Anasayfa / Seyahat / EMEĞİN SANATI'NDAN 70. MERHABA

EMEĞİN SANATI'NDAN 70. MERHABA


 Merhaba,

Önce ortalığı allak bullak eden hukuk ve balyoz depremlerinden sonra Elazığ’ı vuran deprem hâlâ gözümüzü açmamış görünüyor. Her ne kadar, depremler yokluk ve yoksulluğun olduğu bölgelerde daha can yakıcı olsalar da depremin sınıf farkı gözetmediğini 17 Ağustos’da gördük. Bu görüntüyü en çarpıcı biçimde, Rıfat Ilgaz Tosya depreminden gözlemleriyle saptıyor: “Aynı çadırda geçirdiler geceyi  Dargını küskünü bir arada / Açıldı evlerin iç yüzü / Ne var ne yok döküldü ortaya/ Yevmiyeyle çalışanlarla / yevmiyeyi verenler aynı çadırda…” Ama nedense hep unutuyoruz yaşananları ve yaşatılanları. Yaşadığımız sorunların kökeninde de unutkanlığımız yer almıyor mu?  Biz sanatçılara düşen sorumluluk, sürekli toplumun hafızasını tazelemek olacaktır öyleyse.

Geçen bir okurumuz, geçenlerde peş peşe şu soruları yöneltmiş bizlere:“Derginizi her ne kadar bir blog ise de güzel yapıtlar yayınlanıyor. Bu yapıtlar kitaplaşıyor mu? Bu şair ve yazarların kitapları var mı? Varsa nasıl ulaşabiliriz? Bu adlara, tanınmış dergilerde rastlayamıyoruz…”

Biliniyor ki, burjuvazi, nasıl kendi sanatını dayatmak için çaba gösteriyorsa, bir o kadar da devrimci sanat ve edebiyat yapıtlarını, şair ve yazarlarını gözden düşürmek, yetmezse yasaklamak için çaba göstermektedir.  Bu sırça köşk dergilerinin mihenginde biz olmayız, olmak da istemeyiz.

Genel anlamda söylersek, tarihin en eski dönemlerinden bu yana var olan egemen düzene baş kaldıran sanatçılar, bilim insanları tehdit edilmiş, yakılmış, katledilmiş; ürettikleri yapıtlar yakılmıştır. Bu olgu, aynı zamanda devrimci sanatçıların haklılığını ve üstünlüğünü, aynı zamanda da burjuvazinin dağlarını saran korkuyu göstermektedir.  

Geçenlerde TRT’de bir programda Hilmi Yavuz’la yapılan söyleşide şöyle bir soru yöneltiliyor: “Şiir yazan, eser üreten bir çok insan var, Anadolu dergileri var. Bunlar neden edebiyatımızda dikkate değer bir öneme ulaşamıyorlar? Bay Yavuz,“Her ‘iyi’ şair, adını edebiyatımıza yazar, yazamayanlar demek ki, iyi değil” dedikten sonra iyi şiir yazıp da başarıya ulaşanları saydığında maskesini de düşürüyor. Çünkü saydığı adlar, edebiyat .çevrelerinde ‘Hilmi Yavuz müridi’ olarak tanımlanan gizemci, gölge şairleridir. Bu müritler silsilesine, Doğan Hızlan müritlerini, Enver Ercan müritlerini ve daha bir kaçını daha sayabiliriz.

Bir de holdingleri sanat aşığı, hümanist göstermenin aracıları olan sanatçılar vardır. Sanatını banka tahvilleriyle takas eden  bu sanatçılar, gerçeğe uzanamadıkları için hep biçimi öne çıkartmaktadırlar.  Biçim elbette sanat yapıtında önemli bir öğedir. Ancak  biçimin sanat yapıtındaki ölçüsü özle orantılıdır. Burjuva sanatçıları özü biçime kurban etmektedirler. Soyutluk, anlaşılmazlık, zor anlaşılır olmak, anlamı ötelemek burjuva sanatçıları için büyük başarıdır. Güçlerini halktan ve gerçeklerden almadıkları için,  kalıplar içinde boğulmaya mahkûmdurlar.

Devrimci sanatçılar açısından  sanatsal üretim için en temel kaynak toplumdur, sınıfların kavgasıdır. Devrimci sanatçılar için en büyük engellerden biri de, burjuvazinin önlerine diktiği beğeni ve değer yargılarıdır. Alanında öne çıkmış ve burjuvazinin kabullenmek  zorunda kaldığı toplumcu sanatçılar, devrimci sanatçıların önüne duvar olarak dikilmek istenmektedir.

Devrimci sanatçılar, bu sanatçıları  burjuvazinin dayattığı kalıplar dışında eleştirel bakışla değerlendirdiğinde, kendilerinde daha iyilerini yaratabilme gücü bulacaklardır. Bu konuda yapılacak en önemli iş, sanatın temel ilkelerinden ödün vermeksizin statüleri kırmaktır. Devrimci sanatın gelişmesi ve kitleselleşmesi buna bağlıdır.

Bizim için sanat, hep devrimci kavgamızın bir parçası olacaktır.

