
FOTOĞRAF: SANATÇISI SAPTANAMADI...
<!-- /* Font Definitions */ @font-face {font-family:"Book Antiqua"; panose-1:2 4 6 2 5 3 5 3 3 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:roman; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:647 0 0 0 159 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} span.apple-style-span {mso-style-name:apple-style-span;} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->
Ya da
"Yine öyle yapmalı insan."
<!-- /* Font Definitions */ @font-face {font-family:"Book Antiqua"; panose-1:2 4 6 2 5 3 5 3 3 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:roman; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:647 0 0 0 159 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} p.MsoBodyText, li.MsoBodyText, div.MsoBodyText {margin-top:0cm; margin-right:0cm; margin-bottom:6.0pt; margin-left:0cm; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->
<!-- /* Font Definitions */ @font-face {font-family:"Book Antiqua"; panose-1:2 4 6 2 5 3 5 3 3 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:roman; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:647 0 0 0 159 0;} @font-face {font-family:Verdana; panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-1593833729 1073750107 16 0 415 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->
Kendi kendim ile baş başa kalmayalı ne kadar zaman olmuş. Bugün karar verdim. Başımı alıp gidecek, bir süreliğine de olsun bu atmosferden uzaklaşacağım. Akşamdan sırt çantamı hazırladım. Sabaha yola çıkmak gerekir diyorum. Yok, yok hemen şimdi yola çıkmalıyım. Çantamı omuzladığım gibi sokağa çıktım. Ve kendimin de bilmediği bir yöne, ayaklarım nereye çekerse oraya doğru yürümeye başladım.
Otuz beş yaşlarında, orta boylu, sıska sayılabilecek bir yapıda kumral saçlı, ela gözlü, iyi kötü eğitimli bir adamım. Okumayı, daha çok politik yayınları okumayı ve sadece okumakla kalmayıp dünyayı değiştirmeyi de bir yaşam biçimi olarak kavrayan bir adamım. Ya da adam yerine İnsan’ım mı demeliyim. Hani var ya son zamanlarda “bilim adamı” ve veya “bilim kadını” yerine “bilim insanı” deniyor. Her alanda kadın ve erkek eşitsizliğini kaldırmak mahiyetinde. Örneğin güncel bir tartışmada “yazar” ve “kadın yazar” ayrımına takmışlar. Yani “yazar” olmak “erkeğe mahsus” ama tabiî ki kadından da yazar olur ki olursa o da o “kadın yazar” olur gibi bir mantıkla konuşuyorlar / yazıyorlar. Neyse buna sen karar ver okuyucu olarak…
Dışarıda hava soğuk. Ama ben buna rağmen üşümüyorum. Ben uzun süredir “dinlenmemek üzere yürümeye” karar verenlerdenim. Bunu bir büstte okumuştum. M. Kemal’in bir sözüymüş. Ortaokul ve Lise’yi okuduğum okuldaki büstün mermer kaidesinde yazıyordu. O zamanlar pek anlamamıştım. Ki kimsede anlatamamıştı zaten. Öyle işte. Ama ben hayatım boyunca hiç de dört tarafı mamur, dokunulmaz, ulaşılmaz bir tanrı gibi olmadım. Senin ve onun gibi bir insanım. Tüm zaaflarıyla bir İnsan. Ve benim en çok sevdiği söz “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” tümcesiydi. Bunu da Karl Marks söylemiş. İnsani olan mı? insana ait olan mı? Şimdi ona dönüp bakmak istemiyorum. Bu kadar da nazım olsun değil mi?
Bu arada biran duraksadım; Sakın ha duraksamamı yorulmak olarak anlamayın. Ama tabiî ki insan yorulabilir. Bu da insani bir durum ya da insana ait. Tuhaf ama bu duraksama anında kendi kendimle şöyle bir içsel söyleşi gerçekleştirdim. Paylaşayım;
“Geriye baktığımda gördüğüm gerçek anlamda yalnızca bir defa âşık olduğumdur. Bugün daha sağlıklı ve sakin bir kafayla değerlendirdiğimde ben aslında o günlerde aşkı da pek bilemediğimi, duyduğum duygu ve hisleri doğru tahmin ve tahlil edemediğimdir.
