Image Hosted by ImageShack.us
#wp-calendar td.pad:hover { background: #FFFFE0; } #wp-calendar td:hover, #wp-calendar #today { background: #eee; color: #bbb; } #wp-calendar th { font-style: normal; text-transform: capitalize; }



AHMET TAHSİN: “Çöven”

1/1/2010

 

 

FOTOĞRAF: KAZIM  ZAİM

 

Seyit gözlerini açtığında sabahın olmak üzere olduğunu evin içindeki alaca karanlıktan anladı. Evleri biri oda, ikincisi ise kiler gibi kullanılan ve ekmeklerin pişirildiği tandırlıktan oluşan iki kısımdan oluşuyordu. İki odanın arasındaki uzun koridor ise büyük ve kalın bir ağaç kapı ile yemeklerini pişirdikleri ocağın ve yine bu aralığa açılan ahır kapısının bulunduğu sofaya bağlanırdı. Seyit bu uzun ve ince koridoru geçinceye kadar üç defa geriye döner ve oda kapısı ile tandırlık kapısını kontrol eder, bir kaç kez de besmele çekerdi.

Anası, iki ablası ve babası odada yer içer yine bu odada misafirlerini kabul eder, kış günü banyolarını da bu odada yaparlardı. Seyit on on bir yaş civarındaydı sabahın ilk ışıklarında gözünü açtığında. Karanlıkta hayal meyal anasını ve iki kız kardeşini ayakta ve Büyük Caminin imamı Kara İmam’ı da kendi yatağının kenarına oturmuş olarak gördü. İmam mırıl mırıl dua okumaktaydı. Seyit'in içini korku saldı. Bildiği kadarıyla hocalar bir yere dua okumaya gelmişse, orada ya cinlik perilik bir iş vardı, ya da ruhunu teslim edecek bir hasta. Hiç sesini çıkarmadan yatağına iyice gömülüp, yorganı başına çekerek olacakların sonucunu beklemeye başladı.Kara İmam zaten dua okuduğundan dua okumayı hiç aklından geçirmedi ama korkudan terlemeye başladığını hissetti. İmam,

—Hatice Kadın, anlattığın kadarıyla bu çocuğun hastalığı dualık değil; öyle el kol çalınması, cinlerle perilerle olacak şey değil. İslamiyet’te cin peri yoktur, şeytan vardır. Şeytan da insanın uzuvlarına musallat olmaz, nefsine musallat olur. Babası gelince bu çocuğu doktora götürsün, hem kasabadakine değil, imkânı varsa Kayseri’ye, hastaneye götürsün. Hatice Kadın,

—Allah razı olsun imam efendi, akşam çocuk ders çalışıyordu. Baktım cetvelle bir şey çizecek, eli cetvele basamadığı gibi, öbür eli kalemi düzgün tutamıyordu. Gece hiç uyumadım. Babası da burada yok, naçar kaldım. Yüzlerce kulfü okudum, süphanallah çektim, naçarlığımdan yolunuza çıktım, tek evladım benim, gözümün kökü, beni bağışla deyip ağladı. Sesi titreyerek, Seyit, Göçmen Hocaya gidiyor, Kur'an okuyor, diye de ekledi. İmam,

—Haydi hayırlı sabahlar Hatice Kadın, Allah iyilik versin. Babasına haber salın, gelsin, ilgilensin bu çocukla, anlattığın hastalıklar ihmale gelmez. Ama korkmayın, çocuklar çabuk iyileşir. Allaha emanet olun, dedikten sonra yerde serili yataklara basmamaya gayret ederek kapıya yöneldi ve bit, pire gibi haşereler için ilaçlanmış DDT kokan evden çıktı.

Seyit’in babası orman bekçisiydi. Çoğu zaman evde bulunmaz, diğer bekçilerle birlikte orman içinde kendilerine tahsis edilen barakalarda kalır, ormanın köylülerce kesilmesine engel olmak için ikişer kişi olarak atla devriye gezer, ormanı korurlardı. İkinci devriye görevi devraldığında evine gelir bir kaç gün kalır sonra yine doru atın üstünde sırtında çapraz takılmış mavzeri ile göreve gider, o gözden kayboluncaya kadar ev ahalisi kapıda peşinden bakarlardı. Baba gider gitmez, ev halkı olağanüstü rahatlar herkes gönlünce işinin başına dönerdi. Kızlar her mevsim çeyiz işler, Hatice Kadın da mevsime göre bitmez tükenmez işlerini bitmez tükenmez bir gayretle bitirmeye çalışırdı. Patlıcanları oyar, dolma biberlerin kafasını keser, çekirdeklerini çıkarır, zehir gibi acı biberleri ipe dizer, bunları kuruması için hezenlerin ucuna asar, taze fasulyeleri bembeyaz örtülere serer, köyden gelen peynirleri küçük küplere basıp onları ağzı yere ters gelecek şekilde kuma gömer, küpler dolusu turşu kurar, tavanlara kadar yufka yapar, torbalar dolusu bulgur öğütür, kuşaneler dolusu kavurma yapardı. Oklavayla açtığı yufkalarla yaptığı baklavalar dillere destandı. Bu arada on üç çocuk doğurmuştu. Dokuzu ölmüş, dördü hayattaydı. Bu hayatta kalan çocuklardan Seyit tek erkek çocuğuydu. Onu dokuz yaşına kadar emzirmiş, on bir yaşına kadar da koynunda yatırmıştı. Şimdi hastalanan bu çocuk için dualar okuyarak, tesbihler çekerek evin içinde şaşkın şaşkın dolaşıyor, eli yemek yapmaya bile gitmiyordu.

Karlı bir kış günü babalarının geldiğini doru atın kişnemesinden anlayan tüm ev halkı koşarak kapıya çıktı. Bu hâl en az bir hafta sürecek kâh azarlı söz, kâh dayaklı hayatın başlangıcı olurdu kimi zaman. Babaları sert bir adamdı. İbriğini, leğenini taşıyan, peşkirini tutan hatasız yapmalıydı bunları. Babalarının Çerkez kadın mükemmelliği beklentisi, kızları canından bezdirmişti. İki de bir Çerkez gelinler şöyle yapıyorlar, Çerkez gelinler böyle yapıyorlar. Çerkez kadınları sofrayı şöyle kurar, Çerkez kadınları çayı şöyle hazırlar. Şöyle otururlar, böyle kalkarlar. Şöyle gider, böyle gelirler diye onları övücü anlatımı kızlarını üzerdi. Hatta zaman zaman, bu Çerkez kadınlarının erkeklerinin her birini, pırıl pırıl elbiseleri, gümüş köstekli saatleri, kuzu derisinden çizmeleri ve ceviz ağacından sedef kakmalı sandalyeleri olan ve asla tarlaya gitmeyen, inek gütmeyen, ahır işleri yapmayan bir erkek olarak düşünmelerine sebep olurdu. Onlara göre böyle bir erkekle geçinmek, babaları gibi bir erkekten daha zordu. Ve kesinlikle ahır işlerini erkek yapmalıydı, hayvan gibi koksa bile.

Evin büyük kızı, koşmaktan sağrıları terlemiş atı, küçük avlunun içinde teri soğuyuncaya kadar gezdirirken, atın bir kaç defa işemesi üzerine bahçedeki karların üzerinde koyu sarıdan açık sarıya doğru halka halka renk karmaşası oluştu. Ev halkı bu duruma da pislik kokusuna da alışıktılar. Küçük kız, anasının bir işareti üzerine tandırlığa büyük leğeni hazırlayıp, soba üzerinde kaynamakta olan suya katılması için kasaba çeşmesinden su getirmek üzere iki helke ile çeşmenin yolunu tuttu. Bu su getirme işi, yazın başı kalabalık olan çeşmede pek keyifli olmasına rağmen, kışın hiç keyif vermezdi bu yüzden de Fadime kışın çeşmeye gitmeyi sevmezdi. Helkeleri ağzına kadar buz gibi suyla dolu bir halde taşırken sallandıkça sıçrayan sudan küçük kızın etekleri eve gelinceye kadar buz tuttu. Hava anormal soğuktu.

Baba tandırlıkta yıkandıktan sonra odaya geçip yer sofrasına oturmadan önce göz ucuyla Seyit'e baktı. Soru sormadı. Yemeği sessizce yediler. Sobanın içindeki odunlar kıpkırmızı olmuş çatırdayarak yanıyor, üzerindeki güğüm hışırdıyordu. Orman bekçileri tahsisattan ucuz ve bol odun alabiliyorlardı. O gece kahvehaneye gitmedi, gaz lambasının ışığında el işi yapan kızları ile tahta çantasının üzerinde ders çalışan oğlunu sessizce seyretti. Ellerini kullanışını inceledi. Yazı yazışına dikkatle baktı. O erkence yatınca aynı odayı paylaşan ev halkı da erkenden yattı ama herkes uykuya geçince Hatice Kadın yavaşça kocasının koynuna girdi.

Baba o sabah camiye gitmeden önce, alaca karanlıkta çok alçak sesle ezberinden Kur'an okurken Seyit hariç ev ahalisinin tamamı kalkmıştı. Kızlar sabah kahvaltısı için sofra hazırlığına girişti, baba da camiye gitti. Kahvaltıdan sonra belki bir kamyon buluruz umuduyla Kayseri yolunu beklemeye başladı. Üç gün kahvehanede oturup bir kamyon bekledi. Sonunda eve dönüp,

—-Kamyon mamyon yok, kış çok fazla, kimse sefer yapmıyor, başka türlü de gidilmez. Biz en iyisi bu çocuğu Şıhlar’da okutalım hiç değilse, siz hazırlık yapın ben bir at arabası bulayım. Belki Çolak Osman bizi götürür, onun atları yiğit, dediğim gibi siz hazırlık yapın. Fadime de gelsin bizimle, orda Seyit'e o bakar, deyip Osman’ı bulmak üzere çıktı.