 

Ali Ziya Çamur

BU SAYININ SAVSÖZÜ

Şiir: Anlatmayıp söyleyip geçen… kesinlikle kesinlik bildirmeyen… açıklayıcı olmayı reddeden ve bu nedenle açıklayıcı (çünkü, gibi, eğer, gerçi, benzer, sanki vb) sözcüklerden uzak duran… Hiçbir zaman ben demeyen… hangi dilde yazılırsa, yazılıyorsa o dile varsıllık ve derinlik katan… Sanat denilen eylemin eseri olmayan… Büyük patlamadan (bigbeng-zoom) kalan acısını her yüreğe taşıyarak sonsuza uzanan… her canlıya ve cansıza onların nitel donanımlarına göre kendini veren… Duygu adlı Bütün’le ikiz kardeş olan… insanda bilgisiyle sevişen sezgisel gebeliği… aşktan ve acıdan ötesi duyarlıklar cümlesi… şiir, dilleri derinleştiren ve delirten… bu derinliğe giremeyecek olan sözcükler vardır. Bunlar, çünkü, eğer, gibi, benzer, şiir ve mutlaklık bildiren ekler…

Bu yargıdan hareketle şöyle bir soruyla derinliğe dalınabilir-mi? “Türkiye şiirine yüksekçe bir yerden tepe üstü atlanabilir mi?”

“Evet” yanıtı, inanmakla beslenen seviciliğin bulanık suyundaki bataklığa kafa üstü çakılmaya çıkıyor.

“Hayır” yanıtıysa, bilmek istemekle beslenen çözümlemeli bir yorgunluğa ya da insanın tek değişmezi olan yanılgılara yol aldırıyor insanı. “Buldum” ya da “bildim” çığlıkları altında yeni yanılgılara… Saplanıp kalmaktansa yeni yanılgılara yol almak, diyalektiğin insafında işleyen bir süreç… Diyalektik, adı anıldığında, onun adını ananın  derin bir nefes alması gereken insaf… Derin bir nefes…

Ne yazık ki, onca ağırlığına rağmen en hafife alınan unsurlardan biri, dili derinleştiren şiir oluyor. Sorgu ve algı düzeyi ne olursa olsun, insanların, sorunsal temelleri aynı olan duygulanımlarla kapısını çaldıkları Güzin Abla’ya indirgeniyor şiir…(İçeri girip giremedikleri ayrı bir tartışma konusu.)  HASAN HÜSEYİN GÜNDÜZALP

 

YAŞAM VE SANATTA

15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

HER NEWROZ’DA DİRENÇLERE KAZILACAK HALEPÇE!..


RESİM:KURDAY

16 Mart 1988`de Kürt halkının yaşadığı toprakları kavuran ve üzerinde yaşayan insanları kırımdan geçiren katliamdan bu yana tam yirmi iki yıl geçti. Ancak yaşananların bıraktığı acılar ve etkiler hala taze, hala canlı. 

İran-Irak Savaşı'nın sekizinci yılında Enfal Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen Halepçe Katliamı'nda, binlerce Kürt vatandaş korkunç şekilde yaşamını yitirdi. 16 Mart 1988'de gerçekleştirilen katliam sırasında Halepçe'de yaşayan vatandaşlar, Irak ordusunun yaptığı hava bombardımanından sonra sığınaklara çekildilerse de bir süre sonra helikopter ve uçaklardan atılan kimyasal gazlardan kendilerini kurtaramamışlardı . Saldırılarda en az 5.000 sivil ölmüş, 10.000'den fazla sivil yaralanmıştı.

İnsanlık, 5 bin insanın yana yakıla, kavrula kavrula, çığlık atarak ölümüne tanık oldu Halepçe `de. Ve binlerce, on binlerce insan ölümden, ölümün pençesinden kaçarak kendisini, dağlara, derelere vurdu. Kürt halkının trajedisi bir kırbaç gibi tüm insanlığın yüzüne indi! Bir soluk hava, bir damla su, bir kuytuluk için binlerce, on binlerce Kürt yollara düştü, can havliyle arayışa girdi. İnsanlık tarihinin bu büyük trajedisinin acısı, sadece Kürt halkının değil, tüm insanlığın belleğinde sürecektir.

            Newroz Piroz Be! Newroz Kutlu Olsun

Newroz, Kürt halkının demirci Kawa önderliğinde Dehak zulmüne isyan ateşini tutuşturduğu ve zaferle taçlandırdığı gündür., "Yenigün" anlamına gelir. Bahar yeniliktir. Hareketlilik ve canlılıktır kışın tembelliğinin, monotonluğunun ve donukluğunun silkinişidir. Bahar mevsimi mücadele ve başkaldırı günleriyle doludur. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen, direniş özünü kaybetmeksizin her 21 Mart günü coşkuyla Kürt, Türk ve Arap ve diğer Ortadoğu ve Asya halklarınca kutlanan Newroz, halkların özgürlüğe olan özlemini ve inancını da taşır yüzyıllardır. Tarihteki soykırımlara, katliamlara, Halepçelere, yok etme politikalarına rağmen bugüne dek içeriği zenginleşerek, güncel olaylarla birleşip gelen Newroz, Kürt kültürünün zengin köklerinin de göstergesidir.

ÇOCUK ÖYKÜ’NÜN POLİTİK TUTSAKLARA GÖNDERDİĞİ
BALONLAR SAKINCALI SAYILDI!...