Evet, o günleri hayal meyal hatırlıyorum. Arayışlarımı, çabalayışlarımı, kendim gibi insanlarla buluşmak için başvurduğum ve çoğu boşa çıkan çabalarımı. Ailem ve çevrem tarafından dışlanmayı. Ve bir gün bir telefon ile tüm bu arama serüvenimin son bulması.
Nihayet bir ışık görülüyordu. Telefonla kurulan randevu ve sonrasındaki buluşma o kadar samimi bir havada ve olumlu geçmişti ki. İnsanın yıllar sonra bugün bile inanası gelmiyor. Artık eylemin ve devrimin büyük okyanusuna akan bir ırmağa bir damla, bir su damlası olarak katılıyor, bende var oluyor, varmak için hayatımı adeta insanlığın büyük davasına adıyordum.
O günleri her anımsayışımda yüzümde sevinçli bir tebessüm oluşur, gözlerimde sevinçli bir ışık yandığını hissederim. Basit bir şekilde dünyevi bir âşık olmayla başlayan ama sonuçta diyalektik bir sıçrama ile taçlanmış tüm insanlığın kurtuluşu davasına olan tükenmez bir aşka ulaşan o günlerin bu tatlı rastlantısı nede hoş, ne de mucizevî idi.
Ama bu o kadar da otomatik bir süreç değildi kuşkusuz. Oldukça uzun bir zaman alan bilinçlenme, insanlaşma sürecinin bir sonucuydu. İnsanın kendi kendisini kendi elleriyle yaratmasının bir sonucu da değimliydi. Ki bu süreç hala tamamlanmamış da değil. Sırf bu yani insanın kendisini kendi elleriyle yatması eylemi yetmiyor. Sorun bu noktadan topluma yayılmak, tıpatıp benzerlerimizden çok farklılıklarımızı ana eksende olmak kaydıyla önem atfederek, yeni toplumsal bireyleri, yeni insanları yaratmak ve hemen şimdi yaratmak mücadelesiydi. Ve asıl olan bu hayatı yaratmaktı. Başka bir çıkar yol yoktu. Bu yeni insanların ve bu çıkar uğruna işkencelere, ölümlere değer tek bir hayattı. Asıl olan bu hayatı yaşamak ve yaratmaktı…”
Bu düşüncelerle yoluma devam ettim. Benim için bu yol dar ve geniş anlamıyla devrimin yoluydu. Bu devrim yolunda insan hem kendisinin gerici duvarlarını, hem de toplumun gericilik duvarlarını yıkacak, yeni bir insanı, yeni bir toplumu evvela bu yeni insanlarla kuracaktı. Benim biricik arzum insanın ve insanlık için bu olmalı idi…
Yürümeye devam ettim. Yürüdükçe ufkumda yeni yeni pencereler, perspektifler ve düşünceler açılıyordu…
Evet, bu yol devrimin yoluydu. Ama benden önce olduğu gibi benimle aynı anda kâh birlikte kâh ayrı ayrı da olsa bu yol yürünüyor ve gelecekte de yürünecek bu yol. Daha önce yürünmüştü birçoklarınca dedim. Bu yol yürünürken bir travma ile karşılaşılmıştı onlar tarafından. Ki etkisi bu güne de taşınmıştı elbette.