Ertesi gün Osman at arabası ile gelince, kızlar arabanın içine bir yün yatak serdiler, iki de yorgan koydular, yorganların üzerine de bir kıl kilim sererken, baba elinde mavzeri, başında çerkes işi başlığı, yanında Seyit ve arkalarında boyu erken uzadığından dal gibi ince Fadime ile gelip, arabaya ilk Seyit'i oturttu. Sonra da kendileri oturdu. Osman mavzeri görünce gülümseyip gevşedi. Artık kurt korkusu kalmamıştı.

Bir yandan kar yağarken bir yandan da rüzgâr yağan karla birlikte tozlaşmış karı savurtuyordu. Şıhlar köyüne varmaları yarım gün sürdü. Onları ilk, koyun köpekleri karşıladı. Damları karla kaplı evler, dalları kristalleşmiş ağaçlar adeta yok gibiydiler. Köyün varlığı sadece bacalardan çıkan dumandan belli oluyordu.

Arabanın sarsıntılarla köyün içine girip çok büyük bir çatal kapının önünde durması ile evin kadınları meraklı bakışlarla dışarıya çıktılar. Kadınlar genç görünmelerine rağmen yanlarında çocuk görünmüyordu. Baba,

—Hacı evde mi Zahey Hatun, diye yüksek ama yumuşak bir sesle sordu. Zahey,
—Sen misin efendi ağa, hoş geldiniz, hacı kömde, hayırdır inşallah, bu karda kışta, derken arabanın içine bakarak merakını gidermeye ve durumu kavramaya çalışıyordu. Buralarda okuması yazması olana efendi diye hitap etmek adettendi. Baba,

—Hayır de hayır olsun, hastamız var, Hacı’ya okutmaya getirdim. Köyde olup olmadığını da bilmiyorduk ama, yaradana sığınıp geldik. İşimiz rastgeldi. Zahey,

—İnin arabadan hele hadi içeri gelin. Hacı gelir şimdi, üşümüşsünüzdür. Dedikten sonra yanındaki genç kadınlara dönerek, “sofra kurun”, diye talimat verdi.
Zahey Hatun, Hacı'nın üç karısından ikincisiydi. İlk karısı iki yıl önce ölünce Zahey birinci kadın olmuş evin idaresini eline almış, üzerinden yük azalsın diye de Hacı’nın bir kez daha evlenmesine ses çıkarmamıştı.

Misafirler arabadan inince, gelinlerin büyük kapıyı zorlayarak açmalarına yardım eden Osman, arabayı geniş avluya sürüp, atları koşumlarından ayırarak ahıra çekti ve oradaki atlarla tepişmemeleri için uzak bir köşeye bağlayıp torbaladı. Atları torbaladığı için daha sonra Hacı’dan azar işiteceğini de biliyordu ama bunu göze aldı. Çünkü bu taşıma işini para karşılığı yaptığını Hacı er geç öğrenecekti.
Ahırın sıcak ortamından çıkınca ürperdi, hızlı adımlarla odaya girdi. Misafirlerin altına ikişer kat yatak serilmiş ve ocağa yakın bir yere oturmaları sağlanmıştı. O da bir yatağın üzerine oturdu. Ocakta tezek ölü gözü gibi parlayarak yanıyordu kalın duvarlar soğuğu geçirmediği için içerisi çok sıcak değilse de soğuk da değildi. Daha sofra kurulmamıştı ki Hacı da geldi. El sıkışıp kucaklaştılar, hal hatır sorup karşılıklı sigara içtiler. Bu sırada Hacı'nın küçük karısı kaşla göz arasında sofrayı hazırladı; ortalıkta yine hiç çocuk görünmüyordu.

Baba Seyit’in hastalığını Hacı'ya abartmadan anlattı. Hacı arada bir Seyit'e baktıkça, Seyit ablasına daha çok sokuldu, içini korku aldı. Hacı olağanüstü iri bir adamdı. Üzerindeki latası onu daha da iri ve uzun gösteriyordu. Bu iriliğinden dolayı iki defa yürüyerek hacca gidip gelmesi kimseyi kuşkuya düşürmedi. Zaten yol kâsesi ile deriden yapılmış olan derviş sofrası herkesin göreceği bir şekilde odanın duvarına Kur'an-ı Kerim’in yanına asılmıştı.

Yol kâsesi, iki tarafı ince ortası kalın kayık gibi metal bir tastı. İnce uçlarında bir kayış veya zincirle boyna asılabilmesi için madeni tokası vardı. Hicaza giderken bunun içi tuz doldurulup, yolda rastlananlara bu tuzdan bir çimdik veriliyor, karşılığından da bir miktar sadaka alınıyordu. Bu sadakayı verip vermemek serbestti ama hac sevabından yararlanmak da sadece bu sadakayı verenlere aitti. Hicaza varılıp tüm dini vecibeler yerine getirildikten sonra, bu sefer tasa hicaz toprağı dolduruluyor, yine yol buyu rastlanan kişilere bir çimdik verilip karşılığında hacı sadakası alınıyor ve yolculuk masrafları bu şekilde karşılanıyordu. Ama hicaza yürüyerek gitmek ve sağ salim dönmek herkesin yapabileceği bir iş değildi.

Köye karanlık çökmüş olmasına rağmen, tarlaların karla kaplı olmasından dolayı, her yer fosforluymuş gibi pırıl pırıl gözüküyordu. Seyit ablası ile beraber, evin kalın kapısının önünde karla kaplı tarlalara ve siluet gibi görünen ilerideki söğüt ağaçlarına bakarken; baba, Hacı ve arabacı Osman da akşam namazını camide kılıp kar üzerinde ayak izleri ile açılmış daracık yoldan peş peşe yürüyerek eve geldiler. Ev köyün bitişinde, tarlaların hemen başlangıcına yakın etrafında ev bulunmayan bir evdi ve hâlâ hiç çocuk görünmüyordu.

Yemeği sessiz sedasız yedikten sonra yatakların üzerine çekilip birer sigara yaktılar. Baba iki paket yenice sigarasını herkesin uzanabileceği bir mesafeye bıraktı. Hatta biraz Hacı’ya yakın olmasına dikkat etti. Hacı:

—Seyit yiğenim, gel bakalım senin hastalığın neymiş, deyince Seyit tereddüt etmeden yerinden kalkıp Hacı’nın yanına gitti. Hacı,

—Tut bakayım elimi, sık bakayım, dedi. Seyit kendisine uzatılan eli tutup sıktı. Hacı,
İyice sık, kız mısın oğlum, sıksana lan, dedi tekrar. Seyit eli var gücüyle sıktı. Hacı odanın dışındaki kadınların duyacağı yükseklikte bir sesle, Çubuğu getirin, diye bağırdı.

Zahey Hatun çubuğu getirdi. Çubuk, iki ucunda gümüş halkası bulunan altmış yetmiş santim uzunlukta bir kızılcık sopasıydı. Bu sopa, Hacı uyurken yastığının altına meleklerce konmuştu. Sonradan kadınlar elleyince uğuru bozulmasın diye iki ucu kuyumcuda gümüşletilmişti. Seyit’e seslenerek,

—Ayaklarını uzat otur, ellerini de dizlerine koy, dedi Hacı. Seyit denilenleri yaparak ellerini de dizlerinin üzerine koydu.

Hacı dualar okuyarak çubuğu ayak parmaklarından başlayıp yavaş yavaş vurarak kuyruk sokumuna kadar geldikten sonra, yine yavaş yavaş vurarak ve dualar okuyarak ayak parmaklarına kadar geldi. Ayak parmaklarından geriye döndüğünde sopanın vuruş şiddeti biraz artmıştı. Her devirden sonra sopanın vuruşu biraz daha arttığı için Seyit'in canı yanmaya başladı. Kalkıp kaçacak gibi oldu ama kendini tuttu. Ama gözlerinden akan yaşı tutamadı. O gece ablasına “bu adam beni dövüyor kör müsünüz”, dedi, hıçkıra hıçkıra ağladı. Epeyce ağladıktan sonra, ablasının kendisi ile birlikte ağladığını anlamadan uyuyakaldı.

Ertesi gün sıkılmasın diye Seyit'in yanına bir arkadaş kattılar. Bu Nizamettin adında çift kafalı yüzü kardan yanmış topaç gibi bir oğlandı. Okula gidiyordu ama daha beşinci sınıfı bitirememişti. Seyit orta okula gittiği için Nizamettin’in yanında ,

—Her derse başka öğretmen geliyor bizim okulda, bize Fransızca öğretiyorlar, tabiat bilgisi dersi var, fizik var. diye biraz daha kasılınca, Nizamettin de rengârenk yün ipten örülmüş taş konacak yeri siyah kayıştan sapanını çıkarıp göstermişti. Göstermekle de kalmamış, yine cebinden çıkardığı cevizden büyük taşı bu sapanın ortasına koymuş, kısa bir süre salladıktan sonra savurmuş ve taşın vınlayarak karşı ağılın duvarına çarpışı ile Seyit’i hayran bırakmıştı. Seyit’in lastik sapanı vardı ama bu kadar büyük taşları atması imkânsızdı. Akşama kadar bu sapanla taş attılar. Karların altından taş bulmaya çalıştılar. Bulamayınca attıkları taşları aradılar ve böylece akşam oldu.
Odanın içi yanan tezek ve içilen sigara kokusuyla dolmuştu. Hacı, babasına nerdeyse kucağına oturacak kadar sokulmuş olan Seyit'e,

—Gel yiğenim, yanıma gel, dedi. Seyit adama bakmasına rağmen yerinden kıpırdamadı. Hacı çağrısını bir daha yineledi. Seyit yine kıpırdamadı. Bu kez baba tek bir kelimeyle:
—Git dedi. Seyit oturduğu yerden gönülsüz kalktı. Hacı’nın tam yanına değil biraz uzağına oturdu.

