KÜLLÜK

RESİM:MAWAHİB ALİ
“Döndü Hanım” diyerek söze başladı Mali Müşavir Mehmet Bey, “Tüm sigortalı hizmetlerinizi toplattım, ancak verdiğiniz firma isimlerinden pek çoğunda bir gün veya iki gün hizmetiniz çıktı. Diyarbakır pavyonlarında çalıştığınız süreler hiç bir şekilde gösterilmemiş. Adana genelevinde çalıştığınız sürelerse eksiksiz gösterilmiş.”
Mehmet Bey” diyerek sözü kesti Döndü, “Zaten en fazla tutunduğumuz yerde bir ay çalıştım. Kimi zaman müşteri sorun çıkardı, kimi zaman benim belalı. Müşteriden de kıskandı, patrondan da. Hiçbir yerde doğru dürüst çalışamadığım gibi kendime ait param da olmadı. Geneleve de ondan kurtulmak için girdim, temelli çıldırdı. Bir gün sarhoş bir şekilde genelev kapısında gelene geçene satışınca bıçakladılar ben de kurtuldum. Asıl hayatım ondan sonra başladı.”
“Öyle görünüyor, genelevden sonra çalışmalarınız muntazam, genelde eğlence yerlerinde çalışmışınız.”
“Genelevde bir Melahat abla vardı, İstanbulluydu. Vücudun çok biçimli ve güzel, ne işin var senin burada, dansözlük yapsana dedi. Ben ne bilirim dansözlüğü… Deveye bir oyna demişler dokuz dükkân yıkmış, ağlamaktan oynamaya vaktim mi oldu abla dedim. Hem de buradan nasıl kurtulacağım dedim. O kolay, Raşel anne vicdanlıdır, sana bir koca buluruz, evlilik ayağına yırtarsın dedi bana. Pekiyi de abla, oynamak nasıl olacak, dansözlük dediğin maharet ister, kıvırmak filan, cilveli de olacaksın, benim içim gülmüyor ki kıçım gülsün deyince de ben sana öğretirim kıvırmasını, ben çok kilo aldım yoksa İstanbul gecelerinde benim sahneye çıktığım yer dolar taşardı, erkekler içkinin üzerine cila niyetine beni seyrederdi. Sen daha gençsin, ne işin var konsomatrislikte, kerhanede. Bedeninin kıymetini bil, para kazanınca için de güler kıçın da, patronlar birbirini öldürür senin için, tabi salak olmazsan. Nasıl salak olmazsam demiştim. Erkeklere kapılmayacaksın, züğürde itibar etmeyeceksin, aza burun kıvıracaksın, çoğu kaçırmayacaksın, ne düşündüğünü ne hissettiğini kimse anlamayacak, doğru söz konuşmayacaksın, siyasetçi olacaksın kısaca. Kimseye de acımayacaksın. Burada inşaat işçilerinin sapıkların ayıların altına yatıyorsun, orada beyler olacak, sana para verirken kızaran erkekler düşün. Biraz yaşlı olurlar ama paraları bol olur, kolonya parfüm kokarlar, özel şeyler isterler, parasını da verirler.
Burdan kurtulayım da dedim, efendi olsun da yaşlı olsun oynaşmaya razıyım, dedim. Allah razı olsun bana üç ayda değme dansözlerle yarışacak kadar hüner öğretti. Adana’da iyi bir semtten ev tuttuk, kim olduğumuzu gizledik, sabah erken kalkıp öğleye kadar göbek attık, insanın bir amacı olunca genelev de ağır gelmiyor. Melahat ablayla üç ay çok eğlendik. Onun eskiden tanıdığı pavyon kuşlarından altmış beş yaşındaki bir adamla evlendim, Raşel abla adam çok züğürt diye karşı çıktı ama tüm düğün masraflarını üstlendi, nikâhımızda da şahit oldu.”
“İlginç bir hikâye” dedi Mehmet Bey. “Hani roman olur derler ya.”
“Bizim romanımızı kimse okumaz, yazılmaz ki okunsun, romana güzel kız, yakışıklı erkek gerek, kız babası zengin olacak, oğlan züğürt, ama yakışıklı ve mert olacak, Çorumlu Döndü’nün hayat hikâyesinin okunacak nesi var?”