12 Eylül’den bahsediyorum. 12 Eylül öncesi ve sonrasında olanları sana uzun uzadıya şu kadar kişi idam edildi. Bunların şu kadarının sol, şu kadarının ise sağ örgüt militanları olduğunu. İdam edilenlerden birisinin henüz reşit olmadığını. Mahkeme kararıyla yaşının büyütülerek idam edildiğini. Şu kadar kişiye işkence yapıldığını. Şu kadar kişinin fişlendiğini. Şu kadar kişinin işinden, evinden ve aşından edildiğini. Şu kadar kişinin sokakta, evde, herhangi bir yerde yargılı ve veya yargısız (!) olarak infaz edildiğini. Şu kadar kişinin bedenen ve ruhen sakat bırakıldığını. Açılan davaların şu kadar yıl sürüp, şu kadar kişiye şu kadar yıla kadar mahkûmiyet verildiğini. Şu kadar mahkûmiyetin şu kadarının idam hükmü ile sonuçlandığını anlatmayacağım. Biliyorum ki sen bunları konu ile ilgili ciddi bir okur olarak ya zaten biliyorsun ya da kısa bir araştırma sonucu bulabileceğin yazılı, görsel ve Inter-medya ya sahipsin. Ama izin verirsen sana kendi gözümden gördüğüm 12 Eylül’ü öncesiyle ve sonrasıyla anlatacağım. Olabildiğimce bağımsız ve olabildiğimce samimi olarak.
1980 yılının 12 Eylül günü doğan bir çocuk bugün 28. yaş gününü kutluyor olacak. Aynı zamanda 12 Eylül’de doğan darbenin de 28. yılı olacak bu yıl. 28 yıl önce bir darbe yapan generaller ve taifesinin bir tarafta, bu darbeden doğrudan ve dolaylı olarak etkilenen sağ’dan ve sol’dan on binlerce militan ile milyonlarca göreceli olarak bağımsız insanın ise diğer tarafta olduğu. Birinin mağdur ettiği, diğerlerinin ise mağdur oldukları bu aynı zaman diliminin iki grubunun da bu 12 Eylül gününde dahası her 12 Eylül gününde travma yaşayanlarla travma yaşatanların değişik biçimde algıladıkları, anımsadıkları, sordukları, sorguladıkları ve kendilerince çözüm ürettikleri bir günah çıkartma, günah savuşturma günüdür de.
Ben o yıl 10 yaşımın içindeydim, ortanca kardeşim 5, ailemize katılan küçük kardeşim ise henüz 3 aylıktı. Malumun çocukluk hengâmesi içerisinde o yıllardan anımsayabildiğimiz en geç hatıralar o kadar az ve cılız olur ki. Bende de öyle keza. Kuyrukların olduğunu biliyorum. Bunu medyadan zihnime kazınan bir şey olarak değil ara sıra annemle birlikte içine karıştığımız tüp gaz, sana yağı ve sık sık kesilen sulardan dolayı çeşmelerdeki su kuyruklarının uzun, can sıkıcı, sıcaktan bunaltıcılığını birebir yaşadığım için. Bir de sık sık elektrikler kesilirdi. O zamanlar biz cereyan derdik elektriğe. Cereyan kesilince bir koşu bakkala gider en az 2 mum alırdım. O 2 mumun ışığında yemeğimizi yer, annemden masallar dinlerdik. Masalı anlatılanlar yani onlar muradına erince cereyanlar ne hikmetse bir gelir ve biz ortanca kardeşimle mumu söndürdüğümüzde tekrar giderdi. O zamanlar henüz genç ama erkenden olgunlaşan bir insan gibi kavruk o gecekondu mahallesinde. Tozdan, çamurdan geçilmeyen çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin geçtiği mahallemizin, o 2 gözlü evimizin bir gün TOKİ ve yerden bitme müteahhitlerce yağmalanacağını, yolların asfaltlanacağını, her gecekondunun ev ve arsasının üzerinde yaşayanlara tapulanacağını, gecekondu sahiplerinin