Hacı,

—Kaç kardeşsiniz, diye sordu. Seyit cevap vermedi. Baba tek kelimeyle,

—Konuş, dedi. Seyit:,

—Üç ablam var.

—Hangi okula gidiyorsun?

—Orta okula gidiyorum.

—Yabancı dilin ne?

—Fransızca.

 

Hacı sözün burasında;

—Parle vu Franse? diye sorunca Seyit:

—Viy, dedi ama gülmemek için de kendini zor tuttu, Hacı'nın bildiği Fransızcanın sadece bu iki kelimeden ibaret olduğunu da hiç bir zaman öğrenemedi.

Hacı,
—Çöveni getirin diye yine yüksek sesle dışardaki kadınlara bağırdı. Kadınlar çöveni getirdiler.

Çöven, Hacı’nın Hicazdan gelirken Mekke-i Mükerreme'den aldığı üzeri Arap harfleriyle dualar yazılı olan kısa baston gibi bir şeydi. Ancak bu kısa baston altı köşeliydi. Hacı,

—Bu çocuğun ağzı da eğri, tutun bakalım kafasını, der demez, arabacı Osman yerinden kalkarak Seyit’in yanına geldi ve kafasını iki eliyle tuttu. Hacı da bastonun eğri tarafını Seyit’in ağzına takıp dualar okuyarak çekmeye başladı. Seyit'in gözlerinden yaşlar geldi. Gece yataklarına yatınca ablasına:

—Ben kaçacağım, bu dürzü beni öldürecek, böyle tedavi mi olur, sizde hiç vicdan yok mu, dedi. Ablası,

—Sen kaçarsan ben de gelirim ama bizi kurt yer. Bu soğukta nereye gideceğiz, mecbur sonunu bekleyeceğiz, dedi. Uzun süre ağlaştılar.

O sabah Nizamettin sabah kahvaltısına da gelip, Seyit'in yanına oturdu. Sekiz on kadar taşı gizlice gösterip güldü. Seyit de akşam yaşadıklarını unuttu. Akşama kadar taş attılar.

Akşam oda yine tezek ve sigara kokuyordu. Fadime babasına yalvarmasına rağmen odaya girmek için izin alamamıştı. Ama Seyit bu kez yalnız değildi. Yanında Nizamettin de vardı. Ocağın yanında yan yana oturuyorlardı. Akşama kadar sapan sallayıp taş atmaktan ikisinin de kolları omuz başından kopacak gibi ağrıyordu.

Hacı:

—Yiğenim derslerin nasıl, diye bu kez oturduğu yerden sordu. Seyit,

—İyi Hacı amca diye sesi titreyerek belli belirsiz bir sesle oturduğu yerden cevap verdi. Hacı,

—Bunun dili de pepe, tülbenti getirsinler, der demez, arabacı Osman yerinden fırlayıp dışarı çıktı ve biraz sonra elinde kar gibi beyaz bir tülbentle içeri girdi. Seyit titremeye başlamıştı. Bir ara kapıya baktı ama kaçılacak gibi değildi. Naçar oturdu. Arabacı Osman'la Hacı bu kez yanına geldiler. Hacı,

—Dilini çıkar yiğenim, dedi. Seyit anlamamış gibi pel pel baktı. Hacı bu sefer:

—Çıkar çıkar, bir şey olmayacak korkma, sonuna geldik.

Seyit’in, babasıyla göz göze gelmemeye gayret ederek dilini biraz çıkarması ile beraber Hacı’nın elindeki tülbentle yakalaması bir oldu. Bir elini alnına dayayıp dili var gücüyle çekmeye başladı Seyit öğürmekle böğürmek arası bir ses çıkarınca Fadime odaya dalıp kardeşini Hacı'nın elinden aldı; baba buna bir şey demedi. O gece iki kardeş sabaha kadar ağlaştılar.

Sabah olağanüstü güzeldi. Bulutsuz havada doğan güneş yerdeki karların üzerinde yıldız yıldız parlıyordu. Arabacı Osman atları çıkarmış arabaya koşarken havanın böylesine güzel olduğuna şükrediyor, yolculuğun sıkıntısız geçeceğini umarak son hazırlıklarını yapıyordu.Yolcular arabaya binmeden önce, ağır çatal kapıyı zorlayarak açıp zor bela aralığından geçen Nizamettin yanlarına geldi; cebinden rengârenk iplerle yeni örülmüş sapanı çıkarıp Seyit'in eline tutuşturdu.

Seyit yolun yarısında ablasının kulağına benim karnım ağrıyor, demeseydi, yolculuk gerçekten de sıkıntısız geçecekti. Fadime elini yorganın altına sokarak kardeşinin karnını oğuşturmaya başladı, Seyit'in karnının zaten şiş olduğunu banyoda sırtını keselerken bilirdi ve bunu annesinin ona zorla yedirdiği yemeklerden sanırdı. Sabah kalvaltısında haşlanmış yumurtanın yarısını Seyite, kalan yarısını da ablası ile kendine verildiğini hatırladı ama kıskançlığı içinden kovdu. Seyit'i tarifsiz bir şekilde seviyordu.

Eve yaklaştıklarında Seyit artık açıktan açığa ağlamaya başlamıştı. Yorganın altında kıvır kıvır kıvranıyor, karnım karnım diye de feryat ediyordu. Fadime gözleri yaş içinde,

—Baba bunu doktora götürsek, dedi. Baba Fadime'ye cevap vermedi ama arabacı Osman’ın koluna dokunarak ona birşey söyledi ve arabanın yönü kasabadaki devlet hastanesine döndü.

Baba Seyit'i kucağında taşıyarak doktor odasındaki sedyenin üzerine yatırdığında, beyaz önlüğü ile doktor da geldi. Seyit'in gözüne, diline baktı, bileğini tutup nabzını ölçtü, kulağını dayayarak sırtını dinledi, elleriyle ağrıyan karnını bastırarak muayene ettikten sonra,

—Ziya bey, bu çocukta had safhada parazit var, yani bağırsak solucanı var, bir ilaç yazacağım, bunu aç karnına içirin ve bu gün yataktan çıkmasın. Yarın parazitler dökülmezse, bana gelin, ilacı değiştireyim dedi.



AHMET TAHSİN

UYSAL HİMMET:”Bir Haftalık Hikaye”

15/12/2009


 RESİM: JENNY VAUGHAN

    ''... Tarihte insanların eylemlerinin sonucu olarak ortaya çıkan şey,
insanların bu aynı eylemlerle hedef alıp ulaştıkları, dolayımsız
biçimde bilip istedikleri şeyden daha başka bir şeydir... 
Bunlar öyle bir şeylerdir ki bilincinde ve niyetinde değillerdir
insanlar onun; ama o gene de onların çıkarlarında içsel olarak
yerleşik bulunmaktadır..."
(Hegel, Tarih Felsefesi, s. 30)

                   

 

Bu hikaye, üzümden şarap yapmaya çalıştığım, ama kendimi her defasında yaptığım şeyin niye şarap değil de sirke olduğunu düşünürken bulduğum bağımda, terimi silmek için doğrulduğum bir anda gördüklerimden çıkarsadığım şeylerdir. Son bölümü hariç.

Herkes bir annenin yaşını görünüşünden, sesinden, duruşundan az çok tahmin edebilir. Ben de o annenin 15 bin yaşında olduğunu tahmin ettim. 15 bin yaşına rağmen tecrübesiz bir anne.

 

        Bizi ayıran nehrin kenarına indiğim bir defasında anlattığına göre, sıcak bir annenin rahminden daha doğarken uzaklara savrulmuştu. Belki de sıcak olan sadece rahimdi de o sadece sıcaklığı hatırladığından bunu annesine atfediyordu.

 

Dediğine göre (veya ben uzaktan öyle anladım), 13 bin yaşına gelinceye kadar hep o göbek kordonundan beslenmiş. Ucu bucağı belli olmayan, ama hep boynuna asa asa taşıdığı bu kordondan beslenmeye öylesine alışmış ki bir daha bırakamamış. Kordonun izin verdiği kadarıyla da aynı yerlerde dolanmış durmuş. Ne annesini tanıyormuş ne de babasını.

 

13 bin yaşına kadar kordonundan beslenip yan gelip yatmış. Ama geliştikçe canı sıkılmış. Can sıkıntısından bitkiler, böcekler, sonra sonra daha zorlu hayvanlar yetiştirmeye başlamış. 2 bin yıl kadar da böyle yaşamış. Ama sanki hep bir şeyler eksikmiş de bir şeyler olması gerekiyor gibiymiş. Günlerden altı yıl kadar önce, karnındaki kabarıklığı fark etmiş. Karnındaki bu kabarmayı yorumlamaya çalışmış. Bir şeyler hatırlayacak gibi oluyormuşsa da ne zaman, nerede, ne olduğunu bir türlü çıkaramıyormuş. Kötüye koymuş almamış, iyiye koymuş dolmamış. Derken bir gün,  hatırladığı kadarıyla 15 bininci yaş gününde, birbirine tıpatıp benzeyen yavrular dökmeye başlamış rahminden. Tıpkı balık yavruları gibi sağa sola kaçışmışlar ama 2 bin yıldır yetiştirdiği bitkilerden de, balıklardan da, diğer hayvanlardan da epey farklıymışlar. Bebeklikten çocukluğa geçtikçe farkları daha da bariz ortaya çıkmış ve tecrübesiz anneyi gittikçe daha çok  şaşırtır olmuşlar.  Tıpkı annesinin kendisini beslediği gibi o da yavrularını besliyormuş ama göbek kordonundan değil. Kah emzirerek, kah daha önce beslediği bitkilerle, kah balıkların, hayvanların dövülmüş etleriyle. Bitkileri, hayvanları nasıl besliyorsa öyle. Bu yüzden onlar da adeta bitkilerle, hayvanlarla kardeş gibiymişler. Onlardan farklı olmakla birlikte onları taklit ediyorlarmış.

