01 11 2010

EMEĞİN SANATI'NDAN 83. MERHABA


Merhaba,

            İnsanoğlunun başlangıcından bugüne, sanat yaşamında başat yer aldı. Belki ilk dönemlerde mistik bir yapı olarak öne çıktı sanat. Sonraları insan yaşamının sözde, seste, renkte, biçimde yaşamını zenginleştiren bir öğe oldu. İlkel komünal toplum sonrasında sanata bakışta da değişme başladı. Köleler, serfler, kendi türkülerini söylemeye, kendi desenlerini çizmeye devam etti. Ama şatolarda, bir de besleme sanat öne çıkmaya başladı. Sanatını feodalin emrine veren burjuva sanatçıları, yaratıcılıklarını prangaya vurarak “emir” sanatını uygulamaya başladı. Köleci  toplumda sanat, feodallerin kendi şanlarına şan katma; diğer feodaller arasında öne çıkma çabasının aracıydı. Sanatçı da bu çabanın aletiydi.

            Kapitalist toplumda, önceleri burjuvazinin sanata ilgisi; feodallerle aynı çizgide devam etti. Bu dönemde sanat, burjuvazinin birbirlerine fors atma aracı oldu. Kapitalizmin gelişme döneminde sanatın başka bir rolü daha ortaya çıktı: Reklam , prestij ve aklama… Burjuvazi, sanata eğilmiş, onu desteklemiş görünerek kendi reklam aracı kıldı sanatı. Aynı zamanda bu çabasının diğer bir sonucu olarak düzen içinde kendisini akladı, arka planda uyguladığı acımasız sömürüyü ve çevre katliamlarını sanat aracılığıyla gölgede bırakmayı amaçladı.

            Ülkemizde de çeşitli holdinglerin sanata yönelik ilgisini bilmekteyiz. Kimisi burjuva sanat festivallerinin sponsorluğunu yaparak aklar kendini, kimisi özel orkestralar, tiyatrolar açar. Ucuzundan hem prestij toplar hem de reklamını yapar uluslar arası arenada. Çıkarı olmazsa yaralı parmağa işemeyen sermayenin sanat sevdasının arkasındaki bir başka amaç da suçlarını örtme çabasıdır.

            Bunlardan birisi de filarmoni orkestrası sahibi Borusan’dır.  Borusan, İspir Aksu Vadisinde HES yapıyor. Şantiye atıkları nesli tükenen kırmızı benekli alabalıkların ölmesine sebep oluyor. Şirket köylünün sağlığını hiçe sayarcasına köyün yanı başına yüksek gerilim hatlarını dikmeye uğraşıyor. 

Patlatılan dinamitlerle HES (Hidro elektrik santral) tünellerinden çıkan on binlerce ton moloz dere yatağına döküldü. Bu molozla önce dere yatağında herkesin ortak kullanımındaki ceviz, meyve ağaçları, meralar ve canlı yaşamı son buldu. Bunu kırmızı benekli alabalıkların ve su samurlarının ölümü izledi. Yasadışı yürüyen bu inşaatlar bitmedikçe sıra diğer canlılara ve insanlara gelecek. Santraller bittiğinde sular yatağından özgürce akmak yerine kilometrelerce uzunluğundaki tünellerle başka yerlere taşınacak. HES’in 15-20 senelik ömrü bittiğinde ise derelerden geriye bataklık kalacak. Bu da buradaki insan yaşamıyla birlikte boz ayıdan vaşağa, yaban horozundan dağ keçisine diğer tüm canlıların da yok olması anlamına geliyor...

            BORUSAN,  “Sanatın ve Çevrenin Dostu, Sosyal Sorumluluk Sahibi, vb.” kisvesi ardında çevreyi  yok ediyor.  Borusan Quartet 1 Kasım saat 20.00’de Kadıköy Süreyya Operasında konser verirken derelerin özgürlüğünü ve kardeşliğini savunanlar Borusan’ın iki yüzlülüğünü teşhir edecekler. Çevre katili  Borusan'ın orkestrasına karşılık SON IRMAK DOĞA KOROSU müziği ile Aksu vadisinin sesi olacak..

            Gün, burjuvazinin bu ikiyüzlülüğünü teşhir etme, sanatı burjuvazinin prangalarından söküp alma günüdür. Bu konuda elbette en önemli görev sanatçılara düşmektedir.  Sanatçılar, orta çağda feodallerin şatolarında diş kirasına sanatını satardı. Bugün cep harçlığıyla sermayenin emrindedir, onun suçlarını aklama memurudur. Halbuki, sanat kesinliklere, dondurulmuş biçimlere, durağanlığa bir tepki değil midir?   Afşar Timuçin’in deyişiyle, “Çiğnenmiş lokma arayanların sanattan uzak durmaları” gerekmektedir. Sanat özü gereği ödün tanımaz; çünkü o, içinde yaşadığı dünyadan yola çıkarak makro ya da mikro düzeyde bir başka dünyanın yaratıcılığını üstlenir. Bu açıdan sanatçının rolü edilgin olamaz, etkin ve enerjik olmalıdır.

Ali Ziya Çamur

BU SAYININ SAVSÖZÜ

Kapitalizmin paradigmasına en büyük itiraz şiir... Çünkü, şiir, kapitalizmin mantığına uymuyor, sisteminde bir parça olmuyor. Kapitalizm, şiire bir fırıldak uyduramıyor.

Şiir, kapitalizmin lanetlisi; çünkü, tanımlayamıyor şiiri, sınırlandıramıyor. Kapitalizm, insanı yok sayıyor. Şiirse, insanlığın varoluş çığlığı!

Alçaklığın, acımasızlığın her türlüsünün yaşandığı yeryüzünde; şair,  sanayi artığı değil, doğanın başkaldırısı olmalı. Ruhsuz  anamalcılığa/sömürgeciliğe karşı, insanlık birikiminin, sanat/yazın/şiir gücünün direnişi olmalı...

