AHMET TAHSİN: “Çöven”
FOTOĞRAF: KAZIM ZAİM
Seyit gözlerini açtığında sabahın
olmak üzere olduğunu evin içindeki alaca karanlıktan anladı. Evleri biri oda,
ikincisi ise kiler gibi kullanılan ve ekmeklerin pişirildiği tandırlıktan
oluşan iki kısımdan oluşuyordu. İki odanın arasındaki uzun koridor ise büyük ve
kalın bir ağaç kapı ile yemeklerini pişirdikleri ocağın ve yine bu aralığa
açılan ahır kapısının bulunduğu sofaya bağlanırdı. Seyit bu uzun ve ince
koridoru geçinceye kadar üç defa geriye döner ve oda kapısı ile tandırlık
kapısını kontrol eder, bir kaç kez de besmele çekerdi.
Anası, iki ablası ve babası odada
yer içer yine bu odada misafirlerini kabul eder, kış günü banyolarını da bu
odada yaparlardı. Seyit on on bir yaş civarındaydı sabahın ilk ışıklarında
gözünü açtığında. Karanlıkta hayal meyal anasını ve iki kız kardeşini ayakta ve
Büyük Caminin imamı Kara İmam’ı da kendi yatağının kenarına oturmuş olarak
gördü. İmam mırıl mırıl dua okumaktaydı. Seyit'in içini korku saldı. Bildiği
kadarıyla hocalar bir yere dua okumaya gelmişse, orada ya cinlik perilik bir iş
vardı, ya da ruhunu teslim edecek bir hasta. Hiç sesini çıkarmadan yatağına
iyice gömülüp, yorganı başına çekerek olacakların sonucunu beklemeye
başladı.Kara İmam zaten dua okuduğundan dua okumayı hiç aklından geçirmedi ama
korkudan terlemeye başladığını hissetti. İmam,
—Hatice Kadın, anlattığın kadarıyla
bu çocuğun hastalığı dualık değil; öyle el kol çalınması, cinlerle perilerle
olacak şey değil. İslamiyet’te cin peri yoktur, şeytan vardır. Şeytan da
insanın uzuvlarına musallat olmaz, nefsine musallat olur. Babası gelince bu
çocuğu doktora götürsün, hem kasabadakine değil, imkânı varsa Kayseri’ye,
hastaneye götürsün. Hatice Kadın,
—Allah razı olsun imam efendi, akşam
çocuk ders çalışıyordu. Baktım cetvelle bir şey çizecek, eli cetvele basamadığı
gibi, öbür eli kalemi düzgün tutamıyordu. Gece hiç uyumadım. Babası da burada
yok, naçar kaldım. Yüzlerce kulfü okudum, süphanallah çektim, naçarlığımdan
yolunuza çıktım, tek evladım benim, gözümün kökü, beni bağışla deyip ağladı.
Sesi titreyerek, Seyit, Göçmen Hocaya gidiyor, Kur'an okuyor, diye de ekledi. İmam,
—Haydi hayırlı sabahlar Hatice
Kadın, Allah iyilik versin. Babasına haber salın, gelsin, ilgilensin bu
çocukla, anlattığın hastalıklar ihmale gelmez. Ama korkmayın, çocuklar çabuk
iyileşir. Allaha emanet olun, dedikten sonra yerde serili yataklara basmamaya
gayret ederek kapıya yöneldi ve bit, pire gibi haşereler için ilaçlanmış DDT
kokan evden çıktı.
Seyit’in babası orman bekçisiydi.