 

Yavrular, bıcır bıcır, oynaşmaya bayılan, keyiflerine düşkün, akıllı ve de becerikli afacanlarmış. 5 yaşına kadar, kendilerini otlardan ve hayvanlardan ayrı tutmayarak, kah annelerinin sağını solunu çekiştirerek, kâh birbirlerini ve çevrelerini izleyip taklit ederek yaşamışlar. Güneş doğup batmakta, yavrular gittikçe boy atmaktaymış. ''Agu agu''larken yavaş yavaş konuşmaya başlamışlar. Her yavru  gibi önce acı, korku, sevinç gibi duygularını belli etmişler, sonra bir şeylerin adlarını, sonra yaptıkları şeyleri ifade etmeye başlamışlar. Su, elma, gelmek, yemek gibi...Yürümeye, koşmaya, bazı şeylere akılları ermeye başladıklarında annelerine de en azından kendilerini beslemesinde az buçuk yardım etmeye başlamışlar. 5,5 yaşlarına geldiklerinde artık çember yapıp çevirir, minik kulübeler yapıp evcilik oynar ve derken ata binmeyi bile gözlerine kestirir olmuşlar.

 

Bütün bunları yaşlı ama tecrübesiz yüzünde habire yer değiştiren sevgi, sevinç, şaşkınlık dalgaları içinde anlatmıştı kadın. 

 

Ben bu çocukları ilk kez geçen ay görmüştüm. Sağa sola bir şeyler çiziktiriyorlardı. Anladığım   kadarıyla çevrelerinde gördükleri hayvanların güçlerine, hızlarına, güzelliklerine, özellikle de boğalara, geyiklere, yırtıcı hayvanlara hayrandılar. Onları çizmeye çalışıyorlardı. Çoğu zaman acemice, ama bazen değme ressama taş çıkartırcasına.

 

Geçen hafta bu yavrular okuma yazmayı söktüler. Ama bütün zeki öğrenciler gibi biraz haylazdılar, yeni şeyler denemeyi seviyorlardı. Okuma yazmayı öğrendiklerinin daha ertesi günü, yani 4-5 gün önce, esircilik oynamaya başladılar. Bazıları diğerlerini esir alıyor, kendilerinin herkesten güçlü ve akıllı olduğunu bağırarak diğerlerini kendi hizmetlerine koşuyorlardı. Oyun birkaç gün devam etti. Oyun uzadıkça çoğu  sıkılmış, vazgeçmek istemişlerdi. Efendi rolündekiler buna izin vermemiş, önce türlü bahane ve ısrarla, sonra türlü tehditle, bu da olmayınca zorla oyunu devam ettirmeye çalışmaktaydılar. Durum gerçekten can sıkıcıydı. Ben uzaktaydım ve müdahale edemiyordum. Bir nehrin iki yakasındaydık. Nehir azgındı. Sadece izleyebiliyordum. Zaten ancak bu gürültülerinden sonra farkına varmıştım çocukların oyununun.  Çaresiz seyirci olmak acı verici gerçekten.

 

Derken üç gün kadar önce umut verici bir şey oldu. Hep esir rolünde olmaya itiraz eden en akıllılarından biri yeni bir itiraz yolu buldu: “Kendisinin, hiç görmedikleri Babalarının sesini duyduğunu, ve babalarının kendisine 'bu oyunu uzatmamaları gerektiğini' söylediğini, dinlemezlerse kardeşlerini alıp gideceğini'' söyledi. Efendi rolündekiler biraz şaşırmışlardı ama oyuna devam ettiler. İki gün önce de en akıllı ve en ağırbaşlılarından biri  ''kendisinin de aynı Baba'nın sesini duyduğunu, üstelik şu söylediği sözlerinin aynen Baba'nın sözleri olduğunu'' söyleyerek, ''oyunu bitirmelerini''istedi. Bu ikincisi de ortaya çıkınca esir rolündekiler epeyce ümitlendi. Efendi rolündekilerin ise epeyce canı sıkıldı. Başta ağır başlı çocuk olmak üzere hepsini de sopaladılar ama bir yandan da diğerlerinin de gittikçe yükselen itiraz ve homurdanmalarından oyunu böyle sürdüremeyeceklerini hissetmişlerdi. Tam bunların üzerine, ertesi gün biri daha  ''ötekiler de sevgili olmakla birlikte en sevgili çocuğun kendisi olduğunu, babanın kendine bir mektup yazarak efendi rolünü uzatanları insafa davet ettiğini''iddia etti.

 

Bunların babanın sevgili çocukları olduklarını onaylamak esir rolündeki diğer çocukların da işlerine gelmekte ve hatta onları bu role teşvik etmekteydiler. Bir yandan da içlerinden ''doğru mu yapıyoruz acaba'' der gibiydiler. Hatta çoğu kendi başlarının çaresine bakma taraftarı görünüyordu. Bu arada efendi rolündekilerin işin kötüye gitmeye başladığını hissetmeleriyle daha insaflı oynamaya başlamaları onların da ''Baba'nın sözcü çocukları'' iddiasını kabullenmelerine epeyce katkıda bulunmuş olmalıydı. Genellikle saygıda kusur etmiyorlardı.

 

Efendi konumundakiler her itirazda biraz daha yıpranmakta, her güçlü itirazda ipleri biraz daha gevşetmekteydiler. Bir yerden sonra gittikçe biraz daha geri adım atmak zorunda kaldıkları, 4-5 gündür devam eden bu sıkıcı ve azap verici oyunda nihayet bugün öğleye doğru ipleri tamamen çözdüler. Ama bu sefer de bir haftadır oynamakta oldukları bu oyunun geçici bir oyun değil, başka türlüsü mümkün olmayan, ta doğuşlarından gelen bir yaşam tarzı olduğuna diğer kardeşleri inandırmaya giriştiler. Yazdıkları günlüklerde de oyun kurma günlerine ait bir iki anı parçası dışında bu oyundan başka bir şey yoktu gerçekten. Zaten bir süre sonra sadece efendiler günlük tutuyor veya kendi günlüklerini yazdırıyorlardı. Ve biraz insaf, biraz yardımcılık rolü karşılığında ''Baba'nın sevgili çocukları''nın da desteğini almayı başarmışlardı. Bunların desteği önemliydi. Çünkü diğerleri kendilerini bunlara daha yakın hissediyorlar, sözlerinden daha çok etkileniyorlardı.

 

Böylece hizmetçi rolündekileri de razı ederek efendi-hizmetçi oyununa devam ettiler.

 

Ama artık oyun çok uzamış, oyun olmaktan çıkmış, iyice sıkıcı olmuştu. Anlatılanları inandırıcı bulmayan ve durumdan hiç hoşlanmayan bir kısım çocuklar ise efendi kardeşlerin günlüklerinde eskiye ait daha fazla bir şeylerin izini bulmaya, bulduklarını yorumlamaya çalışıyor, başka bir hayatın mümkün olduğuna,  hem kendilerini, hem kendi gibileri inandırmaya çalışıyorlardı. Doğrusu buna çok ihtiyaçları vardı ama artık karşılarında sadece eski efendileri değil, daha önce Baba'nın sevgili çocukları olduklarına şahadet ettikleri yeni yardımcıları da buluyorlardı. Gerçi eski efendiler insaf ölçülerinden çıktıklarında bunların itiraz ettikleri oluyordu arada sırada, ama, o kadar.

 

Epey bocalamadan sonra bu oyundan kesin olarak kurtulmak isteyen çocuklar  her şeye rağmen çoğaldı, yedikleri dayaklara karşılık kararlılıkları gittikçe bilendi. Ve bugün, bir ara, sanıyorum akşamüzeri, kaçıp ayrı bir grup oluşturduklarını gördüm. Onlar adına sevindim tabi. Hep acı şeyler yaşandığını görmek üzüyor insanı.

 

Birkaç saat hep birlikte güzel güzel oynadılar. Ama içlerinden biri kurtarıcı olarak diğerlerine emirler yağdırmaya başlayınca, burada da aynı şeylerle karşılaştıklarını, üstelik iki defa kurtulmak diye bir şey de olamayacağından rolleri değişmenin daha da zor olduğunu görüp, efendi olma şanslarını denemek üzere ayrıldıkları kalabalıklara geri döndüler. Her şey çok çabuk olup bitmişti ve müdahale şansım hiç yoktu. Tam bir hayal kırıklığı içindeydim.