 Dergimizde de zaman zaman yayınlanan, Yazar Adil Okay’ın küçük kızı Öykü’nün gözünden yaşadığımız olayları yorumlayan mektuplarını okumuşsunuzdur. Adil Okay, bu mektupları cezaevlerindeki devrimci tutsaklara da gönderir. Bu mektuplar, zaman zaman idarenin engeline takılırdı. Ama geçenlerde, küçük Öykünün cezaevindeki devrimci tutsaklara  gönderdiği balonlara da, kimi işgüzar cezaevi yöneticileri sakıncalı bularak el koydu. 

Bu olay üzerine yazar Adil Okay, şu açıklamayı yaptı: Kızım Öykü’nün Mapus Amca ve Teyzelerine Yolladığı Balonlara Devlet El Koydu!

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı imparatorluğunun güçlü arşiv geleneğini miras almıştır. Devlet tüm kamu harcamalarını, girdi - çıktıları ve yazışmaları kaydeder. Hatta devletin kimi işgüzar memurları, üzerlerine vazife olmayan şeyleri bile dinler, okur ve kaydederler. Keza politik muhalifler izlenir, fişlenir ve bu bilgiler saklanır. Tutuklu ve hükümlülere yollanan mektup ve eşyalar da sakıncalı bulunmazsa verilir, sakıncalı bulunursa depolara kaldırılır. Cezaevlerinden dışarıya gönderilen tüm mektuplar hatta zarflar ‘görülmüştür’ mührüyle damgalanır, kimi zaman da ‘sakıncalı’ sayılan cümleler karalanmış olur.

Cezaevlerinde politik tutsaklara yönelik trajikomik cezalar da uygulanmaktadır. Örneğin türkü söyledi diye görüş, iletişim, hücre cezası alan tutsaklar vardır. Çağdaş Hukukçular Derneği’nin son F tipi cezaevleriyle ilgili raporunda işkencenin, keyfi disiplin cezası ve sağlık sorunlarının devam ettiği belirtilmiştir. Haydar Sönmez adlı tutsak Erzurum H tipi cezaevinden bize yolladığı mektupta şunları yazmıştır: “Sevgili Adil, F tipine dair bildiğin her şey burada da var. (…) mekân çok dar. Pencereler küçük. İçerisi yeterli hava ve gün ışığı almıyor. Havalandırmalar kibrit kutusu büyüklüğünde. (…) en büyük ve önemli sorun tecrittir. Tam bir yıl oldu. Sayıma gelen gardiyan ve askerler dışında insan yüzü görmüyoruz. Ziyaretçilerimizle ya cezalardan dolayı görüşemiyoruz…”

Yine cezaevlerinde hijyenik durum alarm vermekte, yiyecekler her geçen gün kötüleşmektedir. Hasta tutsaklardan Gülazer Akın, Adıyaman E tipi cezaevinden 20.02.2010 tarihinde kızım Öykü’ye yazdığı mektupta şunları söylemektedir: “Sevgili Öykü, ben hasta olduğum için çabuk yoruluyorum. Onun için şimdilik bu kadar yazabildim. (…) Çünkü güneşsiz kalıyoruz. (…) sonra bozuk yemekler yediriyorlar bize. Hastaneye gidemiyoruz. (…)Senin gönderdiğin balon hepsinden, her şeyden güzel. Arkadaşlarla şişirdik. Sonra üzerine koca bir gülen yüz çizdik ve onunla oynamaya başladık. Teyzelermiş gibi değil, Öykü’nün yaşıtlarıymış, yani arkadaşlarıymış gibi oynadık. Mektubun ve balon çok güzeldi…”

Bu gün Erol Zavar, Taylan Çintay, İsmet Ayaz yanı sıra bilinen kırık kadar ağır hasta tahliye edilmeyi beklemektedir. Güler Zere tahliye edilmiştir ancak İsmet Ablak ölüm döşeğinde olduğu halde tahliye edilmemiş ve cezaevinde hayatını kaybetmiştir. Bunların yanı sıra bilinmeyen, basına yansımayan skandallar da var. Örneğin bir cezaevinde tutsaklara her türlü renkli kalem verilirken, bir başkasında üç renkten fazlası yasaktır. Tekirdağ cezaevine yolladığımız Naci Güner’e verilmiş ama Bolu F tipi cezaevinde 6 yıldır tek başına hücrede tutulan Ali baba Arı’ya yolladığımız ajanda, kalem, silgi, v.s. verilmemiş, bize de geri iade edilmemiştir. Ali baba Arı bu konuda şunları yazmıştır: “Sevgili Öykü, (…) pazartesi depodan sorumlu gardiyanla görüştüm. ‘Haberim yok, gelen koliyi habersiz açmayız, sorarım’ dedi. (…) Ben de bu keyfi tutum ve uygulamadan dolayı suç duyurusu için dilekçe verdim. Cevap gelmeden gardiyanla tekrar görüştüm. “Ajanda ve diğer şeyler bende yani depoda” dedi. Mektubu yazdığım bu güne kadar infaz hakimliğinden dilekçeme dair bir sonuç gelmedi…”

Benzer biçimde, hemen hemen tüm cezaevlerinde sakıncasız bulunarak tutsaklara verilen bir mektubumuz, Muş F tipi cezaevinde Sinan Bülbül’e ‘sakıncalı’ denilerek verilmemiş ancak itiraz sonucu alabilmiştir: “Sevgili Öykücan, Bana yolladığın mektubun SAKINCALI görülerek bana verilmedi. Ben de Muş infaz hakimliğine başvurup, mektubun bana verilmesini istedim. Mektubun bana verilmemesi halinde AİHM’ne gidebileceğimi açık bir şekilde izah ettim. Bunun üzerine iddia makamı itirazımın kabulüne karar vererek…”