Çoğu zaman evde bulunmaz, diğer bekçilerle birlikte orman içinde kendilerine
tahsis edilen barakalarda kalır, ormanın köylülerce kesilmesine engel olmak
için ikişer kişi olarak atla devriye gezer, ormanı korurlardı. İkinci devriye
görevi devraldığında evine gelir bir kaç gün kalır sonra yine doru atın üstünde
sırtında çapraz takılmış mavzeri ile göreve gider, o gözden kayboluncaya kadar
ev ahalisi kapıda peşinden bakarlardı. Baba gider gitmez, ev halkı olağanüstü
rahatlar herkes gönlünce işinin başına dönerdi. Kızlar her mevsim çeyiz işler,
Hatice Kadın da mevsime göre bitmez tükenmez işlerini bitmez tükenmez bir
gayretle bitirmeye çalışırdı. Patlıcanları oyar, dolma biberlerin kafasını
keser, çekirdeklerini çıkarır, zehir gibi acı biberleri ipe dizer, bunları kuruması
için hezenlerin ucuna asar, taze fasulyeleri bembeyaz örtülere serer, köyden
gelen peynirleri küçük küplere basıp onları ağzı yere ters gelecek şekilde kuma
gömer, küpler dolusu turşu kurar, tavanlara kadar yufka yapar, torbalar dolusu
bulgur öğütür, kuşaneler dolusu kavurma yapardı. Oklavayla açtığı yufkalarla
yaptığı baklavalar dillere destandı. Bu arada on üç çocuk doğurmuştu. Dokuzu
ölmüş, dördü hayattaydı. Bu hayatta kalan çocuklardan Seyit tek erkek
çocuğuydu. Onu dokuz yaşına kadar emzirmiş, on bir yaşına kadar da koynunda
yatırmıştı. Şimdi hastalanan bu çocuk için dualar okuyarak, tesbihler çekerek
evin içinde şaşkın şaşkın dolaşıyor, eli yemek yapmaya bile gitmiyordu.
Karlı bir kış günü babalarının
geldiğini doru atın kişnemesinden anlayan tüm ev halkı koşarak kapıya çıktı. Bu
hâl en az bir hafta sürecek kâh azarlı söz, kâh dayaklı hayatın başlangıcı
olurdu kimi zaman. Babaları sert bir adamdı. İbriğini, leğenini taşıyan,
peşkirini tutan hatasız yapmalıydı bunları. Babalarının Çerkez kadın mükemmelliği
beklentisi, kızları canından bezdirmişti. İki de bir Çerkez gelinler şöyle
yapıyorlar, Çerkez gelinler böyle yapıyorlar. Çerkez kadınları sofrayı şöyle
kurar, Çerkez kadınları çayı şöyle hazırlar. Şöyle otururlar, böyle kalkarlar.
Şöyle gider, böyle gelirler diye onları övücü anlatımı kızlarını üzerdi. Hatta
zaman zaman, bu Çerkez kadınlarının erkeklerinin her birini, pırıl pırıl
elbiseleri, gümüş köstekli saatleri, kuzu derisinden çizmeleri ve ceviz
ağacından sedef kakmalı sandalyeleri olan ve asla tarlaya gitmeyen, inek
gütmeyen, ahır işleri yapmayan bir erkek olarak düşünmelerine sebep olurdu.
Onlara göre böyle bir erkekle geçinmek, babaları gibi bir erkekten daha zordu.
Ve kesinlikle ahır işlerini erkek yapmalıydı, hayvan gibi koksa bile.
Evin büyük kızı, koşmaktan sağrıları
terlemiş atı, küçük avlunun içinde teri soğuyuncaya kadar gezdirirken, atın bir
kaç defa işemesi üzerine bahçedeki karların üzerinde koyu sarıdan açık sarıya
doğru halka halka renk karmaşası oluştu. Ev halkı bu duruma da pislik kokusuna
da alışıktılar. Küçük kız, anasının bir işareti üzerine tandırlığa büyük leğeni
hazırlayıp, soba üzerinde kaynamakta olan suya katılması için kasaba
çeşmesinden su getirmek üzere iki helke ile çeşmenin yolunu tuttu. Bu su
getirme işi, yazın başı kalabalık olan çeşmede pek keyifli olmasına rağmen,
kışın hiç keyif vermezdi bu yüzden de Fadime kışın çeşmeye gitmeyi sevmezdi.
Helkeleri ağzına kadar buz gibi suyla dolu bir halde taşırken sallandıkça
sıçrayan sudan küçük kızın etekleri eve gelinceye kadar buz tuttu. Hava anormal
soğuktu.
Baba tandırlıkta yıkandıktan sonra
odaya geçip yer sofrasına oturmadan önce göz ucuyla Seyit'e baktı. Soru
sormadı. Yemeği sessizce yediler. Sobanın içindeki odunlar kıpkırmızı olmuş
çatırdayarak yanıyor, üzerindeki güğüm hışırdıyordu. Orman bekçileri
tahsisattan ucuz ve bol odun alabiliyorlardı. O gece kahvehaneye gitmedi, gaz
lambasının ışığında el işi yapan kızları ile tahta çantasının üzerinde ders
çalışan oğlunu sessizce seyretti. Ellerini kullanışını inceledi. Yazı yazışına
dikkatle baktı. O erkence yatınca aynı odayı paylaşan ev halkı da erkenden
yattı ama herkes uykuya geçince Hatice Kadın yavaşça kocasının koynuna girdi.