 

Nihayet aramızdaki nehri daralan bir yerinden geçip yanlarına gidebildiğimde bugünün güneşi de batmıştı. Kardeşlerin durumu bol kaos üstü bol sefalet gibiydi. Geçirdikleri travmaların etkisiyle, belki de kendilerini çaresiz hissettiklerinden, hayatlarında bu oyundan başka bir şey hatırlamıyorlardı. Bazıları yaşadıkları kötü bir oyunsa bile bundan kurtuluş olmadığını, nitekim kurtulmayı deneyenlerin gene geri döndüklerini, bu oyunun ebediyen devam edeceğini düşünüyor, efendi olmanın yollarını arıyorlardı. Çoğu da bu oyunu benimsememekle birlikte, ancak hiç görmedikleri ve annelerini bile kendi kaburga kemiğinden yaratacak kadar güçlü olduğunu daha önce mektuplarının bile işlerine yaramış olmasından anladıkları babalarının bir gün gelip bu oyuna bir son vereceğini, kendisi yokken neler yaptıklarını bir bir soracağını, kötü kardeşlerini bir güzel sopalayacağını, kendilerini ise efendiler gibi yaşamakla ödüllendireceğini, efendilerin şimdi sahip oldukları gibi en iyi şeyleri sunacağını ve şimdi kendilerinin efendiler için yaptıkları hizmetçiliğin aynını kendileri için yapacak hizmetçiler sağlanacağını  düşünüyorlardı.

 

Eğer şarap niyetine içtiğim şu sirkenin etkisiyle hayal görmediysem, her şey aynen böyle oldu. İster inanın, ister gidip kendi gözlerinizle görün.

 

Hâlâ aynı yerde oynuyorlar.

Hikayeye not: ''Yalanlar bazen gözyaşlarının ulaşamayacağı kadar derindedir''.(İncil'den)

UYSAL HİMMET

ADİL OKAY: “Yolcu”

1/12/2009


RESİM: NİKKY CORKER

Serin bir sabahtı. Balıkçılar ağlarını hazırlarken Akdeniz derin uğultularla uyanıyordu.

 

Kahvesini bitirdi. Üzülerek baktı fincanın dibine. Kısa süren bir zevkti her günün başlangıcında tattığı. Kahve ve sigara. Gün boyunca içtiği kahve ve sigaralar aynı zevki vermezdi ona. Mutluluk nedir senin için diye sorsalar vereceği yanıt basitti. Sabah kahvesini bir sigara ile birlikte ağır ağır yudumlamak.Bu denli kolaydı onun için mutlu olmak. Yıllar bu özlem ile geçmişti. Sabah kahvesini ve sigarasını bulamadığı, güne aç başladığı, değil sevgili, insan sesine bile hasret, anlık mutluluklardan yoksun geçirdiği yıllar.

 

Balıkçılar fırtına yok diyorlardı. Gece denize açılıp ağ atacaklardı. Aşırı bir ilgi ile dinliyordu onları. Bu gece fırtına yoktu. Yanılmazdı balıkçılar. Özellikle bu gün yanılmamalıydılar.

 

Denize şefkatle baktı. Gözleri ile okşadı mavi kanatlarını. Bu gece Akdeniz geçit vermeliydi ona. İhanet etmemeli, yeni bir yaşama usulcacık itmeliydi. Her şey hazırdı. Kimlik, kaçakçı teknesi. Karşı kıyıda bekleyecek olanlar. O halde deniz de hazır olmalı, öfkelenmemeli, azgın dalgalarını salmamalıydı üzerine. Birlikte geçirdikleri güzel günleri, zor günleri anımsamalıydı. Otuz yılı aşkın onsuz yaşamamıştı. Araya geçici ayrılıklar girmiş sonra yine buluşmuşlardı. Güzeldi uzun ayrılıklardan sonra denizi görmek, engin maviliklerine dalmak. Ama tüm bu güzellikler gece yitiyordu. Açık denizde ne bir kara parçası, ne ışıklar görünüyordu. Gece sevdiği denizden korkuyordu. Gece evler basılıyor, çığlıklar yankılanıyordu. Gece hücrenin kapısı açılıyor, katlanılması zor bir yolculuğa, yan odaya götürülüyordu. Gece sabah özleniyor, günün ilk ışıkları endişeyle bekleniyordu. Sabah kahvesi bir sigara ile birlikte özleniyordu. Gece sokaktan gelen her araba gürültüsü ile yataktan fırlıyor, perdeyi usulca açıp dışarı bakıyordu. Gece sabah nerede kaldı diye kızıyor, küfrediyordu. Sabahın erken saatlerinde günün ilk ışıkları pencereye vurunca birden ferahlıyor, bir gün daha yaşamanın sevinciyle bir kaç saat uyuyabiliyordu.

 

“Kimselere anlatamadım geceden neden korktuğumu, sevmediğimi. Anlatsam anlarlar mıydı bilemiyorum. Belki de benimle aynı duyguları paylaşan insanlar vardı. Ama yeraltı yaşamı, duygularımızı en yakınlarımızdan bile gizleme alışkanlığını getirmişti. Yıllar sonra sevgilime, neden gündüzleri sevişmeyi tercih ettiğimi bir türlü anlatamamıştım.”

 

Gece ve deniz, bu gün bitiminde güzelliklerinden soyunacaktı. Sabahın ilk ışıkları yine kaygıyla – her zamankinden fazla-  beklenilecekti. Konuşacak hiç kimse olmadan - sadece suskun bir kaçakçı- belki de yakamozlarla konuşacaktı. Ne sabah kahvesi, ne de sevdiklerini düşünmeyecekti. Bu gece şiddetle sağ kalmayı, yakalanmadan karşı kıyılara çıkmayı, karaya yeniden ayak basmayı özleyecekti. Sigara içmek yasaktı, sahil koruma botlarından sakınılacaktı.

 

“Nöbetlerde sigara içmek yasaktı. Aydınlatma bombası atan, keşif yapan uçaklar görebilir diye içemezdik. Yasağın olduğu yerde sigara özlemi artardı. Deniz kimi geceler, aydınlatma bombalarının kızıllaştırdığı, kıyılarını havan toplarının dövdüğü yabani, korkunç, ürkütücü bir hayvan görünümü alırdı. Seyri korkunçluğuna rağmen çekerdi beni. Acıdan zevk alır hale mi gelmiştik, kinden gözlerimiz mi kararmıştı. Bizimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan bu güçlü orduya, kimi zaman sığındığımız ülkenin de ordusu katılır ve bizi çılgınlar gibi savaşmaya zorlardı. Sağımıza solumuza düşen şarapnel parçalarından sigaramızı yakarken kahkahalar atardık. Kaleşnikof mermisinin uçağa ulaşmasının mümkün olmadığını teorik olarak bilmemiz o anda bir işe yaramaz, küfürler ederek ateş eder, bizi duyması mümkün olmayan düşmanı göğüs göğüse savaşa davet ederdik. Uçaklar uzaklaşıp, havan topları sustuğunda satranç tahtasını aradığımız olur, sonra bu yaptığımıza kendimiz de şaşardık.”

 

“Nöbet tutarken iki saat, kimi gece dört saat süren kımıltısız, sessiz bekleyişin sonunu sadece çadıra girip sigara ve çay içmek arzusu ile beklerdim, kahve yoktu savaşta. Nöbetçileri kontrol eden ve ara sıra su veya çay getiren nöbetçi başkanıyla konuşmaz, bakışlarımızla anlaşırdık. Sigarasız çay aynı çay değildi. Anlardı o da, saatini gösterir, nöbetini yarıladın demek isterdi. Gülümserdim. Konuşmanın anlamı kalmazdı çoğu zaman. Aynı dili paylaşmadığımız savaş arkadaşlarımızla da mimiklerle anlaşır, birbirimizin dilini öğrenmeye çalışmak aklımızın ucundan bile geçmezdi.”

 

“Nöbet bitimi bir mutluluk olurdu benim için. Oysa her an bir havan topu, yahut uçak bombası ile yok olabilirdim. Savaşta bu olasılığı hemen hiç düşünmüyorsunuz. Acemilik döneminde yüzlerce kilometre uzaktan geçen, başka mevzileri döven uçakların sesleri bile sizi havaya uçacak izlenimine kaptırıyor. Ama bir kaç hafta sonra uçağın karnından dökülen bombalara bakıp, sizin bulunduğunuz yere uzaklığını ve etkilemeyeceğini soğukkanlı bir biçimde hesaplayabiliyor ve yemeğinize devam edebiliyorsunuz.”

 

“Ayakkabılarınızla yattınız mı siz hiç? Ben botlarımla yattım aylarca. Hayalet kasabalarda, dağlarda, enkazlar arasında, düşmeden ayağınızı parçalamadan sığınağa koşabilmek için, botlarınıza gereksinimiz var. Birden havan topları dövmeye başlar kampınızı, nöbetçinin uyandırmasına gerek yok. Kurulu robot gibi anında uyanıp otomatik tüfeğinizi, yedek şarjör, mermi ve el bombası asılı yeleğinizi kapıp sığınağa doğru koşmaya başlarsınız. Islık çalarak gelen havan topunun çok yakınınıza düşeceğini, havayı yırtan sesinden anlar hemen yere yatarsınız. Patlar ve şarapnel parçaları ölüm dağıtır. Bir şeyiniz yok. Kalkıp tekrar koşmaya başlarsınız. Ertesi sabah kemikleşmiş duygularla arkadaşlarınızın cesetlerini gömersiniz.”

 

“Bu gece terk edeceğim bu sakin yaşamı. Ne arıyorum? Uygarlık mı? Ülke özlemi mi? Savaş mı? Yoksa sevgiliyi mi? Bilmiyorum. Düşlerimle bu sakin yaşam çelişiyor. Belki de uykusuz gecelerden sonra perdeyi açıp sabah olduğunu görme sevincini arıyorum. Pahalı bir sevinç. Savaş uçakları, havan topları yok gideceğim yerde. Duvarlarda, solmuş aranıyor afişlerinde eski resimlerim var. Sabaha doğru evler basılır, alınıp götürülür insanlar. Yakalanmadan önce geçen günlerin yerini, hücreden alınıp işkenceye götürülecek anı beklemeye bırakır. Kahredici, dayanılmaz bir bekleyiştir bu. Ölümü özleten. Botlarla dağ başlarında uyumayı, fare seslerini, akrep ve yılanların arasında her an bir bomba ya da kurşun ile yok olabileceğinizin bilincinde ama özgür olduğunuz yaşamı arasınız.”