Şairin, şaire kılıç çekmesi, sanatın acı çekmesi değil mi?!

Şairler, birbirinden ışık almalı, esin almalı... Şairleri, birbirinden güç almalı, coşku almalı... Şairler birbirini yoklamalı... Ama, yok saymamalı, yadsımamalı...

Anamalcılığın, sömürgeciliğin; vurgunculuğun, talanın; uğursuz ve aktöresiz tecimerliğin, her türlü ağır çileyi çektirdiği insanlığın güzel vicdanı olarak yaşayan şairlerin sesi, acımazlığa ve kötülüğe karşı yükselmeli.

Estetik başkaldırı, sözün ve yaratıcılığın özgürlüğe kavuşturulmasıyla olur. Bu da şiirle olanaklı!

Şiir, ne hobi’dir ne de bonbon şekeri! İRFAN YILDIZ

YAŞAM VE SANATTA

15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

DEVRİMCİ ŞİİRİMİZİN CESUR YÜREĞİ
 ARİF DAMAR'I SONSUZLUĞA UĞURLADIK…

1940 kuşağı Fedailer Mangası’nın son yaşayan temsilcisi Arif Damar, 20 Ekim günü aramızdan ayrıldı.  1925 doğumlu Arif Damar, Türkiye edebiyatının en önemli dönemlerinde şiirleriyle taze ve üretken kalmayı bilmişti.

1951 yılında bir şiiri nedeniyle gizli örgüt üyesi olma suçundan tutuklandı. İki yıl hapis yattı. Arif Damar’ın şiiri, sanat anlayışındaki değişime bağlı olarak iki döneme ayrılır. İlk dönemini 1940-1956 yılları arasında “Arif Barikat” adıyla sosyalist gerçekçi çizgide yazdığı şiirler; ikinci dönemini ise, 1956’dan günümüze sanat kaygısını daha öne alarak yazdığı şiirler oluşturur. Kavgacı ama barışçıl ve insancıl yanı ağır basan, dil öğelerini ve biçim kaygısını elden bırakmayan bir şiir kurmaya yöneldi. Sonraları İkinci Yeni şairlerinin yanında, imgeye ağırlık veren, biçim ve dil araştırmalarına girmiş bir şair olarak göründü. Bu yönüyle 1940 kuşağından ayrıldı. 1956 sonrası şiirlerinde geçirdiği iki dönemin özelliklerine dikkat çeker. Behçet Necatigil'in saptamasıyla “toplumsal içeriği yoğun; dilde, biçimde yoğun, titiz” şiirleriyle tanındı.

1960’tan sonraki şiirlerinde, özellikle biçim ve söyleyiş bakımından sosyalist gerçekçilerden ayrılan Damar, İkinci Yeni hareketinin de etkisiyle, kendine özgü buluş ve imge gücüne dayanan bir şiir kurmaya yönelir. Ancak, bu şiirler, bazı temsilcilerinin işi anlamsızlığa kadar götürdüğü İkinci Yeni akımının tersine; toplumsal içeriği dışlamayan, yine yüksek sesle okunacak coşkun söyleyişlerdir.

Toplumcu gerçekçilerin “halk için yazmak” anlayışına karşı çıkar ve bunun “halkın anlayacağı biçimde yazmak” anlamına gelmediğini savunur. Bu şekilde yazılmayan ürünlerin “kapalı şiir” olarak değerlendirilmesini doğru bulmaz. Dünya görüşünü ve şiirinin sosyalist özünü  değiştirmeden yazdığı bu şiirler; kendine özgü buluş ve imge gücüne, uzak  çağrışıma ve dolaylı anlatıma yaslanmaktadır. Bu konuda görüşlerini şöyle sergiler:

“Toplumcu gerçekçilikte halk için yazmak diye bir şey var; halk için yazmak, halkın anlayacağı şekilde yazmak diye bir düşünce. Oysa halk için yazmak halkınanlayacağı biçimde yazmak değildir. Yanlış anımsamıyorsam Brecht: Halk için de savaşan entelektüeller için de yazmak, halk için yazmaktır, demiştir. Bu şekilde yazılmayan şiirler için kapalı şiir diyorlar. Halbuki Ritsos, Neruda bizim ülkemizdeki toplumcular gibi mi yazıyor? Şimdi tekrar söylemem gerekirse; ben sosyalistim, gerçekçiyim; ama sosyalist gerçekçi değilim?”

Arif Damar’ın  bu değişiminde sürrealist akımın devrimci bir akım oluşunun farkına varmasıdır. O dönemde bu konu ile ilgili kuramsal bir kitap dilimize çevrilmemişti. Yalnızca bazı kitaplarda Marx’tan Engels’ten kısa örnek sözler vardı. Örneğin Engels şiirde toplumsal mesajın bir elmanın kokusu gibi olması gerektiğini söylemiştir. Marx, Sheakespeare’i ezbere bildiği gibi Latin şairlerini de çok iyi tanırdı. Marx biçime çok önem verirdi; bir şiir için günlerce uğraşırdı. Bu yeni görüş zenginliği, onu sosyalist özü terk etmeden farklı ve estetik bir şiire götürür.

Şükran Kurdakul, O’nun şiirde ulaştığı aşamayı şu sözlerle saptıyordu: "Yüksek sesle okunacak coşkun söyleyişler yerine öz yönünden toplumsallığı yitirmeyen, değişik duyarlılıklara açılan temiz, etkili, kendine özgü buluşlara ve imge gücüne dayanan bir şiir kurmayı başardı.''