Kızım Öykü’nün şubat 2010 da yolladığı mektupların içindeki hediye balonları Bingöl, Gaziantep, Adıyaman cezaevlerinde sahiplerine verilirken Muş, İzmir, Kocaeli, Burdur, Siirt, Tekirdağ, Ankara Sincan ve Bolu cezaevlerinde politik tutsaklara verilmemiştir. Peki, verilmeyen balonlar ne olmuştur. Neden bize iade edilmemektedir. Bu konuda cezaevinden gelen mektuplar ayrıntılı bilgi vermektedir. Birkaç örnek daha vereyim:

Metin Atmış. F tipi cezaevi. 05.02.2010 Gümüşhane: “Sevgili Öykü arkadaş. 15 Ocakta Muş’tan Erzurum’a (sürgün)  sevk edildim. Bana gönderdiğin mektuba Muş cezaevi idaresi el koydu. Ben geçen hafta sonu sana bir koli yolladım. Umarım beğenirsin.”

Kamil Turanlıoğlu- Serkan kaya. F tipi cezaevi. 15.02.2010. Sincan- Ankara: “sevgili Öykücan, mektubuna geç cevap vermek zorunda kaldık. Nedeni ise bizlere verilen ‘Gereksiz yere türkü söylemekten’ dolayı mektup cezasıydı.”

Dilek Öz. E tipi cezaevi. 17.02.2010. Burdur: “Balonlardan bahsetmişsin. Mecazen değil galiba. Ama zarfın içinden böyle bir şey çıkmadı. Haberin olsun.”

İsmet Ayaz. E tipi cezaevi. 18.02.2010. Adıyaman: “Yeşil renkteki balon ulaştı bizlere. Önce şişirmeyle uğraştık. Kaç arkadaş başarısız oldu. Dedim ya yıllar oldu. En son Nevzat amcan –en genç olanımız o- kocaman balonu şişirmeyi başardı. Görecektin ne komiklikler çıktı ortaya. Kocaman amcalar balonun peşinde bir o yana bir bu yana sıçrayıp, zıpladılar. Onları öyle görünce aynı duyguları yaşadım… Sürprizlerin için tekrardan teşekkür ediyorum.”

Resul Baltacı. 19.02.2010. E tipi cezaevi. Siirt: “Ha bu arada, bana gönderdiğin renkli balonları bana vermediler. ‘Yasak’ dediler. Bu mekanlarda her şey yasaklarla örülüdür.”

Sami Özbil. F tipi cezaevi. 20.02.2010. Kocaeli: “Balon çıkmış zarftan Öykü’cüğüm, ama vermediler bana. Teşekkür ederim, hem tatlı hem çok incesin.”

A.Vahap Narin. F tipi cezaevi. 22.02.2010. Buca / İzmir: “Sevgili Öykü. (…) Balon için teşekkür ederim ama içeriye verilmiyor. Haberin olsun diye söylüyorum…”

Kasım Karataş. H tipi cezaevi. 22.02.2010. Gaziantep: “Sevgili Öykü’cüğüm, merhaba. Göndermiş olduğun takvim, kartpostal ve en son da mektubu aldım. Tabi ki kırmızı balonu da…”

Ayhan Kavak. 22.02.2010. E tipi cezaevi. Siirt: “Bu arada maalesef mektup içerisinde göndermiş olduğun renkli balonu göremedim. Ola ki siyah renk olmadığından  ‘yasak’ diye el koydular. Yoksa değerli arkadaşımın balonuyla bir güzel oynayıp eğlenirdik…”

Hasan Gülbahar ve İbrahim Şahin. 25.02.2010. F tipi cezaevi. İzmit / Kocaeli: “Sevgili Öykü. Gönderdiğin mektubu aldım. (…) Ancak balonu alamadım. Yani gelmiş ama içeriye vermediler. Nedenini ben de bilmiyorum, ama senin dediğin gibi balonlar güzel duyguların - sevinçlerin ve özgürlüğün sembolüdür. Ve sanırım bunlar tehlikeli şeyler. Yoksa bu kadar güzel bir balonu neden bana vermesinler ki.”

Abdullah Güven. M tipi cezaevi. 02.03.2010. Bingöl: “Sevgili Öykü, Mektubunla bir tane balon yollamışsın. Sağ olasın. Kimimiz on, kimimiz yirmi yıldır balonları elimize alıp oynamamışız. Ondandır ki balonu görür görmez havalandırmaya koşup oynadık. Aynı çocuklar gibi sevindik. Sonra patlamasın diye sakladım. Çünkü duvarların üzerinde jiletli teller ve çiviler var…”

Hüseyin Uzundağ. F tipi cezaevi. 06.03. 2010. Tekirdağ. “Merhaba Öykü. Bana gönderdiğin balonu alamadım, göremedim. Neden dersen yasak ve tehlikeli görülüyor böyle şeyler de ondan sanırım. (…) Kullanmam için iki boş kartpostal yollamışsın ama kullanamayacağım. Çünkü mektup okuma komisyonu ikisinde de görüldü damgası vurarak kullanmamı imkansız hale getirmişler. (…)”

Hakime Çam. E tipi kapalı cezaevi. 08.03. 2010. Siirt. “Merhaba Öykücan. (…) Canım senin yolladığın balonu güvenlik tedbirinden dolayı  vermediler. Artık bu ne biçim tehlikeli balondur bilmiyorum. ..(…) Bazı cezaevlerine bırak kırmızı boyanın girmesini bir bitki parçasına bile izin verilmiyor. (…) Yanımda kuruttuğum bir papatya çiçeğini yazdığım mektuba koydum. (…) Oradaki cezaevi sorumluları papatyayı alıp sadece mektubu veriyorlar. (…) Arkadaş mektup Okuma Komisyonuna soruyor. (…) komisyon da ‘Evet biz aldık. Güvenlik gerekçesi ile veremiyoruz’ diyor.”