Baba o sabah camiye gitmeden önce,
alaca karanlıkta çok alçak sesle ezberinden Kur'an okurken Seyit hariç ev
ahalisinin tamamı kalkmıştı. Kızlar sabah kahvaltısı için sofra hazırlığına
girişti, baba da camiye gitti. Kahvaltıdan sonra belki bir kamyon buluruz
umuduyla Kayseri yolunu beklemeye başladı. Üç gün kahvehanede oturup bir kamyon
bekledi. Sonunda eve dönüp,
—-Kamyon mamyon yok, kış çok fazla,
kimse sefer yapmıyor, başka türlü de gidilmez. Biz en iyisi bu çocuğu Şıhlar’da
okutalım hiç değilse, siz hazırlık yapın ben bir at arabası bulayım. Belki
Çolak Osman bizi götürür, onun atları yiğit, dediğim gibi siz hazırlık yapın.
Fadime de gelsin bizimle, orda Seyit'e o bakar, deyip Osman’ı bulmak üzere
çıktı.
Ertesi gün Osman at arabası ile
gelince, kızlar arabanın içine bir yün yatak serdiler, iki de yorgan koydular,
yorganların üzerine de bir kıl kilim sererken, baba elinde mavzeri, başında
çerkes işi başlığı, yanında Seyit ve arkalarında boyu erken uzadığından dal
gibi ince Fadime ile gelip, arabaya ilk Seyit'i oturttu. Sonra da kendileri
oturdu. Osman mavzeri görünce gülümseyip gevşedi. Artık kurt korkusu
kalmamıştı.
Bir yandan kar yağarken bir yandan
da rüzgâr yağan karla birlikte tozlaşmış karı savurtuyordu. Şıhlar köyüne
varmaları yarım gün sürdü. Onları ilk, koyun köpekleri karşıladı. Damları karla
kaplı evler, dalları kristalleşmiş ağaçlar adeta yok gibiydiler. Köyün varlığı
sadece bacalardan çıkan dumandan belli oluyordu.
Arabanın sarsıntılarla köyün içine
girip çok büyük bir çatal kapının önünde durması ile evin kadınları meraklı
bakışlarla dışarıya çıktılar. Kadınlar genç görünmelerine rağmen yanlarında
çocuk görünmüyordu. Baba,
—Hacı evde mi Zahey Hatun, diye
yüksek ama yumuşak bir sesle sordu. Zahey,
—Sen misin efendi ağa, hoş geldiniz, hacı kömde, hayırdır inşallah, bu karda
kışta, derken arabanın içine bakarak merakını gidermeye ve durumu kavramaya
çalışıyordu. Buralarda okuması yazması olana efendi diye hitap etmek adettendi.
Baba,
—Hayır de hayır olsun, hastamız var,
Hacı’ya okutmaya getirdim. Köyde olup olmadığını da bilmiyorduk ama, yaradana
sığınıp geldik. İşimiz rastgeldi. Zahey,
—İnin arabadan hele hadi içeri
gelin. Hacı gelir şimdi, üşümüşsünüzdür. Dedikten sonra yanındaki genç
kadınlara dönerek, “sofra kurun”, diye talimat verdi.
Zahey Hatun, Hacı'nın üç karısından ikincisiydi. İlk karısı iki yıl önce ölünce
Zahey birinci kadın olmuş evin idaresini eline almış, üzerinden yük azalsın
diye de Hacı’nın bir kez daha evlenmesine ses çıkarmamıştı.
Misafirler arabadan inince,
gelinlerin büyük kapıyı zorlayarak açmalarına yardım eden Osman, arabayı geniş
avluya sürüp, atları koşumlarından ayırarak ahıra çekti ve oradaki atlarla
tepişmemeleri için uzak bir köşeye bağlayıp torbaladı. Atları torbaladığı için
daha sonra Hacı’dan azar işiteceğini de biliyordu ama bunu göze aldı. Çünkü bu
taşıma işini para karşılığı yaptığını Hacı er geç öğrenecekti.
Ahırın sıcak ortamından çıkınca ürperdi, hızlı adımlarla odaya girdi.