Arif Damar’ın dünya görüşü ya da şiirinin içeriği değişmemiş; ancak, sanatı algılayış biçiminde büyük değişiklik olmuştur. Sanatçı, artık şiirinin içeriği kadar biçimine, üslûbuna ve imgeye de ağırlık verecektir. Sanatçı bu tutumuyla, yalnız duyguların değil, her türlü düşüncenin de şiire konu olabildiği Tanzimat sonrası şiirimizde, düşüncelerin sanatın işlevine ve ruhuna uygun olarak estetik sınırlar içinde nasıl ele alınması gerektiğinin en güzel örneklerinden birini vermiştir.  Devrimci mücadelenin yükseldiği, işçi sınıfının eylemleriyle düzeni sarstığı 70’li yıllarda “Ölüm Yok ki” kitabında topladığı şiirleriyle devrimci şiirin en güzel örneklerini vermiştir.

O’nun şiiri  kökleri Anadolu’da bir şiirdir. Ama bu apaçık böyle olsa da İspanya’dan Vietnam’a, Afrika’dan Endonezya’ya, Rusya’dan Yunanistan’a geniş bir coğrafyanın insanlık sorunlarını üstlenmiş bir evrende yaşar. Zamanının her sorunuyla yüzleşmeyi öncelik edinmiştir; günceldir. Yalındır şiiri; halk sözüyle aydın sözünü buluşturmak isteyen bir gayreti özenle güder her dizede. İçtendir, sahihtir, yalansız, gösterişsiz ve süssüzdür. Açık, kaprissiz ve evrenseldir; kimi zaman Lorca gibi lirik ve folkloriktir, Eluard tarzında bir coşku taşır, Aragon gibi tutkuludur; bazen de Orhan Veli ya da Cemal Süreya benzeri güleçtir. Neruda gibi, güncel olandan, somut bir olgudan hareket eder ve bu olguyu özgürlük ve eşitlik manifestosuna bağlar. Bunların yanında ilk gençlik çağının cömertliğini, cesaretini, romantizmini taşır; o yaşın etkilenmeden çekinmeyen açık yürekliliğini taşır.

Geniş, zengin, evrensel bir şiirle akrabalık kurmuştur; bu kalabalık içinde her durumda yalınlığıyla, dupduru diliyle ve “ölüm yok ki!” diyen hayat yanlısı kararlılığıyla tanınır. Belki de en önemlisi inatçı karakteridir; kendine inanmış ve şiiri bir direnç silahına dönüştürmüştür. O yüzden her zaman gençtir.

1958 yılında "İstanbul Bulutu" adlı kitabıyla Yeditepe Şiir Armağanı'nı Cemal Süreyya ile birlikte aldı. 1985 yılında Melih Cevdet Anday ile ortak imza attığı "Yağmurlu Sokak" adlı romanı yayımladı. Bu kitabı iki yazar 1959'da yazmışlar ve Murat Tek takma adıyla Tercüman Gazetesi'nde tefrika edilmişti. Diğer şiir kitapları: Günden Güne (1956), İstanbul Bulutu (1958), Kedi Aklı (1959), Saat Sekizi Geç Vurdu (1962), Seslerin Ayak Sesleri (1975), Alıcı Kuşu Kardeşliğin (1976), Ölüm Yok ki (1980), Ay Ayakta Değildi (1984), Acı Ertelenirken (1985), Yoksulduk Dünyayı Sevdik (1988), Eski Yağmurları Dinliyordum (1995)

Arif Damar, yaşamı boyunca sosyalist duruşundan taviz vermedi. 1990’larda kimi tatlı su şair ve yazarları “Kürt” sözcüğünün olduğu yerden kaçarken, O, Kürt basınında, Gündem gazetelerinde yazmaktan çekinmedi. Tayad’ın etkinliğinde tecride karşı,  ölüm orucu eylemcisi Sevgi Erdoğan için yazdığı şiiriyle  desteğini sunmuştu. Bu devrimci tavrını şu sözlerle ortaya koyuyordu: "Gerçek şair, kendisine dayatılan değerleri içine sindiremez, tüm baskılara başkaldırır. Çünkü şiir bir başkaldırı, bir ayaklanma, çağdaş aklın ve ilkelerin savunulmasıdır."

Devrimci Şair Arif Damar’ı yüreğimizde sonsuzlarken; O’ şiirleri, sosyalizm mücadelesinin ses bayrağı olmaya devam edecektir. İşçi sınıfının direnişlerinde meydanlarda kitlelere; zindanlarda devrimci yoldaşların zulalarında yer alarak yaşamlarına inanç, direnç ve bilinç katacaktır.

            Not:Dergimizde Arif Damar’la ilgili yayınlanan yazılar:

http://emeginsanati2.blogcu.com/temel-demirer-bir-soguk-demirci-barikat/5675598
http://emeginsanati.blogcu.com/arif-damar-kirmizi-gul-naci-kasapoglu/3690138

 DENİZ FARUK ZEREN’İN  DEMİR PARMAKLIKLARDAN SÜZDÜĞÜ ŞİİRLERİ ÇIKTI:
DÖRT MEVSİM İLKBAHAR!

Bugünlerde raflar yeni bir kitabı daha ağırlıyor. Uzun yıllar cezaevinde kalan Deniz Faruk Zeren, şiirlerini Dört Mevsim İlkbahar adlı kitapta topladı. Kitap "Unutulmaya, unutturulmaya karşı bir karşı koyuş." Dört Mevsim İlkbahar, Deniz Faruk Zeren’in  ilk kitabı. Bencekitap Yayınlarından çıktı.