zenginleşeceğini bilemezdik. Her şey o kadar hızlı gelişti ki. Hâlbuki bu tozlu çamurlu yollarda arkadaşlarla çivi ile az mı “pes” oyunu oynamadık. Ya da kırık kiremit ve testi yahut mermer parçalarından ebenin diktiği kulenin patlak bir top parçasıyla yıkılması ve ebenin yakalamasına fırsat vermeden o kulenin yeniden dikilmesi ile oluşan dombik oyunu. Yahut herkesin bildiği saklambaç oyunu. Yahut da çelik çomak oyunu. Kız çocuklarının sevdiği ip atlamaca, Sek sek, beş taş oyunları. Biz erkeklerin sevdiği o uzun eşek oyunu. Japon kalesi, beysbol benzeri tuhaf bir top oyunu. Yada iki direk arasına gererek oynadığımız kızlı erkekli voleybol. Ya da bir gecekondu saçağına çaktığımız eski bir otomobil tekerleğinden kestiğimiz bir çemberle yaptığımız basketbol potası ile oynadığımız basket atma oyunu. Yağmur sonrası oluşan çamurdan küçük çamur topları yapıp çubukların ucuna takarak en uzağa fırlatma yarışı ve savaşı oynamadık. Az mı kömür çektik, linyit kömür ve torbasız olarak. Kovalarla ve ellerimizle. Az mı odun kırdık. Az mı misket ve gazoz kapağı ile ilik oynamadık. Az mı tornete bindik. Tükürükle tıkanan tornet tekerini harekete geçirmeye çalıştık. Ama sık sık silah seslerini de işittik, silahla birbirini kovalayan bizden yaşça büyük ağabeylerin ve ablaların yanımızdan geçişini izledik. Duvarlara, yollara yazılama yapmalarını ilgili gözlerle pür dikkat izledik aynı aymazlıkla. “Faşizme ölüm halka hürriyet” ya da “Kahrolsun Komünizm” Belki ağabey ve ablalarımızın çabalarını, kavgalarını, bildiri dağıtmalarını, onların açık açık kitap ve gazete okumalarını anlamıyorduk. Çünkü duvarlara yazılan yazılardan ve söyleyen sözcüklerden anlamlar çıkartmaya henüz yaşımız elvermiyordu. Ama yaşımızın elvermemesi hissetmememize engel değildi ki.
Evet, silah sesleri duyardık, nadir olarak gündüzleri ama sıklıkla her gece saatlerce. Sıklıkla belediye otobüsünün veya kahvehanenin tarandığını duyardık. Bir kez de evimizin 10 veya 20 metre uzağında bir gencin, solcu olarak bilinen bir gencin cesedinin evinin önüne atıldığını, kurşun deliklerinin talaşla doldurulduğunu duyduk. Mahallemiz her şeye karşın sakindi. Çok sonradan geceleri duyduğumuz silah seslerinin bir çeşit burası benim kontrolümde buraya yaklaşma mesajı içerdiğini öğrendik. Çocuklukta siyasal söylemlerin, siyasal ideolojik konumlanış ve kutuplaşmaların önemi yoktu. En azından benim yaşadığım çocuklukta bu böyleydi. Benim babam o günlerde çalışmak ve ekmeğimizi aşımızı eksik etmemek için uzaklarda bir ülkede çalışıyordu ama mahalledeki arkadaşlarımın babalarının nelere inandığı, neleri savunduğu, kamplaşmada nerede durduğunu çok sonraları suların durulduğu günlerde kıyısından köşesinden ancak öğrenebildim. Doğrusu o günlerde aşırı şekilde politize olmuşların dışında kalan herkesin tek kavgası da inancı da bir gün daha fazla yaşayabilmek, akşama sağ salim evine, ailesine ve yuvasına kavuşabilmek yani kısacası ekmeğini kazanabilmekti. Kimse kimseye güvenmiyordu. Ama herkes herkese sonsuz güven havası içerisindeydi. Oyunun kuralı beklide buydu. Kandırmaca da olsa bu böyleydi.