 

“Savaş bitti. Sakin, monoton bir balıkçı köyünde buldum kendimi. Yaşadığımın farkına varamayacak denli donuk. Denizi seyrederek içilen sabah kahvesi ve bir sigaranın mutluluğu gün boyunca yetmiyor. Geceleri karşı yakanın ışıkları çağırıyor beni. Terk edeli yıllar olan ülkenin kıyıları, tüm esrarengizliği ile çekiyor. Her gece dönmeye karar veriyorum. Ve her sabah ilk kahvemi yudumladığımda hüzünle uzaklaşıyorum karşı yakadan.”

 

        “Ev, kahve ve deniz arasında mekik dokuyorum. Ara sıra balığa çıkıyorum Necip’le. Balık çeşitlerini öğreniyorum. Yemekle uğraşıyorum, balıklı pilav, balık çorbası, dolması, buharlaması, tavası...derken bitiyor bu uğraş da. Yeniden sıkılmaya başlıyorum. Bitiyor, uğraşlar çabuk bitiyor burada. Her gece karşı kıyılar çekiyor beni. Her gece dönmeye karar veriyorum.”

 

Maydonoz, biber ektim bahçeme. Aylarca uğraştım ürün için. Saatlerce öğüt dinledim köylülerden. Başardım. Patlıcanlar domatesler yeşerdi. Sonra da solmaya terk ettim hepsini. Savaş bitti buralarda. Yaşam benim için bitti.”

 

“Komşunun kızı ümidini kesti benden, el sallamaz oldu.”

 

II

 

                Bir yıldır yaşadığı balıkçı kulübesine yöneldi. Güneş batıyor, yeni bir gece başlıyordu. Kulübenin önüne sandalyesini attı. Kızıllaşarak yiten günü izlemeye başladı. Yaz sonuydu. Sıcaklar, insanlar, çiçekler kayboluyor, çekiliyordu kıyıdan. Bir kış daha geçirmek istemiyordu burada. Bu gece, kışları değişen, yoksullaşan, renksizleşen balıkçı köyünü terk edecekti. Teybini aradı. Türkçe işitme özlemi ile bir kaset koydu.

 

Denize dönecekti bu gece. Denizin mavi aynası karardığı, renklerini yitirdiği zaman, gece yarısı, deniz ve o, önce bakışacaklar, sonra kucaklaşacaklardı . Yıllar boyu Akdeniz korkulu bir tutku olmuştu onun için. Ülkeyi ilk terk edişinde Akdeniz kucaklamış, karşı kıyılara geçirmişti onu. Bir yunus balığı açıklara kadar eşlik etmişti teknelerine. Akdeniz bu gece de kucaklamalı, sırt çevirmemeliydi. Fazla bir şey istemiyordu. Eşlik eden yunusları, el sallayanları özlemiyordu. Yaz sonuydu. Akdeniz mevsimin ilk kurbanını bu gece almamalı, onu yutmamalıydı. Her yıl bir kaç balıkçı teknesini yutan büyük mavilik onu bir tüy gibi karşıya geçirmeliydi.

 

                “Denizsiz yaşayamam ben” dedi Necip. “Sen git. Yolun açık olsun. Mapus damından deniz görünmez. Memleketin içinden denize varmak için yollar, aşılmaz engellerle dolar. Kanlılarım denizde barındırmaz beni. Sen denizsiz de yaşayabilirsin. Ben yaşayamam. Sen git yolcu. Yolun açık olsun. İlk geldiğin gün iğreti yerleştin bu köye. Biliyordum gideceğini, ucunda ölüm de olsa. Her gün öleceğine...Git, yolun açık olsun. Helal ettim hakkımı. Sen de helal et.”

 

III

 

                Gece yarısı viski, karabiber, kahve ve sigara yüklü kaçakçı teknesine bindi, yedi saatlik bir yolculuğa çıkmak, karşı kıyılara ulaşmak için. Deniz durgundu, sıcak ve sessiz. Kaçakçı her hafta yaptığı işin alışkanlığı ile sakin ve kaygısızdı. Teknesine aldığı yolcunun duygularından habersiz hazırlığını yapıyordu.

 

Yola çıktıktan saatler sonra, yolcu giderek gözden kaybolan balıkçı köyüne dönüp son bir kez daha baktı. Bir şeyler mırıldandı kendi kendine. Kaçakçıya daha kaç saatlik yollarının kaldığını sordu. Kaçakçı şaşkınlıkla baktı yolcuya. Konuşabilmesine şaşırmış gibi. Başını çevirip seçilmeye başlanan karşı yakanın ışıklarına ve sonra arkada kalan fenere baktı: “Fırtına patlamazsa üç dört saat” dedi.

 

Tekne denizi gürültüyle yırtarak, geride beyaz kabarcıklarla dolu bir iz bırakarak kendine yol açıyordu. Yan taraftan ne olduğu tam seçilemeyen parlak beyaz böcekler uçuşuyordu. Böcek değil bunlar diye düşündü yolcu. Yakamoz. Yakamozlar tekneyi yalıyordu. Birden sert bir dalga tekneyi dövdü. Kaçakçı hızla başını sesin geldiği yana çevirdi. Islanan  yüzüne baktı yolcunun. Sonra karanlıklar içinde homurdanarak kabaran denize. Heyecanlanmadı. Deniz sessizliği bırakmış konuşmaya başlamıştı.

                “Fırtına mı” diye sordu yolcu.

                “Olmaması gerek” dedi kaçakçı.

 

IV

 

                Karşı kıyıya ulaşmaya bir saat kala tekne dev dalgalarla boğuşuyor, devrilmemeye çalışarak yol arıyordu. Yolcu yarı beline kadar suyun içinde tekneye dolan suyu boşaltıyordu. Gözleri sekmeden karşıya, uzansa dokunabilecekmiş gibi yakın duygusu veren ışıklara, hasretine, sevdalısına, korkusuna, umuduna bakıyordu. Bir ara başını çevirip, dümeni tutmaya çalışan kaçakçıya baktı. Fırtınanın tehlike boyutunu, yirmi beş yılını denizlerde geçirmiş bu kurt kaçakçının yüzünden anlamaya çalıştı. Anlayamayınca sordu, “Varacak mıyız”. Tek kelime ile yanıtladı kaçakçı: “Varacağız”

 

                Fırtına biraz daha azarsa kurtulamazlardı . Her ikisi de biliyordu bu gerçeği. Sigara özlemi dayanılmaz bir hal almıştı. Işıklar hâlâ uzaktaydı. Alaycı bir gülümseme vardı dudaklarında. “Ne arıyorsun, heyecan mı, uygarlık mı” diye soruyorlardı. O bakışlarını ışıklardan ayırmadan su boşaltıyordu. Varacaktı. Varmalıydı. Ne başka bir ülkeye savrulmalı, ne ıssız bir adaya düşmeliydi. Hedefine varmalıydı. Bu gece  denizde boğulmak, kaybolmak istemiyordu. Güzel bir son olamazdı. Sessiz ve silahsız.. Sonu bu denli çaresiz olmamalıydı. Kendi karar vermeliydi. En azından hangi topraklarda öleceğine. İki ülke arasında yitmek istemiyordu. Balıkçı köyünü bu yüzden terk etmişti. Savaşta ölmeyi yeğlerdi. Yeğler miydi? Ölmemişti ama ne vardiyalar atlatmıştı. Kaç kez ölüm haberi gitmişti babasına. Kaç kez yası tutulmuştu. Ama o ne yapıp edip bir haber ulaştırmıştı sevenlerine. O halde deniz onu yutmamalı, karşıya, ellerini uzatsa dokunacak kadar yakın görünen kıyılara ulaştırmalıydı. Ölmenin zamanı değildi. Erkendi. Daha yapacak yığınla işi vardı. Var mıydı. Vardı var.

 

                Işıklara bakarak,“Sevinmeyin, kurtulamayacaksınız benden” dedi. Kovayı daha bir hırsla daldırdı tekneye dolan deniz suyuna ve bağırdı:

“ Geliyorum...”

 

ADİL OKAY

 

 


GÜLSÜM YEŞİLYURT: “Ölüme Yolculuk”

15/11/2009

 

RESİM: MAHMUT M. WADİ

 


—Hayat kavgası, hayat kavgası bu. Kolay mı dersin, bu devirde iki  çocuk, toplam altı kişinin boğazına tek başına  bakmak. Televizyonlarda bas bas bağırıp üç çocuk yapın diyen devlet büyükleri gelip de şu fakir hanemize bir sorsalar ya bakabiliyor musunuz diye. Biz daha iki tanesine bakamazken  bir de üç tane diyorlar.  Ben çalışmasam kim bize ekmek getirir kim! Bu kadar nüfus var ama hiçbiri de çalışacak durumda değil. Şu yaşadığımız yere bak.

 

        Odanın içerisinde bakındılar. Yıkık dökük duvarların içinde yerde yerleştirilmiş iki yatak, birkaç minder, mutfak  amacı ile kullanılan yerde tabak çanak yığını bulunuyordu. Evin bütün eşyası bu kadardı. Odanın içinde dolaşan onlarca ayak çıplak ve morarmıştı.  Ayağı olmayan bir baba, yorgun yüzlü bir ana, ne yapacağını bilmeyen bir oğul.

 

Yılmaz, eşinin cevap vermesini beklemeden  kapıdan çıkmıştı bile. Fazilet  ise çocuklarının yüzüne acı acı bakıyor, mırıldanıyordu;

—Yardım et yarabbi yardım et. 