Siverek doğumlu olan şair, '98'den 2005 yılına kadar politik nedenlerle çeşitli cezaevlerinde kaldı. Dört Mevsim İlkbahar adlı kitaptaki şiirler Nazilli Cezaevi'nde 2001-2003 yılları arasında yazıldı. 90'lı yılların sonları, ve "milenyum" diye sahte umutlar yaratılarak beklenen 2000'li yıllar hapishanelerde direnişlerle, Ölüm Oruçları ve katliamlarla geçti. Bu şiirler bu atmosferin içinde yazıldı. Direnmek için beden ve beyinden başka bir şeye sahip olmayan, koğuşlarında diri diri yakılan, Ölüm Oruçlarında dirhem dirhem eriyerek hayatlarını feda eden kadın devrimcilere adandı. Sema Yüce'den, Canan ve Zehra'ya, Nergis Gülmez'den Lale Çolak'a, Sevgi Erdoğan'dan Sibel'e uzanan ve giderek toplumun belleğinden silinmek istenen bir direniş silsilesine tanık oldu bu topraklar.

Deniz Faruk Zeren, kitabıyla ilgili  şu sözlere yer veriyor: “Henüz toplumun belleği ve yüreği diyebileceğimiz sanat ve onun çeşitli dallarında ürünler veren sanatçılar o yılların ve o direnişlerin estetik algısına ulaşamadı, yeterince yüzleşemedi bu gerçeklikle, bazı çabaları saymazsak. Bu toplum ve bu devrimcilik, bu şairlik ve sanatçılık onları unuttukça tükenecektir! Onları unuttukça kendi tarihinden geçmişinden, bilincinden soyutlanacaktır! Dört Mevsim İlkbahar şiir adına mütevazi bir karşı duruş olma iddiasında! 19 Aralık katliamının ve onun doğurdu sancıların, acıların daha çok taze olduğu bilinci ile imgeye sarıldık!

Şairin anadili Kürtçe. Ancak kitap Türkçe yazılmış. Kendisi de bunun acısını yaşıyor. Şöyle diyor: "Anadilinde okuyamayan, yazamayan, bunun acısını ve eksikliğini iliklerinde hisseden biriyim. Bu yanıyla yazdıklarımın, yazmak istediklerimin hep bir yönüyle eksik ve gedikli olduğunu düşünürüm. Bu eksikliği edebiyatın, şiirin, öykünün evrenselliği ile kapatmaya çalışsam da bu bir yerde nafile bir çaba gibi. Duyduğun, hissettiğin, bildiğin dilin anadilin olmamasıdır buna sebep. Ve buna neden olan binlerce yıllık asimilasyon politikalarıdır. Ne tam Türkçe ne de Kürtçe ile dilimi kuramamanın büyük sancısı bu. Bunu en çok yarım yamalak bildiği bir dille yazmak zorunda olan şairler, öykücüler hissedebilir. Ben de bunu yaşayan bir yazarım." Şairin sözleri, günümüzde önüne engeller yığılan “ana dilde eğitim”in can alıcı önemini bir kez daha ortaya koyuyor.

Deniz Faruk Zeren, sanata bakışını da şu sözlerle dile getiriyor:  "Görünmeyeni görünür kılmak, anlaşılmayanı anlaşılır kılmak, bilinmeyeni bilinir kılmak, değişmeyeni değiştirmek edebiyatın işi olmalıdır" diyor ve şöyle devam ediyor: "Estetiğin, imgenin gücü bunları yapmak için oldukça elverişlidir. Şiir ve öykü yalnızca dilsel oyunlar alanı değildir. Toplumsal gerçekliklerle kopmaz bağlar içerisinde olmak gerekiyor. Biz bu yönlü üretim ve çabalarımızı sürekli kılarak yetkinleşme ve daha fazla edebiyatla konuşma kararlılığındayız. Acemiyiz. Öğreniyoruz. Daha çok uzun yolumuz var."

Şiirlerini bilincin ve direncin tezgâhında dokuyan Deniz Faruk Zeren, tavrı ve duruşuyla devrimci mücadeleye yüreğini katmaya, şiirleriyle ses vermeye devam edecek. Yolu açık olsun!

Ahd oldu ki, ah alınmak gerekti
Öşre batmış üryanın
Vakti geçti ilim ile tefekkürün
Ol şerdir celle celal deyip Zülfükara davrandım
Bedreddin?den bu yan ahvalim budur benim.

Kırmızı perçemleri yoktu rahvan atların
Çalınmıştı arşın mavi katları, çözülmüştü
Reng-u reng kuşağı, zehr-u haramdı sular.
Bebelerin ıngaları dişlenmişti
Kurumuştu sütlü memeleri anaçların.
Ne soluk ne ter
Ne hayat ne mahşer
Rahmine süngü geçmiş yardı ayan beyan yalnız.

Ab-ı hayat taşıdı da sakalar süstük dibden dibe. 

Gece olanda kına yaktık ayamıza, bezendik.
Yıldız ile balkıdı al al alnımız
Toy ettik haps-u zindan içinde
Zava olduk, bukê olduk doğdu doğacak günde.  
Deniz Faruk Zeren

KÜRT DİLİ ÜZERİNDEKİ BASKILARA KARŞI
‘KİTAPLARINIZI KÜRTÇE YAYINLATIN’ KAMPANYASI BAŞLADI…

Yazar Cezmi Ersöz’ün çağrısıyla bir araya gelen çok sayıda Türkiyeli yazar ve araştırmacı, Kürt dili üzerindeki baskılara karşı ‘‘dillerin kardeşliğini’’ savunmak için “Kitaplarınızı Kürtçe yayınlatın” kampanyası başlatıyor.