Evet, mahallemiz bir gecekondu mahallesiydi. Ve o yıllarda gecekondu yıkımları durmuştu. Sokakta icra edilen siyasal, politik mücadelenin bir sonucuydu elbette bu. Yerel iktidarların hızla iktidarsızlaştırıldığı bir dönemde olduğumuz için bu böyleydi elbette. Ama daha ben doğmadan yani 10 – 12 yıl önce gecekondu yapmak o kadar zormuş ki. Bu gecekondumuz o yıllarda en az 3 defa yıkılmış belediye ekipleri tarafından. Devrimcilerle genel ve yerel iktidar arasındaki ikili iktidar/iktidarsızlık bu tip rahat bir ortam yaratmış, kırdan göç eden milyonlarca insan rahat rahat başını sokacak bir yuvaya sahip olabilmişti. Ve ilerde ise zenginleşeceklerdi. Ama ben hala çok severim bu 2 gözlü gecekondumuzu ve gecekondumuzun kadınlarının odun ateşinin közü arasına gömdükleri pileki denilen iki tepsi gibi yayvan ama toprak kabın arasında pişirdikleri Trabzon ekmeğine benzer pileki ekmeğini, erkeklerin çay eşliğinde yaptıkları pişti, papaz kaçtı ve okey partilerini. Ve bir de 83’lerde renkli TV’nin hanemize girdiği ilk renkli eğlence programı olan “Boğaziçinden” adlı eğlence programını tüm mahallece izlediğimiz günü. Tabiî ki cumartesileri ve pazarları özellikle 4 büyükler arasında yapılan maçların özellikle takip edildiği futbol müsabakalarını. Spor Loto tahminlerinde hep tuttuğumuz takımın galibiyetini bekleyerek loto’nun yatmasını. Nedense çok sonraları futbol ile futbol izlemekle alakamı kestim. Bir de tonton bir amca vardı başbakan diyorlardı TV’de gözümüze gözümüze soktuğu kalemini. Çok sonraları onun da dünyadaki genel tablo içinde ülkeyi liberal kapitalizme açtığını öğrenecektik. Ama o dönemde o ve tüm halk serbest piyasa “ekonomisi” “hemşerim” diyordu o daha kibar halk ise daha kabacasını. Ben de bu piyasa ekonomisine uymuş bisikletimi kiralıyordum bisikleti olmayan çocuklara. Kader kısmet 5 lira diye uyduruk bir lotarya düzenlemiş ve pazarda ucuza aldığımız naylon poşet satmaya bile kalkışmıştım… Gülersin tabi…
Şöyle bir parantez açmak istiyorum izninle. Çünkü… Açıklayayım izninle.
Çoğumuz, çoğunluğumuz hatırlayacaktır. Birçok yerel çocuk oyunları ve oyuncakları vardı. Günümüzde şöyle bir kent sokaklarına daldığımızda çocukların sokaklarda olmadığına kanaat getirebiliriz. Hâlbuki eskiden sokaklar çocuklara aitti ve şimdi de sokakların çocuklara ait olması gerekirdi. Sokaklarda çocuklar oynardı. Sadece sokaklar değil ilginç biçimde çocuk parklarında da çocuklar yok. Tabiî ki sokaklarda ve parklarda çocuk var. Ama çocuklar yok. Çocukluğumuzun çok önemli bir kısmı sokaklarda geçmiştir. Çoğunlukla oyunlar oynardık. Şimdilerde çocuklar yok değil tabiî ki var ama onlar kendi bireysellikleri içinde sanal ortamlarda yine oynayıp eğleniyorlar ancak bu tamamiyle anti-sosyal bir ortamda gelişiyor. Bu ortamlarda insani olan en önemli şey yani duygu gelişemiyor. Ya da kalıplarla bir takım duygular gelişiyor. Bunun adına duygu denilebilirse. Bakın şimdi iki nokta üst üste koyun ve yanına da parantez kapatma işaretini koyun alın size gülümseme. Ya da yine iki nokta koyun ve yanına parantez açma işareti alın size üzüntü. Bunu çeşitli noktalama işaretleriyle tekrarladığınızda