U. Uraz Aydın, Versus Kitap, 2009.

[4] “Adorno’nun Sanat ve Estetiğe Bakışı”, Özgür Düşün, No:46, Mayıs 2009, s.38.

[5] Didem Yazıcı, “Bu Sanat Değil, Bu Politika!”, Radikal, 4 Nisan 2009, s.21.

[6] Sanat/Siyaset, Kültür Çağında Sanat ve Kültürel Politika, Editör: Ali Artun, İletişim Yay., Sanat Hayat Dizisi -14, 2008, s.36.

[7] “Popüler Kültür Yaratıcılığı Öldürür”, Birgün, 14 Mayıs 2009, s.2.

« Önceki :: Sonraki »


 Devrimci Siteler i ziyaret et

Blogcu ile yapıldı