“Haklısınız” dedi Mehmet Bey, “Bu güne kadar yazılanlar öyle, Fransız edebiyatından ve Alman edebiyatından örneklenmişler, şimdi yazarlar farklı, yazan olursa okuyan da olur. Siz roman okudunuz mu? ”
“Bir iki tane başlayıp bıraktım, sonra fotoromanlara ve beyaz dizilere dadandım. Dansözlükte çok vaktim oluyordu. Gece bir sıralarında başlayıp, dörde kadar ağır bir koşturmaca, taksi kapıda bekler, kıyafeti takside değiştirirsin, tabii ki taksici tanıdık, bir müzikholden diğerine koştur, dur. Saat dörtte tüm eğlence yerleri kapanır. Ben de eve giderim, ertesi gün gece yarısına kadar gün benim. O sıralar çok beyaz dizi okudum.”
“Beyaz diziler roman sayılmaz ama edebiyat içinde bir tür, bir zamanlar bayağı okuyan vardı. Hatta gazeteler kupon karşılığı veriyordu. Okuma alışkanlığı edinmeye katkıları inkâr edilemez, bir de pek çok Avrupa şehrine gitmeden bu dizi romanları okuyarak görmüş kadar olurdunuz?”
“Siz de okudunuz mu onlardan?“ diye sordu Döndü.
“Okudum, önce merak ettim, sonra iş stresini atmak için öğlen aralarında onlardan bir tane bitirirdim.”
“Gerçekten mi?” diye bir tanıdıkla karşılaşmışçasına içten gülümsedi Döndü. Bu gülümseme Mehmet Bey’in aklına ömür boyu unutulmayacak şekilde kazındı.
“Şimdi tekrar sizin sigortalılık işine dönersek” diyerek konuyu değiştirdi. “Siz elinizde işe yarar veya yaramaz diye düşündüğünüz ne kadar belge varsa onların tümünü bana getirin. Bir de nüfus cüzdanı fotokopisi istiyorum, bakarsınız başka sicil numaraları ile de sizi sigortalamış olabilirler, bir de o yönden araştırayım; eğer oralarda çalışma bulursak otuz sekiz yaşında, yok bulamazsak biraz daha çalışarak kırk iki yaşında, emekli olursunuz.”
“Olayım Mehmet bey, yaşım ilerledi, iş bulmakta zorlanmıyorum ama, işi yapmakta zorlanıyorum. Şu emeklilik işi olmasa artık çalışmayacağım. İsteğe bağlı ödeme varmış ama onda da sağlık sigortası yokmuş, sağlık sigortası olsa bir saniye beklemeyeceğim. Durumum iyi, kirada bir kaç evim var, birinde de oturuyorum, emin olun sigorta için çalışıyorum.”
Mehmet Bey, o güne kadar Döndü’ye nerede çalıştığını sormamıştı. Hatta nerede oturuyor, çocuğu var mı, nasıl yaşıyor diye merak etmesine rağmen sormamıştı. Sadece vekâletnamedeki adresten Dikmen’de oturduğunu biliyor, bir de illa ki görüşmek gerekirse mümkün olduğu kadar öğleden sonra telefon etmeye gayret ediyordu.
“Daha gençsiniz Döndü Hanım, çalışabilirsiniz, hatta işverene son beş yıl tavan ücretten prim ödetebilirseniz bayağı iyi bir emekli aylığınız da olur.”
“Yok yok istemem, emekli olayım bana yeter, evden dışarıya da çıkmam, zilleri götürür mezarlığa atarım, ölüm görsün bir daha takarsam, ama bir elbisem var ki onu saklayacağım, dansöz kıyafeti yani, çok özel zamanlarda giyiyorum. Öyle çok açık değil, ama bir kırmızısı var tarif edilemez, aynı kırmızıdan iki tarafında tül değil de tafta etekleri var. Bir Kürt bebesi vardı çalıştığım yere dadandı, karakaşlı, kara gözlü, kocaman bıyıklı, boy bos endam ne biçim, ne bana bir şey söylüyor, ne benden gözünü ayırıyor, Ben sahneden gidiyorum o da çıkıp gidiyor. O her gün geliyor ben her gün aynı kıyafeti giyiyorum, patron uyardı bir gün, başına bela alma dedi, bunlar dansözden karı olmaz, diye düşünür dedi. Nikâhlar bir eve kapatırmış, ne insan içine çıkarır ne ailesine tanıtırmış, bir yığın şey anlattı, bir gün başka bir kıyafetle çıktım sahneye, kalktı gitti bir daha da gelmedi. O kıyafetin hatırası var yani.”