Basına ve kamuoyuna

Balonun ne önemi var diyeceksiniz? Bir balonun sevincini bile çok gören cezaevi yönetimi, bu tutsaklara kim bilir başka ne zulümler uygulamaktadır. Balonları vermeyip, devlet kasasına saklayarak yasalara uyduğunu söyleyen cezaevi yönetimlerine, ‘Neden diğer cezaevlerinde balonlar sakıncasız bulunup tutsaklara verilirken, siz vermiyorsunuz’ diye sorma hakkımız var. Küçük bir kız çocuğunun ve sosyal hayata kazandırılacakları söylenen tutuklu ve hükümlülerin moral değerleri böyle mi ayakta tutulacaktır.

Devletten balonlarımızı geri istiyoruz. Görülmüştür mührüyle gelen (ekte sunduğumuz) mektuplar açıklamalarımıza kanıttır. Bu konuda basını ve kamuoyunu duyarlı olmaya çağırıyoruz. Eğer kızımız Öykü’nün mapus amca ve teyzelerine yolladığı balonlar sahiplerine verilmez ya da bize iade edilmezse, Nazım Hikmet’in bir şiirini uyarlayıp imza kampanyasına başlayacağız:

“Teyze amca bir imza ver/ Mapuslar eziyet çekmesin/ Üç adım volta/ Üç cümle sohbet/ Bir avuç gökyüzü/ Mapus amacalara teyzelere çok görülmesin/ Onlar da balonla oynayabilsin…”

Not: Politik tutsaklardan gelen mektupların bir bölümüne www.adilokay.com  sitesinden de ulaşabilirsiniz.

ATANAMAYAN ÖĞRETMENLER LE DAYANIŞMAK İÇİN

KAMPANYA BAŞLATILDI

Öğretmen açığı nedeniyle kimi bölgelerde polislere öğretmenlik yaptırılırken, binlerce eğitim fakülteli de atanmayı beklemekte. Bu konuda örgütlenmeler de sürüyor. Önce mitinglerle AYÖP sesini yükseltti. Şimdide İGEP başlattığı kampanyayla işsiz ve güvencesiz eğitimcilerin sesini yükseltiyor. Atanamayan öğretmenlerle dayanışma devam ediyor. Kampanyaya sanatçılardan da destekler sürüyor. İGEP tarafından yapılan açıklamada içinde bulundukları durum şöyle anlatılıyor:

www.igep.biz sitesinden yürüttüğümüz işsiz ve güvencesiz öğretmenlerin imza metnine destek verdiğinizden dolayı tekrar teşekkür ederiz. Bu ay sonunda kampanyayı sonlandıracağız. Onun için sizden bir iki ricamız olacak.

                Birincisi, temel belgelerimiz bölümünde istatistiki olarak eğitimin durumu, atama bekleyen öğretmenlerin sayısı v.s. Konularında bayağı içerikli bir döküman var. Buradan da faydalanarak bu ay içinde yazdığınız makalelerde, yaptığınız söyleşilerde bizlerden, sorunlarımızdan, taleplerimizden, imza kampanyamızdan bahsederseniz seviniriz. Maksat taleplerimizi gündemde tutmak...

                İkinci talebimiz ise aşağıda şu ana kadar bizlere destek olanları vereceğim. Onların haricinde çevrenizde bize destek olacak kimseler varsa onlara ulaşıp bize destek sunmalarını sağlarsanız çok çok seviniriz.

                Eğitimin "hiçleştirildiği" şu dönemde bir ışık yakmak için... 300 bin atama bekleyen genç öğretmen için...

                Umarım cevap verirsiniz... Şimdiden teşekkürler... (ekte imza metnimizi bir daha yolluyorum. Çevrenize ulaştırırsınız diye...)

            İmza metnine İGEP sitesinden ulaşılabilir. Şu ana kadar destek sunanlar: Ahmet Telli, Sibel Özbudun, Temel Demirer, , Adil Okay, Orhan Aydın, Metin Coşkun, Nuri Gökaşan, Ender Yiğit , Gülsen Tuncer , Cansu Fırıncı,Yılmaz Onay, Nejat Yavaşoğulları,   Prf.Dr. M. Şehmus Güzel, Güler Ataş, Nihat Behram, Burhan Sönmez, Mehmet Özer, Şükrü Erbaş, Zerrin Taşpınar , Adnan Caymaz, Necmettin Salaz, Mahmut Temizyürek, Cevdet Bağca……

EDEBİYATIMIZDA YENİ BİR DERGİ DAHA

 VİTRİNLERE ÇIKTI: KURGU

            Alaattin Topçu yönetiminde  yayına başlayan Kurgu düşün, sanat, edebiyat dergisinin iilk sayısı 1 Mart’ta  çıktı. Kurgu, iki aylık ortak kitap olarak çıkıyor.