sevinç, üzüntü, ağlama, kahkaha vesaire birçok duyguyu yansıtabilirsiniz karşınızdakine. Ben bir psikolog değilim ya da pedagog. Size uzun uzadıya psikolojik tahlillerde sunmaya niyetim yok. Bir yerde okumuştum orada insan için psikolojik canlı deniyordu. Haydi, haydi biraz daha kabalaşıp psikolojik hayvan deniyordu. Dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki olaylara a-psikoloji filtresinden bakıldığında insan soysuzlaşabiliyor. İnsani tavırlar sergilemekte duyarsızlaşılıyor. Kaybeden yine insan, insanlık oluyor. Hâlbuki doğrudan ve dolaylı olarak sürekli enforme edildiğimizi sanıyoruz. Asıl sakatlıkta burada zaten. Duyumsatıldıklarımız gerçeğin hiçbir yönünü ifade etmiyor çoğu zaman. Ama propagandası yapılan söylem gerçeğin tıpatıp anlatılıyor olduğunu öylesine bir Show eşliğinde aktarılıyor ki inanılmaz boyutlarda. İnsanlık dramı ve komedisini ekranlarda oynuyor. Her an ve durmaksızın. Kamerayı gören herkes hemencecik rolüne soyunuyor. Ya o kameranın olmadığı yerlerde. Dram hâlbuki her yerde oynanıyor ve yaşanıyor. Tabiî ki dramla karışık komedi de. Melodram diyorlardı değil mi buna. Honoré de Balzac tüm üretmiş olduğu eserlere insanlık komedyası adını veriyor ve o insanı anlatmaya çalışıyor. Bizi. Modern çağlarda yaşadığımız ise ironik anlamda bir komedidir. Bu komedinin yazar ve oyuncuları bizleriz. Maskemizi takmadığımız her an rahatsız oluyoruz hem kendimizden hem başkalarından. Bundan dolayı sürekli maskelerimizi takmamız salık veriliyor. En önemli çocukluk kahramanım kralın çıplak olduğunu haykıran o çocuktu. Evet, bir çocuk. Çünkü sadece o apaçık olarak gerçeği bize gösterir. Haydi, öyleyse yeniden çocuk olalım. Ama o eski zamanların hayta ama sosyal çocukları olalım. Yine sokakları şen şakrak sesimizle dolduralım. Oyunlar oynayalım. Çünkü demiştim parantezi açarken. Parantezi kapatıyorum izninle. Şimdi açıkladım sanırım sana. Çünkü… Çünkü dünyanın buna ihtiyacı var.
Beklide bunun başlangıcı yine o gündür. O kâbus dolu gün. Evet, yine Çünkü… Çünkü hafızam yanıltmıyorsa. Çocukluğumda tek oyun oynamadığımız gün o gündü yani 12 Eylül günüydü. Sokağa çıkma yasağının ilan edildiği. Sokakların tanklarla, askeri araçlar ve askerler tarafından işgal edildiği. Tepemizden sürekli olarak ilk o gün gördüğümüz helikopter “biz alikopter sanıyorduk çünkü çevremizdeki büyükler öyle diyordu. Romatizmaya domatizma dedikleri gibi” dolaşıyordu. Evler tek tek basılıp aranıyor. Ağabey ve ablalar askeri kamyonlara doldurulup bilinmeyen diyarlara götürülüyor. Silah sesleri önce tek tek sonra yaylım ateşi biçiminde duyuluyor sonra ortalık uzun bir sessizliğe bir sonraki tek tek silah sesine kadar büründüğü o gün ve gecede…
Bugünlerde olsa her evde, her evin penceresinde ve balkonunda Türk bayrakları asılırdı sanırım böylesi bir günde. Ortalıkta bayrak falan görememiştim. Ancak çok sevdiğimiz Servet öğretmenimizin artık derslerimize giremeyeceğini öğrenince oldukça üzülmüştüm. Sanırım o da içeri alınmıştı. Ortalıkta bir devrim lafı dolaşıyordu ama Kenan Evren ve taifesinin yaptığı darbe idi ama halka devrim diye lanse ediliyordu. Şimdi şimdi anlıyorum. Çünkü toplum öyle ya da böyle bir