“Saklayın o zaman, bakarsınız bir daha karşılaşırsınız.”
“Sanmam, bizim zanaatta müşteri sele benzer, tüm pisliğiyle gelir, ne varsa orada bırakır gider, yerini siler süpürürler, sanki hiç gelmemiş gibi olur.”
Mehmet Bey ne diyeceğini bilemedi o an, yaşıtı olan kadının gözlerine bakınca, küllenmiş bir ateşin dibindeki bir köz gibi ince bir ışıltı gördü.
“Saklayacağım dediniz ya, saklayın o kıyafetinizi. Hayat kimsenin anlayamayacağı kadar sürprizlerle doludur.”
Masanın üzerindeki kül tablasının yerini değiştirip, “Ben birazdan çıkacağım Döndü Hanım.” dedi. “Söylediğim gibi elinizde ne kadar kâğıt varsa bana getirin, lüzumlu lüzumsuz diye ayırmayın, bir de nüfus cüzdanının fotokopisini unutmayın, bir daha arayalım madem. Sizi mutlu edecek emekliliğiniz için bir gün bile önemli.”
“Tamam” dedi Döndü, ayağa kalkıp, “Çarşamba günü gelir veya gönderirim.”
Mehmet Bey, Döndü’yü kapıya kadar yolcu ederken, vestiyerden kürkünü alıp uzattı. Döndü önce fularını boynuna astı ve kürkü alıp kendisi giyindi. Kapıdan çıkınca yarım geriye dönüp:
“Çarşambaya” dedi.
“Çarşambaya.” diye tekrarladı Mehmet Bey.
Aslında bir yere gideceği yoktu Mehmet Bey'in, görüşmelerin ciddiyet kazanması için icat etmişti bu davranışı. Her zaman meşgul görünmek kimi zaman düşüncesiz ziyaretçilerden kurtulmak için de bir bahaneydi. Odaya girince Döndü'nün parfüm kokusunu yeniden aldı. Fikret'in ilişkisi var mı bu kadınla diye düşündü.
Çarşamba günü karlı bir kış günüydü. Döndü yanında fedaisi, arkasında hizmetçisi, küçük parçalar halinde dikilmiş vizon bir kürk ile geldi. Kapıdan girer girmez parfüm kokusu Mehmet Bey'in odasına kadar anında ulaştı. Mehmet Bey, bu sesi ve kokuyu tanıyordu. Oturduğu yerden kalkıp odanın kapısında karşıladı. Döndü içeri girince şoförü ve hizmetçisi dışarıda kaldı. Onları koridordaki iki sandalyeye oturttular. Mehmet Bey, personelinin bu kadından hoşlanmadığını biliyordu.
“Aslında sizi buraya kadar yordum” diye hemen konuya girdi. “Bende vekaletiniz var ya, nüfus bilgilerinizi aldım ve araştırdım, dört tane daha sigorta numarası bulduk. Epeyce daha sigortalı hizmetiniz çıktı, kağıtları getirdiniz mi? ”
Döndü cevap vermeden ilk defa kullanıldığı belli olan çantayı telaşla açmaya çalıştı. Bir iki gayretten sonra çantayı açıp içinden çıkardığı bir kaç resmi kâğıdı uzattı. Mehmet Bey bu kâğıtları önündeki listeyle karşılaştırarak bir müddet kontrol etti ve bu süre içinde karıştırılan çay bardaklarının şıngırtısından başkaca ses duyulmadı. Epeyce bir inceledikten sonra bir iki yere de telefonla bir iki soru sorup bekledi. Sonra Döndü’ye dönüp:
“Tamam, artık daha fazla araştırmaya gerek kalmadı, tüm hizmetlerinizi bulduk, sanmam ki kıyıda köşede bir şey kalmış olsun.”
“Sağolun Mehmet Bey, size de çok eziyet oldu.”
“Eziyet olmadı, bizim işimiz bu. SSK’nın işleri bu kadar karışık olmasa, daha doğrusu şu işleri bilgisayarla yapsalar, ne sizin bana gelmenize gerek kalır, ne de bir emeklilik araştırması aylar sürer. Bilgisayar alt yapı çalışmaları sürüyormuş, kim bilir ne zaman tamamlanır?”
“Siz bu kadar yorulmadan tamamlansaydı” dedi Döndü.
“Yorulduk ama işe yaradı bakın, tamamladığımız gün sayısı iki bini geçti, benim hesabıma göre dokuz ay sonra yirmi yılı dolduruyorsunuz, dokuz ay daha pirim öderseniz otuz sekiz yaşında emekli olacaksınız.”