Kurgu’nun ilk sayısında, şiirleriyle Norman MacCalg, Ahmet Telli, Özgen Seçkin, Kemal Gündüzalp,  Akif Tutumlu, O. Günay, İbrahim İspir, Perihan Baykal, Fettah Köleli, Arzu K. Ayçiçeği, Koray Feyiz, Sami Aydoğan, Şenay Ekin, Filiz Zibek, Emre Fidel, Erman Bazo, Emre Gürcan, Kerim Akbaş; öyküleriyle  Lütfiye Aydın, Hülya Şimşek, Ayça Nur Ceylan, Umut Yaşar Abat yer almakta. Dergide yer alan dosyalar da şunlar: Kurgu ve Yaratıcılık/ Burhan Günel, Sanatsal Yaratıcılıkta (Dil, Üstdil, Kurgusal Dil, Yaratıcı Üstdil Bağlamında Bir Örnekleme)/ Alaattin Topçu, Romanda Özkurmaca ve Yalan/ Senem Timuroğlu, Özkurmaca: Yazarın Okura Bir Oyunu/ Ahmet Gögercin/ Sinematografik Bir Yorum Aracı Olarak ‘Kurgu’ ve Roman Sanatı/ Barış Yıldırım/ Sinemada ve Diğer Sanatlarda Kurgu ve Diyalektik/ Hülya Soyşekerci, Yaşamı Kurgulamak/Nedime Köşgeroğlu, Kadın ve Yazın Ekseninde: Yaratıcılık Başkaldırı ve Ödenen Bedeller… Dergide ayrıca inceleme, eleştiri ve tanıtım yazıları da yer almakta.

Abonelik: Yıllık (6 sayı) yurtiçi: 50,00 TL, yurtdışı: 50,00 Euro;  Alaaddin Topçu adına Posta Çeki Hesabı: 6004310 Ulus-Ankara / Ankara İş Bankası Meşrutiyet Şub. Hesap No: 4213 944942

AMANOS YAZILARI  OKURLA BULUŞTU

2009 Aralığında Antakya’da yayınlanan sanat ve edebiyat dergileri Taflan ve Dar Sokak, eylem birliği yaparak birleşmişler; Amanos Yazıları adını almışlardı. Amanos Yazıları Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin ilk sayısı okurla buluştu.

            İlk sayıda Hüseyin Peker, Ahmet Günbaş, Murat Altunöz, Erol Özyiğit, Koray Feyiz, Sabahattin Yalkın, A.Galip, Zeki Karaaslan, İlhan Kemal, Bedriye Korkankorkmaz, Müslim Çelik, Halide Yıldırım, Fettah Köleli, Raşit Avcı, Halim Yazıcı, Şaban Akbaba, İ.Deniz Aslan, Mustafa Ergin Kılıç, Nihat Ateş, Kerim Dönmez, Hayrettin Geçkin, Yaser Bereketoğlu, Plilip Larkin, Ferit Sürmeli, Erinç Büyükaşık, Mehmet Rayman, Özhan Özgün, Onur Aslan, Faris Kuseyri, Mehmet Özceylan, Ersan Erçelik, Özcan Özgün… gibi zengin bir yazı kadrosu görülmekte..

TEMEL DEMİRER BİR KEZ DAHA, “YENİ” YARGIÇ ÖNÜNDE…

BİZ DE YANINDAYIZ!

            Yazar Temel Demirer, bir yılı aşkın süredir yargılanmakta olduğu kötü şöhretli “Türklüğe hakaret”/TCK 301davasının duruşması için, önümüzdeki 17 Mart (2010) günü saat 09.30’da Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha hâkim karşısına çıkıyor.

Hatırlanacağı üzere Temel Demirer Hrant Dink’in katledilmesinin ardından Ankara’da düzenlenen bir protesto gösterisinde yaptığı konuşmada “Hrant’ın katili devlettir” dediği için hakkında TCK 301. maddeden dava açılmıştı. 301. maddeye ilişkin davaları Adalet Bakanlığı iznine bağlayan değişikliğin ardından, altında Adalet eski Bakanı Mehmet Ali Şahin’in de imzası bulunan “sanığın suçlu olduğu kanaati hasıl olmuştur” ibareli bir izinle dava, yeniden ele alınan ilk dava olmuş, bu olayın yarattığı tartışma ortamında Mehmet Ali Şahin, “Ben Devletime ‘katil’ dedirtmem!” sözleriyle davada taraf olduğunu açık biçimde ortaya koymuştu.

Demirer ve avukatları Bakanlık kararı ve Bakanını ifadelerini gerekçe göstererek Yargıtay’a müracaat ettiler. 2. Asliye Ceza’da görülen davanın yargıcı, savunmanın Yargıtay kararını bekleme talebini haklı bularak duruşmaları sürekli ertelemekteydi. Ancak 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin yargıcı değişti. Yeni yargıcın duruşmanın seyri konusunda nasıl bir tutum izleyeceği bilinmiyor.