Daha önce Hakkari’de 1969’da devrimci gençler tarafından yapılan ve 1999 yılında bombalanan ‘Devrimci Gençlik Köprüsü’nün onarımı için kampanya başlatan ve “Barışa köprü ol” sloganı ile köprünün açılışında Kürt ve Türk gençlerini bir araya getiren Ersöz, “kardeşlik” temasıyla yeni bir kampanya başlatıyor. Anadilde eğitim için bahaneler üretenlere seslenen ''Kitaplarınızı Kürtçe yayınlatın'' kampanyasının çağrıcılarından Cezmi Ersöz, "Anadilde eğitim hakkının hayata geçmesi çok büyük masraf falan deniliyor. Ancak dağı taşı bombalayan devlet silahlanma harcamalarını bıraksa da işin kültür, sosyal, eğitim yanına baksa o silah harcamalarından katbekat daha az harcama yapacaktır. Savaşa değil eğitime bütçe ayırmış olacaktır, sosyal devlet olacaktır. Eğer böyle bir niyetleri varsa bunu yapabilirler, ellerindeki kaynaklar buna çok yeterli" diye konuştu. Ana dilde eğitimin hayata geçirilmesi için, Türkiye Yazarlar Sendikası ve yazarlardan destek isteyen Ersöz, çok sayıda katılımcı ile kampanyanın startı 1 Kasımda İHD İstanbul Şubesinde yapılacak olan basın toplantısıyla verecek.

Aralarında PEN, Eğitim Sen, Halkevleri, Genç-Sen, Sosyalist Gençlik Federasyonu, Kürt Dil Bilimcisi Fehim Işık, Çağdaş Hukukcular Derneği, Şair-Yazar Yelda Karataş, Şair-Yazar Sezai Sarıoğlu, Tarihçi Erdoğan Aydın, Şair Tevfik Taş, Gazeteci-Yazar Ragıp Zarakolu, Şair Enver Ercan, Yazar Ümit Kıvanç, Şair Tarık Günersel, Yazar Bilgesu Erenus ve Cezmi Ersöz’ün de bulunduğu çok sayıda yazar ve sivil toplum örgütü temsilcisi Kürt dili üzerindeki baskılara karşı ‘‘dillerin kardeşliğini’’ savunmak için ‘‘Kitaplarınızı Kürtçe yayınlatın’’ kampanyasına destek veriyor. (EVRENSEL)

SAHNEDEN CEZAEVİNE DESTEK KAMPANYASI…

            Drama Kumpanya tarafından, hem cezaevindeki hükümlülerin kendilerini geliştirmelerine yardım etmek, hem de ceza sonrası normal yaşamlarına döndüklerinde yeniden suç işlemelerini önlemek amacıyla bir “Sahneden Cezaevine Destek” kampanyası başlatıldı.  Proje uygulamalarının ilk hedefi hükümlülerde duygu, düşünce ve beden kontrolünün sağlanması ve geliştirilmesidir.

“Sahneden Organ Bağışı Kampanyası” ile başlayan “Sahneden Destek Kampanyası” adlı  ana projenin ikinci bölümü olan “Sahneden Cezaevine Destek Kampanyası” Ümraniye Ceza İnfaz Kurumu’nda Ağustos 2010’da uygulanmaya başlandı. Bu kampanya içeriğinde, hedeflere ulaşmak için oyunculuk ve psikoloji temelli drama eğitimleriyle birlikte bilinçli beden eğitimi, ritm, diksiyon ve yaratıcı yazarlık eğitimleri de verilmektedir. Drama Kumpanya Eğitmenleri tarafından yaklaşık iki aydır sürdürülen çalışmalar pazartesi ve cuma günleri sabah 9.30- 12.30 ve 13.30- 16.30 saatleri arasında yapılmakta ve iki ayrı grupta, toplam kırk kişiyle çalışılmaktadır.

Kampanya Eğitim Koordinatörü Kemal Oruç, kampanyayla ikgili olarak şu açıklamayı yaptı: “2008 yılında, yine aynı kurumda, tutuklu ve hükümlülerle, “Toplumsal Destek Projeleri” kapsamında, yaklaşık yedi ay tiyatro çalışmaları tarafımca yapılmış ve proje sonunda mahkumların yazdığı ve benim yönettiğim “İnadına Gülmek” adlı oyun on beş kez başarıyla sergilenmiştir. Bu süreçte tutuklu ve hükümlülerdeki değişimler gözlemlenmiş ve olumlu sonuçlar alınmıştır. Sanat eğitiminin her nerede ve kiminle yapılırsa yapılsın her zaman olumlu sonuç verdiği ve insanları olumlu yönde geliştirdiği düşünülmektedir. Özellikle cezaevi, hastane(özellikle çocuklarla), ıslah evleri ve Çocuk Esirgeme Kurumu gibi yerlerde yapılacak olan sanat eğitimi hem binlerce insanı hem de ülkemizi geliştirecek, bizi daha sağlıklı bir toplum haline getirecektir. Drama Kumpanya bu tür sosyal çalışmalar yapmayı görev bilmektedir.  Her sanatçının da, kendisi için sanatını icra etmesi yanında, bu tür çalışmalar yapması ve halkın kalkınmasına yardım etmesi gerektiği düşünülmektedir. Sahneden Cezaevine Destek Kampanyası’nda hükümlülere eğitim vermek isteyen, alanında yetkin, sanatçıların bize ulaşması halinde yeni bir program yapılacak ve daha fazla hükümlüye eğitim verilebilecektir. Verilecek eğitimlerin düzenlenmesi ve eğitim koordinatörlüğü tarafımca yapılacak olup sanatçıların sadece zaman ayırması(ayda bir ya da iki gün, belki de sadece bir kez) yeterlidir. Bundan önce verilen eğitimlerin tanıtım yazıları “Drama Kumpanya Yazıları” üst başlığıyla eğitmenler tarafından yazılmış ve bu yazılar www.tiyatrohaber.net ve www.dramakumpanya.com ‘da yayımlanmıştır.”