“Gerçek mi diyon?” dedi Döndü, Çorum ağzıyla. “Gerçek diyom” dedi Mehmet Bey, yabancısı olmadığı şiveyi taklit ederek.
Döndü boynuna kadar kızardı. Melahat abladan öğrendiği İstanbul Türkçe’sini bir an unutup Çorum ağzına kaçıvermişti. Sevinçli olduğu zamanlar böyle kendini kaybediyor ve mahcubiyetten kızarıyordu. Yine kıpkırmızı oldu.
“Dokuz ay daha pirim ödeyeceğim”
“Dokuz ay daha pirim ödeyeceksiniz, evet.”
“Öderim, ben beş seneye bile razıydım, Allah razı olsun Fikret Bey’den, beni size o gönderdi, dediği kadar varmışınız; o bulur ne varsa demişti bana. Gerçekten de hepsini buldunuz.”
“İşimiz bu.”
Döndü bir müddet kıvranıp, ıkına sıkıla, “Size borcumuz ne kadar olacak Mehmet Bey? “diye sordu.
“Sizin bana borcunuz yok Döndü Hanım, Fikret çok eski arkadaşım, size ve dolayısıyla ona bir iş yapmış olmak bize yeter. Bu yüzden sizden para almayacağım.”
“Fikret bey arada bir tavernaya gelir ve çok kalmaz. Kimliğini öğrenince masasına gittim ve yardım istedim, o da size yolladı.”
Mehmet Bey, bu üstü kapalı izahı anlamıştı. “Sizi bana göndermesi ne sebeple olursa olsun, ilk günden beri benim misafirimsiniz bu yüzden ısrarınız beni kırar, siz Fikret'e teşekkür edin bu bana yeter.”
“Etmez miyim. Sizin bu bana yaptığınız büyük babalık.” Burada susup bir daha boynuna kadar kızardı Döndü; “Yani bizim âlemde yapılan iyilik babalık olarak anılır da, kusura bakmayın ağzımdan çıktı, siz çok gençsiniz çok da yakışıklısınız. Ben Fikret Bey'i görür görmez teşekkür edip tüm olanı anlatacağım. Ben karşınızda genelev kaçkını bir dansöz olarak durdum ve siz hiç duruşunuzu bozmadınız. Ben bunun ne demek olduğunu bilirim.”
Bu kez de Mehmet Bey boynuna kadar kızardı.
“O zaman siz de benim bir kere misafirim olacaksınız” diye devam etti Döndü; “Dedeman'a yakın bir taverna var, adı Küllük ben orda çalışıyorum, her gece saat on ikide sahneye çıkarım. Bir gün misafirim olun.”
“Öyle mekanların yabancısıyım.” dedi Mehmet Bey.
“Olsun ben sizi rahat ettiririm, nasıl ki siz işinizin erbabıysanız, ben de işimin erbabıyım.”
Bu sefer kulaklarına kadar kızardı, hanıma ne diyeceğiz diye içinden geçirdi Mehmet Bey. “hadi on ikiye kadarını izah ettik, on ikiden sonrası ne olacak? ”
“Bakarız, belki Fikret’le uğrarız.”
“Öyle de olur ama ben buraya Fikret Beyle gelmedim, yalnız beklerim.”
“Olur bir ara gelirim” deyip konuyu daha fazla uzatmadı Mehmet Bey. Kalkıp tuvalete gidip kızaran yüzünü ve kulaklarını iyice ıslatıp yıkadı. Odaya döndüğünde Döndü de ayağa kalkmış şoförünün tuttuğu vizon kürkünü giyiyordu.
“Unutmayın misafirim olacaksınız, geleceğiniz gün bana haber verin Sadullah sizi alır, madem bizim mekânların acemisisiniz, zorluk çekmeyin.”
Mehmet bu sözleri dinlerken Döndü'nün şoför Sadullah’tan on santim kadar uzun olduğunu fark etti. Önce Döndü, arkasından hizmetçisi en arkadan da Sadullah çıkıp gittiler.
Döndü beş ayda yirmi defa telefon edip tavernaya ne zaman geleceğini sordu Mehmet Bey'e. Mehmet Bey her defasında bir mazeretle savuşturdu ama en sonunda:
“Döndü hanım, ben gece gelemem“ dedi sıkılarak.
“Gündüz gel madem.”