 

        Önleri kıştı. Sonbahar olmasına rağmen  soğuklar iyice kendini hissettiriyordu. Okullar açılıyor ve parasızlık tekrar çalıyordu kapılarını. Acilen yüklü bir para bulunamazsa ne olacaktı halleri. Başlarını soktukları bu yıkık dam ne zaman çökecekti üzerlerine.

        —Bu kış yağmura dayanmaz artık bu ev. Bakım yaptırmadık ki dayansın. Hiç olmazsa yakacağımız olsaydı. Bu masumların titremesini ne ile önleyeceğim ben . Ah kocam ah, keşke yardımcı olabilseydim keşke!..

 

         Fazilet oturduğu yerden kalkıp mutfağa yöneldi. Bir şeyler hazırlamak lazımdı, böyle durmak hiçbir işe yaramazdı çünkü. Gönlü tok, şükretmeyi bilen bir ruh güzelliği vardı onda. Kaderini kabul etmiş, şikayetin faydası olmadığını görmüştü.

 

         Saat gece yarısını geçmesine rağmen eşi eve dönmemişti. Bütün ev huzursuzluğa bürünmüştü. Mum ışığında küçücük gölgeler, bir dev gibi yansıyordu duvarlara. Ne olmuştu acaba? Yılmaz’ın babası Ahmet Amca oğlunun gelmeyişini anlamamış, gelinini soru yağmuruna tutmuştu. İstediği cevabı alamıyordu. Çaresizlikten bacağını eli ile kaldırıp bıraktı;

        —Ulan meret, baş belası. Ne vardı kopacak ha ne vardı! Görüyon mu bize ettiğini. Oğluma bakmaya bile gidemiyorum. Sana ne kızıyorum ki ben. Ben kızsam kızsam o doktora kızarım. Dedim doktor bey kulun kurbanın olam, ben gayrı böyle yaşayamam öldür beni öldür. Vay efendim neymiş hayat güzelmiş de, yaşanacak güzel günler varmış da, hem dünyanın sonu muymuş da, yaşar gidermişim de. Bok yaşayım benimki yaşamak mı be! Yaşamak mı?

 

        Fazilet’e baktı. O ise başını öne eğmiş susuyordu. Kayınpederine söyleyecek söz aradı, bulamadı. Adam, eşine baktığında ağladığını gördü, başını yere eğip mırıldandı;

        —Yaşıyor muyum ki ben, ey güzel Allah’ım yaşıyor muyum?  Allah’ım nerdesin al canımı, al canımı da kurtulam. Hiç olmazsa bir boğaz eksilsin oğlumun sırtından.

 

Daha fazla söz çıkmadı ağzından, gözyaşlarına sinirlenip başını çevirdi. Fazilet  hanım o köşeye daha fazla bakamayacağını hissetti. Odanın bir kenarında çocuklar bir yer yatağında uyuyorlardır. Gülümsüyorlar mıydı, yoksa Fazilet’e öyle gelmişti ? Ne kadar masum ve hayattan habersizlerdi. Bütün gün yaramazlıkları sanki onlar yapmamış gibiydi. Kapı telaşla vuruldu. Kimseyi rahatsız etmek istemeden Fazilet kapıya doğru  yürüdü

—Kim o ?

—Benim.

 

Bu Yılmaz’ın sesiydi. Kapıyı hafifçe araladı  önce, tekrar baktı içinden gülümsedi,  “sanki çalınacak bir şey var da’’.Yılmaz, yağmurdan sırılsıklam olmuş, elleri erzak dolu susuyordu.

—Nerde kaldın, seni çok merak ettik. Çocuklar daha fazla bekleyemedi uyudular.Ne oldu bey?

 

Yılmaz  odanın bir köşesinde yatan çocuklarına baktı. “Kim bilir ne kadar doymuştu karınları, ya yarın” Düşünmek istemedi bir an. Bir kaç damla yüzüne yuvarlandı. Odanın bir köşesine oturdu. Fazilet, erzakları mutfak olarak kullandıkları yere taşıdı. Eşinin yanına oturup sustu. Yılmaz zoraki konuşuyor, dudakları daha önce ezberlenmiş olan sözcükleri döküyordu ortaya, yüzünde hiç bir duygu ifadesi yoktu;

—Hanım çocuklar sana emanet. Al bu parayı, ben gelene kadar idare edersiniz.

        Fazilet, kucağına konan paradan gözlerini çekip dik dik kocasına baktı.

        —Yo yo hanım, aklına kötü şeyler gelmesin sakın. O para alın teridir, kapora olarak aldım. Bir bölümüne de erzak aldım.

        —Ne işi bey. Bu kadar parayı nasıl bir iş için verdiler sana?

        Yılmaz’ın gözleri yine bir noktada donmuştu;

        —TIR şoförlüğü yapacağım. Bir inşaat firmasının eşyalarını getirip götürecem. Uzun yol  şoförlüğü senin anlayacağın. Her gidiş gelişim için bu kadar para verecekler bana. Hemen yarın başlıyorum işe.

        Gözleri ile karısından güç almak ister gibi baktı. Sanki ne olur itiraz etme başka şansım yok der gibiydi. Fazilet hanımın azgında o gece tek kelime çıktı,

        —Nereye ?

—Irak

Çocuklarına bakıp sustu. Sabaha kadar gizi gözyaşları ile suladı yastığını.

 

        Sabah erkenden kalkıp beyine kahvaltı hazırladı, içine dualarını katıyordu. Kahvaltıdan sonra  eşi uyuyan çocuklarını tek tek öpüp bakışlarında  gözlerine hapsetmek istercesine baktı. Babasının elini öpüp helalık istedi. Annesi ağlıyordu, oğluna baktı. Fazilet hanım susuyordu.  Ne diyebilirdi ki; Irakta tır şoförlerinin  esir alınıp öldürülmesinden başka bir şey gelmiyordu aklına. Yılmaz’ı yolcu ettikten sonra bin bir güçle kapıyı kapattı gücünün tükendiğini hissedip yere çöktü

        —Yardım et Allah’ım yardım et.  Kocamı bana bağışla. Çocuklarımı öksüz, evimi ersiz bırakma.

 

        Yılmaz’ın gidişinden bu yana bir hafta  geçmişti. Her şey normal gidiyordu. Daha iki gün önce kocası ile konuşmuş, üç dört gün sonra evde olacağını söylemişti. Bu zaman onun için dayanılmaz olmuştu. Gözleri devamlı dışarıda, kulağı kapıdaydı.

 

        Dört gün geçtiği halde eşi  gelmemiş, bir haberde alamamıştı. Sanki on yaş yaşlanmıştı bu bir haftada. Kapının vurulduğunu duyunca, yerinden doğrulup kapıyı açtı. Gelen kişileri tanımıyordu. Gazeteciler röportaj yapmak istiyorlardı. Nedenini soran gözler ile onlara baktı.

        —Kocanızın Iraklı direnişçiler tarafından öldürülmesi çok acı! Başınız sağ olsun. Nasıl biriydi?

        Fazilet,  yerin ayaklarının altından kaydığını hissetti; destek almak ister gibi duvara dayandı, “Tanrım ne kadar sakin soruyorlar, kocam ölmüş mü?”

 

        Sustu, ağzını açmadı, bomboş gözler ile tavana baktı, öylece kaldı bakışları. Ahmet Amca’nın tespihi elinde parçalandı. Çocuklar annesinin başında toplanmış, susuyorlardı. Acaba ölüm Irakta bir şehrin mi adıydı? Babaları o şehre mi gitmişti. O yüzden mi dönmemişti hâlâ.  Yılmaz’ın annesi, oğlunun ölüm haberi  ile boğulan yüreğinden acı bir  feryat yükseltti. Fazilet, ancak o an kendine biraz olsun geldi. Gazetecilere müsait olmadıklarını söyledi.

 

        Artık yalnızdı. Sorunlarına çare bulacak, sırtını dayayabileceği, omzunda ağlayacağı bir eşi yoktu. Çocuklarına baba dediklerinde verecek bir cevap bulamayacaktı. Aklına o an “Cenazeyi Türkiye’ye nasıl getirteceğim”  sorusu geldi.  Kendi başına nasıl yaşayacaktı. Bu mahalleden dışarı çıkmamıştı. Okuma yazma bilmiyordu. Ne yapabilirdi?

 

        Sabaha kadar bu endişeler ile yatağında döndü,  durdu. Bir ara gözleri dalacak gibi oldu. Kan ter içinde uyandı “Yarabbim! Yarabbim!” diye mırıldandı. Öğlene doğru kapının sesi ile irkildi. Karşısında kocasının çalıştığı firmadan geldiğini söyleyen iki kişi vardı. Fazilet heyecanlandı;

        —Kocam…  Kocam yaşıyor değil mi? Ölmemiş yaşıyor. Söyle ağam söyle yaşıyor demi. Biliyordum…  biliyordum. Dualarım gerçek oldu. Çok şükür tanrım çok şükür. Neredeymiş ne zaman gelecek ?

 

        Fazilet’in gözleri sevinçle parıldadı. Heyecandan iki adam arsında gidip geliyor, ellerine ayaklarına kapanıyordu. Dayanamadı, olduğu yere çöktü. Ağlamaya başladı. Hüngür hüngür ağlıyordu.  Kendine geldiğinde bir köşede büzülmüştü. Gördüğü bir rüya mıydı? Çevresine bakındı, işte oradaydılar. İnşaat firmasından gelen adamlar karşısındaydı. Baktı bakındı, adamlar başlarını öne eğdiler. Yüreğinde bir kuş kanat çırpmış oda bu kanat sesiyle irkilmişti sanki;

        —Söyleyin Allah aşkına kocam yaşıyor mu?