Tiyatro sanatçılarının Sahneden Cezaevine Destek Kampanyası’na destek olamaları beklenmektedir. Kampanya sürecinde her çalışmada Drama Kumpanya’dan bir eğitmen onlarla birlikte olacak ve cezaevine girişten, çalışma sonunda, cezaevinden çıkışa kadar katılımcı sanatçılara yardımcı olacaktır. Tüm çalışmalar raporlanacak ve bu raporlar bundan böyle diğer cezaevlerinde de çalışma yapmak isteyen sanatçılarla paylaşılacaktır. İletişim için; Telefon: 0505 340 76 47, E- Posta: dramakumpanya@yahoo.com ,Web: www.dramakumpanya.com

SANAT CEPHESİ TÜYAP 2010’DA PANELLERLE SOSYALİST GERÇEKÇİLİĞİ VE SINIF MÜCADELESİNDE SANATI İRDELİYOR….

        Sosyalist gerçekçi Sanat Cephesi Dergisi, Sorun Yayın Kolektifi ile birlikte İstanbul TÜYAP’a katıldı. Sanat Cephesi TÜYAP’ta iki de panel düzenledi.

30 ekim 2010 cumartesi günü Büyükada Salonu’nda 16.15-17.15 saatleri arasında “Sanat Cephesi Dergisi Şairleriyle Neden Sosyalist Gerçekçi Sanat?” konulu panel düzenlendi. Paneli İsmail Hardal yönetti. Konuşmacı olarak panele  İsmail Hardal, Kemâl Kök, Nevzat Oğuz katıldılar.

07 Kasım Pazar günü de  14.45-15.45 saatleri arasında “ Sanat Cephesi Dergisi Şairleriyle Sınıf Mücadelesinde Yazarın Sorumluluğu”  konulu panel düzenlenecek. Panele konuşmacı olarak Asım Gönen, İrfan Ünal ve İsmail Hardal katılacak.

HALK OZANI FEYZULLAH ÇINAR ANILDI

Halk ozanı Feyzullah Çınar, ölümünün 27. yılında sevenleri tarafından bir kez daha anıldı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mamak Şubesi ve Ozan-Der’in ortaklaşa düzenlediği anma etkinliğinde bir araya gelen Feyzullah Çınar’ın dostları ve onun müzik anlayışını takip eden gençler Çınar’ı unutmadıklarını dile getirdiler.

Mamak Tuzluçayır’daki Feyzullah Çınar Parkı’nda yapılan anma etkinliği çocukların semah gösterisiyle başladı. Burhan Diken, Güllü Kılıç, Hüsnü İyidoğan, Hüseyin Kaya, Kenan Şahbudak, Mehmet Gökçe, Murat Metin ve Yavuz Canpolat’ın okuduğu Feyzullah Çınar’ın türküleriyle ve şiirlerle devam eden etkinlikte, Pir Sultan Abdal Derneği Mamak Şube Başkanı Mustafa Demirtaş konuşmasında; o dönemde Alevi deyişlerini söylemenin cesaret isteyen bir iş olduğunu vurguladı, Çınar’ın aynı zamanda Ankara’da belediye işçisi olarak yaşamına devam ettiğini hatırlattı. Alevi inancının hâlâ baskı altında olduğuna dikkat çekten, Alevi köylerine cami yapılarak, zorunlu din dersleriyle Aleviliğin asimile edilmeye çalışıldığını kaydeden Demirtaş, Feyzullah Çınar’ın aydınlığında yürüyen Alevilerin demokratik ve eşitlik taleplerinden vazgeçmeyeceklerini sözlerine ekledi. (EVRENSEL)

İLHAN ERDOST, UMUDUMUZDA YAŞIYOR!

                12 Faşizminin aramızdan aldığı değerlerden, yayıncı, yazar İlhan Erdost, aradan geçen 30 yıl karşın unutulmadı hiç. Hep onurla, sevgiyle, hasretle, özlemle anıldı. İlhan ve ağabeyi Muzaffer Erdost’un adını, Türkiye’de az çok devrimci, demokrat, sol literatürle tanışan herkes biliyor. Sol aydınlanmanın oluşumunda, sosyalist klasiklerin yayınlanıp geniş okur kitlesine ulaştırılmasında büyük emeği geçen İlhan Erdost’u, ölümünün 30. yıldönümünde saygıyla anıyoruz

Düşünceye vurulan kelepçeyle, ortaokul yıllarında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konulan ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’un başına gelenler ile tanıştı. Lise eğitiminin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Bölümü’ne girdi. Muzaffer Erdost’un kurduğu Sol Yayınları’nın başına geçen İlhan Erdost, fakültedeki tek dersini yayneviyle yakından ilgilenmekten dolayı veremedi. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost 12 Mart 1971 askeri darbesinin hemen ardından tutuklanıp hüküm giyince, Sol ve Onur yayınlarının yönetimini üstlendi. 12 Eylül 1980 sonrası yasak yayın bulundurmak iddiasıyla gözaltına alınan İlhan Erdost, Ankara Mamak Askeri Cezaevi’nde 7 Kasım 1980’de faşist cuntanın işkenceileri tarafından dövülerek katledildi.

Sen bir özgürlük gülüsün
Anadolu türküsüsün
Al bir atsın süzülürsün
Dağlara taşlara kardaş (M.İ.E.)

İNCE DUYARLIKLARIN GERÇEKÇİ ŞAİRİ
NEVZAT ÜSTÜN YAPITLARIYLA HEP ARAMIZDA…

Edebiyatımızın gözden uzakta bırakılmış şair ve yazarı Nevzat Üstün’ü 31. ölüm yıldönümünde sevgiyle selamlıyoruz.

1924’te İstanbul’da doğdu. 8 Kasım 1979’da Bolu yakınlarında geçirdiği bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. 1945’te Özel Boğaziçi Lisesi’ni bitirdi. Öğrenim için gittiği Paris'te iki yıl kaldı. Eğitimini tamamlamadan yurtdışından dönüşte ticaretle uğraştı. Ayakkabısız, bir avuç paslı çivi için kavga eden insanların coğrafyasından sonra Batı’yı görmüş ve gördüklerinin ardından sosyalist bir bakışla ait olduğu coğrafyanın insanlarını hikâyeleri ve şiirlerinde temel aldı.. En verimli döneminde, 8 Kasım 1979’da bir trafik kazasında aramızdan ayrıldı.