“Sizin taverna gündüz kapalı değil mi? ”
“Siz orasını bana bırakın”
“Ne zaman geleyim o zaman.”
“Yarın akşam üstü gelebilirsiniz.”
“Kaçta yani? ”
“Üç dört gibi gelebilirsiniz.”
“Tamam dörtte geleceğim”
“Bekleyeceğim.”
“Görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Telefonu kapatıp geriye yaslandı, geç evlenmişti ve evlendiği günden beri gece âlemlerine katılmıyordu. Bu karısına izah etmekten sakınmasından çok, kendisine verdiği bir sözden kaynaklanıyordu. Sıkıldı ama artık mazereti de kalmamıştı. Ertesi gün nispeten spora kaçan kıyafetler giyinerek yeni aldığı lüks arabasıyla tavernanın kapısında durdu. Kapı açıktı ve önünde irice bir delikanlı bekliyordu. Biraz ilerleyerek arabasını boş bir yere park etti, çantasını bagaja yerleştirerek özenle kilitleyip tavernanın kapısına yöneldi. Bu sırada da kapıda duran delikanlı
kendisine doğru bir iki adım atarak, “Mehmet Bey” diye seslendi.
“Evet.”
“Aylin Hanım sizi bekliyor efendim”
“Teşekkür ederim, bana yolu gösterir misin? ”
“Tabii, buyurun.”
Geniş ama dik, eskimeye yüz tutmuş kırmızı halı serili bir merdivenden aşağıya doğru indiler. Tavernanın kapısı kemerlerle tavan ve yan duvarları da aynalarla süslenmişti. Delikanlı kapıyı açıp kenarda durarak Mehmet Bey’i salona aldı. Salon bomboştu. Sahneye yakın bir yerde iki kişilik beyaz örtülü büyükçe bir masa göze çarpıyordu. Sahnede bir saz heyeti akortlarını bitirmiş hüseyni makamında aşk şarkılarını çalıyorlardı.
Mehmet Bey’in masaya oturmasıyla birlikte iki garson birden gelip özel bir isteğinin olup olmadığını sordular. “Ben Aylin Hanım’ın misafiriyim. Kendisi de geldi mi? “ diye tedirgin sordu. “Gelecek Mehmet Bey, hazırlanıyor, biz size meze ve rakı getireceğiz sizin başka bir isteğiniz varsa onu da yapacağız, Aylin Hanım’ın talimatı var, lütfen çekinmeyin, bizim misafirimizsiniz.”
Mehmet Bey rahatlayıp geriye yaslandı. Demek ki durumda yanlış bir şey yoktu. Yer doğru yerdi, ama yanlış olan Döndü ile Aylin'in yer değiştirmesiydi, bunu içine sindirmeye çalıştı. Halbuki ne kadar çok şeyi değiştirmeye çalışmışlardı gençliğinde. Ama hayat hacıyatmaz gibi, vurdukça geri yerine geliyordu. Anasının anlattığı masalları hatırladı bir an, o masalda kılıçla vurdukça çoğalan bir cadı kadın vardı. Mehmet bu masalı dinledikçe kendini aciz hisseder ve o gece korkularla uyurdu. Yine kendini aciz hissetti. Hayal olan Döndü ile gerçek olan Aylin masal analarına benzeyip birbirlerine karışmışlardı. Saz heyeti de artık İstanbul türküleri çalıyordu.
İkinci garson hiç uzaklaşmıyor, hep aynı yerde duruyor, su bitince su koyuyor, rakı bitince rakı koyuyor, yere düşeni koşup alıyor, Mehmet Bey’e hiç bir iş bırakmıyordu. “Kalkıp tuvalete gideyim, bakalım o zaman bu ne yapacak? ” diye içinden geçirip güldü. Tam bu anda sahnenin ışıkları tamamıyla yandı ve saz heyeti kıvrak bir oyun havası çalmaya başladı. Döndü sahneye çıkmadan önce zil sesi ortalığı çınlattı.
Döndü bir yandan zillerini çınlatırken, bir yandan çıplak ayakları üzerinde dönüyor, kırmızı peçeyle örtülü yüzü bir belirip bir kayboluyordu. Üzerinde kolları bileklerine kadar kapalı ama göğüsleri yarım açık, bedenini sımsıkı saran, tarif edilemez kırmızılıkta taftadan elbisenin iki tarafına sarkan aynı kumaştan etekleri vardı.
Ahmet Tahsin Çınar