Misafirlerin altına ikişer kat yatak serilmiş ve ocağa yakın bir yere
oturmaları sağlanmıştı. O da bir yatağın üzerine oturdu. Ocakta tezek ölü gözü
gibi parlayarak yanıyordu kalın duvarlar soğuğu geçirmediği için içerisi çok
sıcak değilse de soğuk da değildi. Daha sofra kurulmamıştı ki Hacı da geldi. El
sıkışıp kucaklaştılar, hal hatır sorup karşılıklı sigara içtiler. Bu sırada
Hacı'nın küçük karısı kaşla göz arasında sofrayı hazırladı; ortalıkta yine hiç
çocuk görünmüyordu.
Baba Seyit’in hastalığını Hacı'ya
abartmadan anlattı. Hacı arada bir Seyit'e baktıkça, Seyit ablasına daha çok
sokuldu, içini korku aldı. Hacı olağanüstü iri bir adamdı. Üzerindeki latası
onu daha da iri ve uzun gösteriyordu. Bu iriliğinden dolayı iki defa yürüyerek
hacca gidip gelmesi kimseyi kuşkuya düşürmedi. Zaten yol kâsesi ile deriden
yapılmış olan derviş sofrası herkesin göreceği bir şekilde odanın duvarına
Kur'an-ı Kerim’in yanına asılmıştı.
Yol kâsesi, iki tarafı ince ortası
kalın kayık gibi metal bir tastı. İnce uçlarında bir kayış veya zincirle boyna
asılabilmesi için madeni tokası vardı. Hicaza giderken bunun içi tuz
doldurulup, yolda rastlananlara bu tuzdan bir çimdik veriliyor, karşılığından
da bir miktar sadaka alınıyordu. Bu sadakayı verip vermemek serbestti ama hac
sevabından yararlanmak da sadece bu sadakayı verenlere aitti. Hicaza varılıp
tüm dini vecibeler yerine getirildikten sonra, bu sefer tasa hicaz toprağı
dolduruluyor, yine yol buyu rastlanan kişilere bir çimdik verilip karşılığında
hacı sadakası alınıyor ve yolculuk masrafları bu şekilde karşılanıyordu. Ama
hicaza yürüyerek gitmek ve sağ salim dönmek herkesin yapabileceği bir iş
değildi.
Köye karanlık çökmüş olmasına
rağmen, tarlaların karla kaplı olmasından dolayı, her yer fosforluymuş gibi
pırıl pırıl gözüküyordu. Seyit ablası ile beraber, evin kalın kapısının önünde
karla kaplı tarlalara ve siluet gibi görünen ilerideki söğüt ağaçlarına
bakarken; baba, Hacı ve arabacı Osman da akşam namazını camide kılıp kar
üzerinde ayak izleri ile açılmış daracık yoldan peş peşe yürüyerek eve
geldiler. Ev köyün bitişinde, tarlaların hemen başlangıcına yakın etrafında ev
bulunmayan bir evdi ve hâlâ hiç çocuk görünmüyordu.
Yemeği sessiz sedasız yedikten sonra
yatakların üzerine çekilip birer sigara yaktılar. Baba iki paket yenice
sigarasını herkesin uzanabileceği bir mesafeye bıraktı. Hatta biraz Hacı’ya
yakın olmasına dikkat etti. Hacı:
—Seyit yiğenim, gel bakalım senin
hastalığın neymiş, deyince Seyit tereddüt etmeden yerinden kalkıp Hacı’nın
yanına gitti. Hacı,
—Tut bakayım elimi, sık bakayım,
dedi. Seyit kendisine uzatılan eli tutup sıktı. Hacı,
İyice sık, kız mısın oğlum, sıksana lan, dedi tekrar. Seyit eli var gücüyle
sıktı. Hacı odanın dışındaki kadınların duyacağı yükseklikte bir sesle, Çubuğu
getirin, diye bağırdı.
Zahey Hatun çubuğu getirdi. Çubuk,
iki ucunda gümüş halkası bulunan altmış yetmiş santim uzunlukta bir kızılcık
sopasıydı. Bu sopa, Hacı uyurken yastığının altına meleklerce konmuştu.
Sonradan kadınlar elleyince uğuru bozulmasın diye iki ucu kuyumcuda
gümüşletilmişti. Seyit’e seslenerek,
—Ayaklarını uzat otur, ellerini de
dizlerine koy, dedi Hacı. Seyit denilenleri yaparak ellerini de dizlerinin
üzerine koydu.