Bu arada Hrant’ın katledilmesinden bu yana ortaya dökülen olgu ve belgeler, devletin “güvenlik” güçlerinin cinayette nasıl suskun bir suç ortaklığı ve onay içerisinde olduklarını bolca sergiledi. Yargının Hrant’ın öldürülmesinde rol alan güvenlik güçlerini sürekli aklarken, katiller ve işbirlikçileri cezaevinde başgöz edilir ve hepimizle alay edercesine “infaz memuru” olabilmek için sınavlara sokulurken, cinayette Devlet’in rolünü sorgulayanlar için peşpeşe davalar açılması, onların fiilî katillerden daha uzun süreli ceza istemiyle yargılanması, “açılım”, “demokratikleşme” söylemlerinin kofluğunu gözler önüne seriyor.

Davası yeni yargıçla birlikte kritik bir evreye giren Temel Demirer’in yanında olmak, bugün daha da büyük önem kazanıyor. Bu ülkede yargı eliyle gerçekleştirilen hukuk katliamına “Hayır!” diyen ortak vicdanımızın sesini yükseltmeli, “suçlu”nun suçu dile getiren değil, işleyen olduğunu duruşmadaki varlığımızla haykırmalıyız:

HAYDİ TEMEL DEMİRER İLE DAYANIŞMAYA!

Temel Demirer’le Dayanışma kampanyası başlatan Ankara Düşünceye Özgürlük Girişiminin belirttiğie göre, mahkeme tarihi, 17 Mart 2010, saat: 09:30, Yer: Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi Temel Demirer’le dayanışma amacıyla düzenlenen uluslararası imza kampanyasının yer aldığı site: http://temeldemirer.blogspot.com

 

TEKEL İŞÇİSİNDEN "TEKEL MANZARALARI" SERGİSİ

Diyarbakırlı Tekel işçisi Mehmet Karataş’ın çizimlerinden oluşan sergi, Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde açıldı. 

Tekel işçilerinin direnişin başından itibaren yaşadıklarını, vermek istediği mesajları karakalem olarak resmeden Diyarbakırlı Tekel İşçisi Mehmet Karataş’ın çalışmalarından oluşan “Tekel İşçilerinin Ankara Direnişinden Manzaralar” sergisi Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde açıldı.

Serginin açılışında, sergiyi oluşturan eserlerin direnişteki bir işçinin elinden çıkmış olmasının ayrıca bir öneme sahip olduğu belirtildi. 10 Mart’ta açılan sergi 17 Mart’a kadar ziyaretçilere açık kalacak.   (SOL)

 ŞAİR YUSUF HAYALOĞLU'NUN SON KİTABI ÇIKTI

Şair Yusuf Hayaloğlu, ölümünün 1.yıldönümünde 06/Mart/2010 saat 15:00 de Taxim Hill Hotel'de sanatçı dostlarının ve ailesinin katılımıyla anıldı.

Ahmet Kaya'nın eşi ve Hayaloğlu'nun kardeşi Gülten Kaya'nın konuşması ile başlayan olan programda, Şair'in şiirleri çeşitli sanatçılar tarafından okundu, ayrıca sözlerinden bestelenen şarkılar seslendirildi. Şairin hayatından kesitler ve bazı kliplerini içeren bir görsel sunum yer aldı..

Ayrıca programda Şair'in 1.ölüm yıldönümü ile birlikte basılan "Dur... ağlama gözlerim" adlı sürpriz şiir kitabının da tanıtımı yapıldı. Kitap, ölümünün ardından ailesinin duyduğu özlemi belirten bir ithafla başlıyor. 61 şiirden oluşan kitaba ismini veren "Dur... ağlama gözlerim" adlı şiir Yusuf Hayaloğlu'nun hayatının dönüm noktalarına işaret ediyor. Uluslararası üne kavuşmuş Kürt yorumcu Şivan Perwer için yazılmış "Kürdi Sesli Küheylan" adlı bir şiir ve bir zamanların sinema perdelerine damgasını vurmuş muhalif sanatçı Yılmaz Güney'e yazılmış bir şiir de dikkatleri çeken eserler arasında. Ahmet Kaya ile birlikte çalıştıkları günlerde Ahmet Kaya tarafından bestelenen şiirler de kitabı süslüyor. Kitapta Sivas, Diyarbakır, Dersim ve İstanbul şiirlere konu olan şehirler olarak karşımıza çıkıyor. "Dur... ağlama gözlerim",  Ağaç Kitabevi Yayınlarından çıktı.(İLKE HABER)

 

HALK SESİNİ ŞİİRE TAŞIYAN
CEYHUN ATUF KANSU’YU ANIYORUZ…

            17 Mart 1978’de yitirdiğimiz Ceyhun Atuf Kansu, şiirleriyle yaşamaya devam ediyor.

            Edebiyatımızda halk sesini şiirle buluşturan Kansu, hayatın zenginlikleriyle insan sevgisi buluşturmuş bir şairdir. O, insan manzaraları verir, halk albümüne fotoğraflar toplar, gerçeği tespit eden ufak ufak ve sayısız tutanaklar düzenler.  Şiirlerindeki içtenlikten doğan bir özellik de, günlük konuşma dilini ustalıkla kullanmasıdır. Ayrıca kısa dizelerle yoğunlaşma yolunu benimser, sözcük savurganlığından uzak durur, özenli bir dil işçiliği gözlenir. Somutlaştırmaya, bağdaştırmalara, yer ve kişi adlarına, evrensel izleklere büyük önem verir. Dünyadaki devrimci direnişlerini ve önderlerini taşır şiirlerine.