Geleneksel Türk ve çağdaş Batı şiirlerinin özelliklerinden yararlanarak özgün bir anlatım geliştirdi. Öykülerinde gözleme, yalın bir anlatıma önem verdi, çoğunlukla Kayseri yöresi ve Güneydoğu Anadolu insanının kaygılar ve yoksulluklar içindeki yaşamını anlattı. kent ile köy arasında sıkışıp kalmış olan çıkmaz hayatların içine giriverir. Büyük kentlerin gölgesinde kalmış köylerin ve kasabaların hayatlarına tanıklık ettiğinde kaldığı ikilemler aslında bir bakıma onun şairliğini beslemekte olan en önemli destek oldu. Ölümünden sonra ailesi onun adına bir şiir ve öykü ödülü koydu. 

ANLAMAK

Bir adam hayvanlığını anlıyor
Vuruyor kendini geç kalmış sokaklara
Bu benim size dokunduğum yer
Belirli bir sevgiyle artıyor
Kurşuna dizilmişlerin ellerindeki karanlık
Bizim yıkılmışlığımız bu sizin üzerinde oynadığınız
Bir kız kadınlığını anlıyor
Ne güzel anlıyor bütün geceler aydınlık oluyor
Kat kat açılıyor bir orta şekerli yapıyor
erkeğini bekliyor
Kadınım diyor kurtulmuş genç kızlığın
aptal sıkıntısından
Bu benim sizde olmadığım günler
Bir şey olmaması orta yerde
Ne güzel bir şey
Ya cevap vermeli ya da ölüp gitmeli
Açsam kan gelecek açmasam telefon çalıyor
Bu benim size benzediğim yer
Denizi aç
Dağları aç
Seni aç
Dur orda

PROLETARYANIN DİRENGEN YAZARI  KERİM KORCAN
SINIFININ BİLİNCİNDE YAŞIYOR…

Devrimci edebiyatımızın bağ eğmez savaşçılarından Kerim Korcan, öykü ve romanlarında sınıfsal bilinci öne çıkardı hep. Tüm engellemelere rağmen, içinden çıktığı sınıfın sesi oldu. Yaşamında da örgütlü devrimci savaşım içinde oldu. Ölümsüz birçok esere imza atan Kerim Korcan 1990 yılının 9 Kasım günü tedavi gördüğü kanser hastalığına yenik düşerek hayata veda etti.

Döneminin birçok edebiyatçısı gibi zor günler geçiren Kerim Korcan cezaevlerinde ağır koşullarda kaldı. İçinde bulunduğu koşulları estetize eden Kerim Korcan, yaşadıklarını birer sanat yapıtına dönüştürdü. Eserlerinin çoğunda cezaevi gerçeğini anlattığından ezilenler, başkaldıranlar, idamlıklar kitaplarının kahramanı oldu.  Kerim Korcan’ın yazın tarzında “Halk Hikayeciliği” niteliklerine sıkça rastlanmaktadır. Eserlerinin genelinde kahramanlarının şivesiyle sade anlatımlarla okuru sıkmaz, kolay okunan bir tarza sahiptir.

Kerim Korcan'ın okurları, çelişkilerin siyah beyaz çizgileri kalınlaştırılmış bir dünyada bulurlar kendilerini. Yaşadıkları dünyanın, yazarın aynasından böyle yansıyabileceğini sezseler de neden böyle bir dünyada yaşandığının, yaşanmak zorunda olduğunun sorusunu edinirler okuduklarıyla. Kısacası Kerim Korcan'ın anlatıları, Şükran Kurdakul'un da vurguladığı gibi, çağdaş bir bakış açısından destek alır “Yayımladığı roman ve öykülerinde diri, canlı, doğal bir anlatım içinde, yer yer kişilerin iç hesaplaşmalarını yansıtarak sosyalist gerçekçi akımın başarılı örneklerini verdi." Kerim Korcan da sanata bakışını şöyle anlatır:

“Ben üniversite kürsülerinde vatandaşların hak ve hukuk eşitliği için ağlayan ama içeride insanların anasını ağlatan adaleti, tekmil ters uygulamalarıyla mahpushanede cürmü meşut ettim, suçüstü yakaladım. Madem ki adalet mülkün temelidir, ben de toplum sorunlarına, başlangıç olarak oradan yaklaşmayı uygun buldum. Başkaları ne düşünür bilmem. İyi bir giriş yaptığım inancındayım ve devam etmek isterim. Tatar Ramazan’ın benim ilk eserim Linç’ten evvel kaleme alındığını açıklayabilirim. Dil konusunda tartışmaya girmek istemem. Hem birazda bineceğim dalı kesmek gibi olur bu. Dilde arınmaya gitmeye çalışıyorum ve bu gayreti sürdürenlerle esasta mutabıkım. Ancak zorlamaya kaçmaktan da sakınırım”

SOSYALİST  EDEBİYATIMIZIN ADSIZ ÖNCÜLERİNDEN
FAHRİ ERDİNÇ’İ UNUTMAYACAĞIZ…

                1940 sosyalist yazarlar kuşağının  adı çok öne çıkarılmamış şair ve öykücülerindendir Fahri Erdinç. İnönü  faşizminin baskıları karşısında, iki arkadaşıyla birlikte Bulgaristan’a kaçtı. “Kardeş Evi” dediği Bulgaristan’dan yazmayı sürdürdü. 11 Kasım 1986'da Sofya'da öldü.