Hacı dualar okuyarak çubuğu ayak
parmaklarından başlayıp yavaş yavaş vurarak kuyruk sokumuna kadar geldikten
sonra, yine yavaş yavaş vurarak ve dualar okuyarak ayak parmaklarına kadar
geldi. Ayak parmaklarından geriye döndüğünde sopanın vuruş şiddeti biraz
artmıştı. Her devirden sonra sopanın vuruşu biraz daha arttığı için Seyit'in
canı yanmaya başladı. Kalkıp kaçacak gibi oldu ama kendini tuttu. Ama
gözlerinden akan yaşı tutamadı. O gece ablasına “bu adam beni dövüyor kör
müsünüz”, dedi, hıçkıra hıçkıra ağladı. Epeyce ağladıktan sonra, ablasının
kendisi ile birlikte ağladığını anlamadan uyuyakaldı.
Ertesi gün sıkılmasın diye Seyit'in
yanına bir arkadaş kattılar. Bu Nizamettin adında çift kafalı yüzü kardan
yanmış topaç gibi bir oğlandı. Okula gidiyordu ama daha beşinci sınıfı
bitirememişti. Seyit orta okula gittiği için Nizamettin’in yanında ,
—Her derse başka öğretmen geliyor
bizim okulda, bize Fransızca öğretiyorlar, tabiat bilgisi dersi var, fizik var.
diye biraz daha kasılınca, Nizamettin de rengârenk yün ipten örülmüş taş
konacak yeri siyah kayıştan sapanını çıkarıp göstermişti. Göstermekle de
kalmamış, yine cebinden çıkardığı cevizden büyük taşı bu sapanın ortasına
koymuş, kısa bir süre salladıktan sonra savurmuş ve taşın vınlayarak karşı
ağılın duvarına çarpışı ile Seyit’i hayran bırakmıştı. Seyit’in lastik sapanı
vardı ama bu kadar büyük taşları atması imkânsızdı. Akşama kadar bu sapanla taş
attılar. Karların altından taş bulmaya çalıştılar. Bulamayınca attıkları
taşları aradılar ve böylece akşam oldu.
Odanın içi yanan tezek ve içilen sigara kokusuyla dolmuştu. Hacı, babasına
nerdeyse kucağına oturacak kadar sokulmuş olan Seyit'e,
—Gel yiğenim, yanıma gel, dedi.
Seyit adama bakmasına rağmen yerinden kıpırdamadı. Hacı çağrısını bir daha
yineledi. Seyit yine kıpırdamadı. Bu kez baba tek bir kelimeyle:
—Git dedi. Seyit oturduğu yerden gönülsüz kalktı. Hacı’nın tam yanına değil
biraz uzağına oturdu.
Hacı,
—Kaç kardeşsiniz, diye sordu. Seyit
cevap vermedi. Baba tek kelimeyle,
—Konuş, dedi. Seyit:,
—Üç ablam var.
—Hangi okula gidiyorsun?
—Orta okula gidiyorum.
—Yabancı dilin ne?
—Fransızca.
Hacı sözün burasında;
—Parle vu Franse? diye sorunca
Seyit:
—Viy, dedi ama gülmemek için de
kendini zor tuttu, Hacı'nın bildiği Fransızcanın sadece bu iki kelimeden ibaret
olduğunu da hiç bir zaman öğrenemedi.
Hacı,
—Çöveni getirin diye yine yüksek sesle dışardaki kadınlara bağırdı. Kadınlar
çöveni getirdiler.
Çöven, Hacı’nın Hicazdan gelirken Mekke-i Mükerreme'den
aldığı üzeri Arap harfleriyle dualar yazılı olan kısa baston gibi bir şeydi. Ancak
bu kısa baston altı köşeliydi. Hacı,
—Bu çocuğun ağzı da eğri, tutun
bakalım kafasını, der demez, arabacı Osman yerinden kalkarak Seyit’in yanına
geldi ve kafasını iki eliyle tuttu. Hacı da bastonun eğri tarafını Seyit’in
ağzına takıp dualar okuyarak çekmeye başladı. Seyit'in gözlerinden yaşlar
geldi. Gece yataklarına yatınca ablasına:
—Ben kaçacağım, bu dürzü beni
öldürecek, böyle tedavi mi olur, sizde hiç vicdan yok mu, dedi. Ablası,
—Sen kaçarsan ben de gelirim ama
bizi kurt yer. Bu soğukta nereye gideceğiz, mecbur sonunu bekleyeceğiz, dedi.
Uzun süre ağlaştılar.
O sabah Nizamettin sabah
kahvaltısına da gelip, Seyit'in yanına oturdu. Sekiz on kadar taşı gizlice
gösterip güldü. Seyit de akşam yaşadıklarını unuttu. Akşama kadar taş attılar.