              Sanat anlayışını başta sarsılmaz idealizmi, yaşadıkları, tanıklıkları belirlemiştir. Düş iklimlerinden geçerekten, yaşamın gerçekçi varsıllığına vardırır yolunu. Duygusal renkler, bireyselliğin toprağını havalandırırken, özü, toplumcu aşamaya erdirir.

 

ŞİİRİMİZİN İLK SOSYALİST GERÇEKÇİ SESLERİNDEN
İLHAMİ BEKİR TEZ ŞİİRLERİNDE YAŞIYOR…

              Afrika’da başlayıp İstanbul’da süren, ilkokul öğretmenliğiyle Anadolu’yu dolaşan bir yaşamın yolcusudur 1940 kuşağı habercisi,  ozanlarından İlhami Bekir Tez. Şiir serüveni Milli Mecmua, Servetifünun’la başlar 1920’lerin sonunda..Ama  1930’larda sosyalist gerçekçi bir şair olarak sürer ve 29 Mart 1984’te sona erer.

            Tez’in önemli bir yönü de şiirimizde özgür koşuğu Nâzım’dan önce başlatan şair olmasındadır. Daha ilk kitabında özgür koşuklu şiirleri okuruyla buluşturan şair, sesini sözcüklerin gücünden alan şiirleriyle  eskiye başkaldıran güçlü, ünlemlere dayalı ama anlamsal inceliklerle yüklü bir şiir dili oluşturdu.

İlhami Bekir Tezi önemli kılan bir başka nokta da daha 1944’li yıllarda  o dönemde başat olan anlatının öne çıktığı roman çizgisi dışında farklı, ruhbilimsel çözümlemeleri ve sorgulamaları öne çıkaran “Taşlıtarla’daki Ev” adlı romanıdır.  Taşlıtarladaki Ev, dönemin en arı duru dilli, halkın durumunu ve keskinleşen sınıfsal ayrılıkları en canlı sesle anlatan bir romandır.

 

PARİS KOMÜNÜ KAVGAMIZA IŞIK TUTUYOR!

            Paris’te esirler dünyası 18 Mart 1871’de uyandı. Versailles hükümetine karşı Paris proletaryası, 1848 Haziran’ında yenilgiyle sonuçlanan devrimini, bu kez zaferle taçlandırdı. Prusya’ya karşı verilen savaşta burjuvazi için kanını veren Paris’in işçi ve emekçileri, bu kez kendi savaşları için bedel ödemeyi göze alarak, iktidarı ele geçirdiler. 18 Mart 1871’de Paris Komünü kuruldu.

Bir işçi olan Eugene Pottier de Paris Komünü’nün yönetimindeydi. 1830’lardan sonra yaşamı işçi sınıfının mücadelesi içinde geçen biri olarak, işçi iktidarında yönetimde olmasından daha doğal ne olabilirdi ki...

“Hem fabrikalar hem de toprak
            Herşey emekçinin malı”

Paris proletaryası göğü fethetmek için yola çıkmıştı. Ama herşeyin emekçinin malı olması zorlu bir savaşımı gerektiriyordu. Ve komünarlar Versailles güçlerine karşı barikatlarda ölümüne savaştılar. Pottier de savaşan komünarlar arasındaydı. Versailles hükümeti komünarları gıyaplarında yargılayıp, cezalar yağdırıyordu. Hem şair, hem işçi, hem de devrimci olan Eugen Pottier de gıyabında yargılanarak idama mahkum edilmişti.

“Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık”

Paris komünarları yenilgiye neden olan hatalar yaptılar. Göğü fethettikten 71 gün sonra yenildiler. Acımasızca katledildiler burjuvazi tarafından. Paris Komünü yenilgiyi yaşasa da, tarihsel açıdan, işçi sınıfının sonuncu kavgasını zaferle taçlandırmasının önünü açan ilk deneyim olarak, büyük bir zaferdi. Komünarlar yenildikten hemen sonra, Haziran 1871’de, Eugene Pottier dünya işçi sınıfının dilinden ve yüreğinden düşmeyen Enternasyonal Marşı’nın dizelerini tamamlamıştı:

Uyan artık uykudan uyan
            Uyan esirler dünyası
            Zulme karşı hıncımız volkan
            Kavgamız ölüm dirim kavgası

 

30 MART 72  KIZILDERE

ONLAR, ONBİNLERİN ARASINDA YAŞIYOR

 37 yıl önce 30 Mart 1972 yılında Kızıldere'de Türkiye devriminin önderlerinden ON devrimci elde silah çarpışarak, ayni siperde şehit düştüler. Bu tarihi günde Kızıldere direnişini selamlamak Kızıldere 'de şehit düsen devrimci önderlerimizi anmak ve anlamak büyük önem taşımaktadır.

Kızıldere direnişinin önemli yanlarından biri de sol grupları arasındaki ilk eylem birliğidir. Denizlerin idamını önlemek için THKO  ve THKP-C eylem birliği yaparak  Sinoptaki Nato üssünden İngiliz askerlerini kaçırırlar. Ama  sıklaşan  operasyonlar sonucunda Kızıldere’de kuşatılırlar. Tank, tüfek, top ve  bombalarla bulundukları ev taranır. Onlar, direnerek ölürler.

Anıları  cesaretimiz olacak.

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!