devrim havasına girmişti. Toplumsal bir değişimi bekliyorlardı tabiî ki ileriye doğru. Demokrasiye doğru ama bu beklenti gerçeğe dönüşmemiş karşı bir devrim olarak darbe olmuştu. Tabiî ki yaptıkları darbe (devrim kelimesinin içi boşaltılış haliyle olduğu biçimiyle) bir devrimdi ama beklenen “ilerici devrim” değil “karşı devrim”di. Dolayısıyla onlara göre yaptıkları darbenin devrim olarak adlandırılması normaldi. Dedim ya bu kakafonik durum kafamı yıllarca karıştırdı. Yıllardır M.Kemal’in yaptığı toplumsal reformlar devrimler olarak lanse edilir bu ülkede. Bir de anlayamadığım bir kavram ayrımı vardı. Bazıları inkılap derdi bazıları ise inkilap. İnkılap lafını kökten Kemalistler, inkilap lafını ise kökten dinciler söylerdi. Geçenlere eğitimci bir arkadaşıma sordum nedir dedim bu noktalı “ı” ve noktasız “ı” da. Birisi kelimenin gerçek anlamıyla murad edileni yani ilerlemeyi diğeri ise kelimenin olumsuz anlamında bir küfrü anlatıyormuş. Noktalı “ı”yı noktalı “ı” nın ifade ettiği lakaba sahip olanların ifade etmesi ise ilginç bir bilgilenme oldu benim için. Derler ya öğrenmenin yaşı yok diye. Öğrendim. Demek ki daha öğrenecek çok bilgi ve çok yaşım var bu dünyada…
Hala sıkılmadıysan anlatmaya devam ediyorum. Darbe sonrası doğan erkek çocuklarına Evren, kız çocuklarına Eylül adını takmak moda olmuştu. Çocuklarına devrimci dalga ile Eylem, Devrim vesaire adını koymuş olan binlerce insan ise çark etmiş ve çocuklarının ismini değiştirme yoluna gitmişlerdi. Dayım bile o ilk gözaltına alınıp bırakılmanın ertesinde kızının asını Eylem’den Yeşim’e dönüştürmüştü. Ki o zamanlar çocuktuk bunları bilemezdik. Zati o yıllardan sonra Ahmetler, Mehmetler, Ayşeler, Fatmalar hızla uzaklaştı sokaklardan. İkinci isim koymak ise moda oldu. Keza benim çocuklarımın da ikinci isimleri var. Bende modaya uymuşum değil mi. Nede olsa bende bu toplumda yaşıyorum. Herhalde en fazla konulan ikinci isim Can olmuştur. Darbecilerin yapmak istediği tabiî ki bu tarz toplumsal hayatı değiştirip dönüştürmeyi murad etmemişlerdi. Her zaman olduğu gibi toplum kendi özgün düzenlemesini kendi yapmış. Ortalığı kendi kendisi temizlemiş derleyip düzenlemişti. Herkes kendi kapısının önünü temizlerse tüm kenti de temizlemiş olur. Olur, mu hiç o pislik diğer komşusunun pisliğinin bittiği yere kadar süpürülür. Onu oradan kim uzaklaştıracak. Bir rüzgar veya başka bir doğal/yapay etmen onu tekrar senin kapına koymaz mı. Ama herkes bu kampanyaya katıldı. Herkes kendi evinin önünü temizler gibi. Herkes kendi bacağından asılmayı da öğrendi. Kendi ipini de kesti aynı iştahla. Kendi okulunu kendi yapmaya başladı. Her şeyi kendi yapmaya devletten bir şey beklememenin gerekli olduğunu öğrendi. Hemencecik kuyruklar bitti. Meğersem memleket bir cennetmiş. Bunları başka birisinin etkisiyle yapmadık yine kendi yöntemimizle başardık. Görülüyor ki darbenin etkisi altında kalmanın o travmanın olası etkileri ile milyonlarca insan bu travmanın etkilerini absorbe etmeyi becerebildik. Sanıldığı gibi “eylülist” darbeciler bunu topluma zorla empoze etmedi. Gerçektende çok büyük bir laf etmiyorum bunu söylerken.
>>>>>devamı gelecek sayıda>>>>>