            Fahri Erdinç, 1917'de Akhisar'da doğdu. 1930'da Balıkesir Öğretmen Okuluna girdi. 1936-37 ders- yılında Afyon'un Sandıklı ilçesinin Ürküt köyünde öğretmenliğe başladı. Buradaki üç çalışma yılı, mesleksel uğraşların dışında, köyü kasıp kavuran bir gerici hocayla savaşım içinde geçti.

            Erdinç, 1938-39 ders yılında baba mesleğini bırakarak, sınavını kazandığı Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde öğrenci oldu. Bu bölümde öğretim üyesi olan Sabahattin Ali ile tanıştı. Aynı yıl yazmaya başladığı ilk öykülerinde, onun öğütlerinden çok yararlandı. Orhan Kemal’in 1. olduğu yarışmada 2. oldu..  Erdinç, Konservatuardaki katı yönetime ve bazı ayrıcalıklara itirazları yüzünden, biraz da geçim sıkıntılarının zorlamasıyla, öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. Yeniden mesleğine döndü. Ama arada yedek subaylığını yaptıktan sonra, 1943'te mesleğinden tamamen ayrıldı. Bir süre yapı yerlerinde (taşeron kâtibi ve puantör olarak) çalıştı.  Böylece, daha ilk yazı denemelerinde toplumun tabanındaki insanların yazgısını konu edinen Erdinç, onları köyde, kışlada ve kentte, iş yaşamında yakından tanımış oluyor, gözlem ve izlenimlerini arttırıyordu.

1946'da Ankara'da bir yapı yerinden, sınavını kazandığı devlet radyosuna geçti. Temsil kolunda üç yıl çalıştı. Bu arada Şen Olasın Halep Şehri (İstanbul-1945) adlı şiir kitabından sonra Ankara'da "Seçilmiş Hikâyeler Dergisi" (1948, sayı 8) onun öyküleriyle özel sayı çıkardı.  Başkentte ilerici sanatçıların çevresinde görünmesiyle, bazı dergilerde yayınladığı öyküleriyle zamanın faşist çevrelerinin dikkatini çeken Erdinç, 1947'de kendisini devlet başkanına dille hakaret etmiş durumuna düşüren bir çatışma yüzünden tutuklandı ve aklanmayla sonuçlanan yargılaması boyunca cezaevinde kaldı. Ankara cezaevinde yazgılarını konu edindiği insanların kimilerini daha yakından tanıma fırsatını buldu. Bazı komünistlerle de ilk önce burada ilişki kurdu. Cezaevinden çıktıktan sonra da Erdinç dirlik bulamadı. 1948'de çok sevdiği Sabahattin Ali'nin Bulgaristan sınırında öldürülmesi Erdinç'i büyük acılara boğdu. Bu acı olay bir yandan da onu esinledi. Kısa bir süre sonra, 1949 Eylül'ünde, Erdinç, iki arkadaşıyla (Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman) birlikte, gizlice Bulgaristan'a geçti.  Bulgaristan'da Erdinç ve arkadaşlarına politik göçmen olarak sığınma hakkı verildi (1949 Ekim). Böylece, onun, yurt dışında ölümüne kadar sürecek olan göçmenlik dönemi başladı.

Erdinç, yazınsal çalışmasına yetecek ölçüde Bulgarca, pratik olarak da Almanca ve Rusça öğrendi. 1965'te Bulgaristan vatandaşı, 1973'te Bulgaristan Yazarlar Birliği üyesi oldu.  Yurt dışına çıkışından 1969'a kadar, yapıtları kendi ülkesinde okura ulaşamadı. 1970'li yıllarda Türkiye'deki dergilerin şiir ve öykülerine yer vermesiyle yeniden okur önüne çıktı. Bu yıllardan ölümüne değin kimi yapıtları kitap olarak da yayınlanma fırsatı buldu. Ama bu girişimler süreklilik göstermediği gibi, son yirmi yılda yine kesintiye uğradı.

Kemal Özer,  “Sökmüş ve sökecek bütün şafakların habercisi” olarak  nitelendirdiği Fahri Erdinç’in sanat  anlayışını şöyle belirtiyor: “Sanatsal ve siyasal yönleriyle bir yazgı adamının kimliği var karşımızda. Onu tanımak,  aynı zamanda, o kimliği oluşturan ve direniş diye niteleyebileceğimiz temel öğeyi tanımak anlamına geliyor. Kökleri 1940’lara giden, kendisine odak aldığı Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet’in sanat anlayışlarıyla yoğrulmuş bir toplumcu geleneğin halkası. Kendi yaşamındaki zorluklara yenik düşmeden üretimini sürdüren ödünsüz bir yazar ve ozan. Yapıtları, hem yazıldığı döneme göre, işlenişiyle, ele aldığı sorunlarla bir ileri aşamayı gündeme getiriyor, hem de kendinden sonrasına dil ve anlatım bakımından bir düzey hazırlıyor. Kitaplarını, 1980 sonrası koşullarının edebiyata getirdiği genel görünüm açısından bakıldığında, yaşamdan beslenen bir edebiyatın geçmişine ilişkin örnekler olarak okuyabileceğimiz gibi, onlarda yaşanan koşulların aşılması doğrultusunda önemli ipuçları da görebiliriz.”  

Sen hangi gövdenin
Yaralı başısın şaşkın dünya?
Çatık kaşların var resimlerinde
Beyninin yüzüne vurmuş humması;
Karaların, kırmızı lekelere
Denizlerin, pembe mendillere dönmüş.
Çelik kuşlar pislemiş kafana
En sonunda Atom’u…
O bir fiske olmuş
Sen, “Bin ah duyulan kâsei fağfur”
İster keramet, ister selamet say bunu!
Sersemce dönüşünden artık uyan,
Yaklaş güneşe doğru
Pervaneler gibi yan!

 


NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

103
0
0
Yorum Yaz