Akşam oda yine tezek ve sigara
kokuyordu. Fadime babasına yalvarmasına rağmen odaya girmek için izin
alamamıştı. Ama Seyit bu kez yalnız değildi. Yanında Nizamettin de vardı.
Ocağın yanında yan yana oturuyorlardı. Akşama kadar sapan sallayıp taş atmaktan
ikisinin de kolları omuz başından kopacak gibi ağrıyordu.
Hacı:
—Yiğenim derslerin nasıl, diye bu kez
oturduğu yerden sordu. Seyit,
—İyi Hacı amca diye sesi titreyerek
belli belirsiz bir sesle oturduğu yerden cevap verdi. Hacı,
—Bunun dili de pepe, tülbenti
getirsinler, der demez, arabacı Osman yerinden fırlayıp dışarı çıktı ve biraz
sonra elinde kar gibi beyaz bir tülbentle içeri girdi. Seyit titremeye
başlamıştı. Bir ara kapıya baktı ama kaçılacak gibi değildi. Naçar oturdu. Arabacı
Osman'la Hacı bu kez yanına geldiler. Hacı,
—Dilini çıkar yiğenim, dedi. Seyit
anlamamış gibi pel pel baktı. Hacı bu sefer:
—Çıkar çıkar, bir şey olmayacak
korkma, sonuna geldik.
Seyit’in, babasıyla göz göze
gelmemeye gayret ederek dilini biraz çıkarması ile beraber Hacı’nın elindeki
tülbentle yakalaması bir oldu. Bir elini alnına dayayıp dili var gücüyle
çekmeye başladı Seyit öğürmekle böğürmek arası bir ses çıkarınca Fadime odaya
dalıp kardeşini Hacı'nın elinden aldı; baba buna bir şey demedi. O gece iki
kardeş sabaha kadar ağlaştılar.
Sabah olağanüstü güzeldi. Bulutsuz
havada doğan güneş yerdeki karların üzerinde yıldız yıldız parlıyordu. Arabacı
Osman atları çıkarmış arabaya koşarken havanın böylesine güzel olduğuna
şükrediyor, yolculuğun sıkıntısız geçeceğini umarak son hazırlıklarını
yapıyordu.Yolcular arabaya binmeden önce, ağır çatal kapıyı zorlayarak açıp zor
bela aralığından geçen Nizamettin yanlarına geldi; cebinden rengârenk iplerle
yeni örülmüş sapanı çıkarıp Seyit'in eline tutuşturdu.
Seyit yolun yarısında ablasının
kulağına benim karnım ağrıyor, demeseydi, yolculuk gerçekten de sıkıntısız
geçecekti. Fadime elini yorganın altına sokarak kardeşinin karnını oğuşturmaya
başladı, Seyit'in karnının zaten şiş olduğunu banyoda sırtını keselerken
bilirdi ve bunu annesinin ona zorla yedirdiği yemeklerden sanırdı. Sabah
kalvaltısında haşlanmış yumurtanın yarısını Seyite, kalan yarısını da ablası
ile kendine verildiğini hatırladı ama kıskançlığı içinden kovdu. Seyit'i
tarifsiz bir şekilde seviyordu.
Eve yaklaştıklarında Seyit artık
açıktan açığa ağlamaya başlamıştı. Yorganın altında kıvır kıvır kıvranıyor,
karnım karnım diye de feryat ediyordu. Fadime gözleri yaş içinde,
—Baba bunu doktora götürsek, dedi.
Baba Fadime'ye cevap vermedi ama arabacı Osman’ın koluna dokunarak ona birşey
söyledi ve arabanın yönü kasabadaki devlet hastanesine döndü.
Baba Seyit'i kucağında taşıyarak
doktor odasındaki sedyenin üzerine yatırdığında, beyaz önlüğü ile doktor da
geldi. Seyit'in gözüne, diline baktı, bileğini tutup nabzını ölçtü, kulağını
dayayarak sırtını dinledi, elleriyle ağrıyan karnını bastırarak muayene
ettikten sonra,
—Ziya bey, bu çocukta had safhada
parazit var, yani bağırsak solucanı var, bir ilaç yazacağım, bunu aç karnına
içirin ve bu gün yataktan çıkmasın. Yarın parazitler dökülmezse, bana gelin,
ilacı değiştireyim dedi.
AHMET TAHSİN