        İçlerinden biri elindeki kağıdı kadına uzattı.

        —Fazilet hanım, biz Yılmaz’ın ölümünü duyduğumuzda en az sizin kadar üzüldük.

Sözler boğazına düğümlendi.Kısa bir sessizlik oldu. Bu sessizliği bozması gerektiğini düşünüp devam etti,

        —Hayat devam ediyor sizin ve çocuklarınız hayattasınız.

        Bir küfür savurdu. Sigarasını elleri titreyerek çıkardı. Gözlerini yere dikti;

        —Ah Fazilet hanım ah. Biz ne kötüyüz bir bilseniz, ne kadar kötüyüz. Siz kocanızın yaşadığını düşünürken bizi ne için gönderdiler bir bilseniz. Yüzümüze tükürüldün. Hak etmediğimizden değil hani hak ederdik bunu. Bu firma kocanızla  borç senedi yapıp, kocanıza içerden para vermişler. Kocanız işi teslim edemediği için  o aldığı para bizim kör olası patronun dediğine göre kocanızın kefen parasıymış. Size tazminat vermeyecekmiş.

 

        Sigarasını attı.Başı yerde bir küfür daha savurdu.Gözleri yaşlar ile dolu Fazilet’ten af diler gibi baktı;

        —O topraklarda ölen ben de olabilirdim. O toprağa akan kan benim kanım, ağlayan benim karım, aç susuz kalan benim çocukların olabilirdi. Fazilet Hanım bir bilseniz o inşaat sahipleri rahat rahat yatağında yatarken biz ve bizim gibiler  ait olmadığımız bir ateşin içine nasıl girmek zorunda kalıyor, nasıl masumların gözyaşlarında boğuluyoruz. Çocuklarımı öpemiyorum, ben uğruna ölümü göze aldığım çocuklarımı öpemiyorum. Ölen şoförlerin çocuklarını düşündükçe….  Oraya ben de gittim oradaki ateşe ben de girdim. Ama bir sorun niye gittim bir sorun, çocuklarım aç kalmasın diye. Gitmezsem benim imzaladığım o borç senedini düşündüm. Sanıyorsunuz ki, ben  o patron olacak adamın celladıyım. Yo yo…  ben  yarın oraya gideceksin deseler gidecek olan bir kurbanım. Öyle ya birinin pislikleri örtmesi gerekiyor. Birinin o çamurun üzerine yatıp onların ayaklarının çamur olmaması için paspas olması gerekiyor. Allah beni kahretsin!! Çocuklarım olmasa orada ölmeyi dilerdim.

 

Fazilet, borç senedi ile oturduğu  yerde  öylece kaldı. Ne konuştu ne hareket etti. Uzaktan TIR seslerini duyuyordu. Dağların arasında hangi eşin, hangi çocukların aç kalması için canavarların kucağına gidiyordu kim bilir. Yavaşça uzaklaşıyorlar, gece onları içine çekip yutuyordu.

Gülsüm Yeşilyurt

 

 

 

MUHAMMED DEMİR: “Cemre Düşerken Hava'ya”

1/11/2009


RESİM: GALİNA SHİF

 

I

Ben bir garip avareyim Hacıbaba.(*) Ozanın dediği gibi bir uzun ince yoldaymışım gidiyormuşum gündüz gece ve ben işte kâh gündüz, kâh gece yürürken Hacıbaba ne halde olduğumu bilmiyormuşum. Kendime o kadar yâd kalmışım ki gidiyormuşum daim gündüz ve daim gece. Lakin hacıbaba şu garip ozanın dizelerinde o meçhul, o sırıtan kaderinin acı tokadı yok mu? Aman tanrım. Şu bizim Hacıbaba diyor ki. “O ozan yememiş olsaydı o züppe tokadı. Hiç tatmayacaktı elbette şu garip savları.”

 

II

Bir sabah Hacıbaba. Benim sabah dediğim şey, o delice ve o daima yeni mutlak şimdilere götürecek o tanyelleri esecek ve işte daima ileri, ileri ve mutlaka ileriye esecek. İşte o sabaha Hacıbaba bir adım daha kaldı. O bir adımın mutlaklığı, bir adım sonrasının garip tasviri. Kâh üzücü, kâh sevindirici. Biliyorum Hacıbaba, (hıh) hissediyorum. Onlar “…” desin. Kim bilir. Ve bu yüzdendir Hacıbaba. Bu nedenledir elbette şimdilerde bir garibim. Dostsuz kaldığım gündendir heyhat. Elbette çok uzun bir zamandır. Görüyorum ki, bu gördüğüm şu dünya mutlak sınırlılığında değil. Üst ve alt makro arasında. Duyuyorum ki, bu duyduğum duyma sınırının üstünde mach(**) 20’nin altında mach 20000’in üstünde. Bir ışık hızından yüksektir hızım. Bu yüzdendir ona mesafeli olduğum. Keza çok tizdir sesim ve yüksektir o yüzden frekansını ayarlayamazsınız. İletişemeyiz onunla. 

 

Hacıbaba diyor ki; “sen bir adım kalan ve o bir adım sonrasında mutlak surette ulaşacağın ve bir akşama kadar sürecek, o bir sabah her şeyinle normale döneceksin. Sen çocuğum unutma ki o sabahtan akşama dek. Bu sınırsızlıktaki görüntüleri, düşünceleri, melodileri ve buradaki her şeyi ulaşacağın mutlak devingen şimdilerde anlat anlat…” Ve kayboluyor Hacıbaba. Cevap vermemi dahi beklemeden. Kızıyorum ister istemez şu Hacıbaba’ya, ne kadar çok güveniyor bana, ben ise ona o kadar samimi olmadığımın burukluğundayımdır hâlbuki. 

 

III

 

Tut ki gecedir Hacıbaba, tut ki küsmüşsün, tüm şehir bana küsmüş. Tut ki yağmur başlamış, bardaktan boşanır gibi. Tut ki ne üzerimde yağmurluk ne de elimde şemsiye, hatta bir ceket bile yok üzerimde. Tut ki acemiliğimdendir, böyle hazırlıksız oluşum. Tut ki bu gecede, yaşamak ağrısı asılmıştır boynuma. Ve tut ki şöyle bir türkü tadında yaşamamışımdır. Tut ki dilimde bir şarkıdan artakalan mısralarla, bir ıslıktır titreşen sessiz ve derinden. Ve tut ki Hacıbaba nedendir bilinmez bir sabahı beklemekteyimdir. Yağmurun altında bekliyorumdur o alaca şafağı, benim öz be öz benim şafağımı. Ve daim açılan ve daim gülümseyen ve güldür güldür, salkım salkım bir tan yelinin esintisinde doğaçlamadan kâh neşeli, kâh lirik, kâh dramatik bir türkü tutturmalığımdır. Eşyanın, tabiatın, dostluğun, devinimliğin, özbeöz insanlığın garip doğaçlama türküsünü, hep beraber ağız dolusu türküsünü…


IV

Şu tanrının biz insanlara nispet kıskançlığı zahir. Boşaltıyor ha bire bardak bardak. Bir merdivenim olsa derim, diksem derim gökyüzüne, bir zamanlar masmavi olan şu atlası iğneyle diksem. Boş veririm bilakis… Tanrının inadına şu bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda. Dere, tepe, düz demeden yürüyen ben. Acemi çaylak iç güdüleriye hareket eden ben. Islağım, sırılsıklamım. Yağmur doğa anaya taze bir kan enjekte ederken Hacıbaba. Ve sağrısı beslensin diye, emzirsin diye üstelik. Ve tabiat anamızı tertemiz ederken bir kez dahi temizlemek üzere. Yoksa başka bir amaçla değil, işte ben de isteyerek belki istemeden de olsa bu temizlenmeye maruz kalmalıyım. Buna mecburum Hacıbaba. Sıklamsırılım yok yok sırılsıklamım. Ve işte o müzik ustası dâhinin ve o ki sağırlığa bile yenilmeyen, onun bilmem kaç numaralı senfonisinin müziğini duyuyorum. Tüm klasik müziklerin notalarındır bir bir düşen yağmurla birlikte Hacıbaba her damlada. Bana sesleniyorlar. Hâlbuki herkese sesleniyorlar ve ihtimal benim gibi duyumsayan bir dolu insan vardır Hacıbaba. Yoksa birçokları gibi ben de kaçmalı mıyım bir saçak altına. Yok, yok kaçmayacağım. İşte doyasıya dinlemeliyim bu senfoniyi ve güneşli bir günde, hafif bir meltem eşliğinde dolaşır gibi dolaşmalıyım bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda. Dolaşıyorum da Hacıbaba ve yağmurda yürümek zordur bilirsin. Aptallık değildir bilakis…

 

V

Hâlbuki Hacıbaba korkuyorum. Belki de şu sıradan insanlardan. Çizgi dışı olmayı o kadar benimsediydim ki ve isteyerek bedenime, bana yad olan şu bedenime acı çektiriyorum Hacıbaba. Muhakkak sona erecek şu yağmur. Sonrasında bedenim bana isyan ederse ne yaparım. Biliyorum ki şu yabancı bedenim, şu nazik, hassas bedenim bana isyan eder, yataklara düşer, üstelik kıvranarak. Bir dolu şurup, bir dolu hap içip, üstelik bir dolu iğne yerim şu kalçamdan. Ateşli ve daim ateşli bir kâbustan sıçrayarak uyanırım gecenin bir vaktinde ve şu anam başucumda hep uykusuz, hep çileli ve tekrar histerik bir şekilde dalarım o kâbus dolu uykuya tekrar, tekrar yeni kâbuslarla uyanmak üzere… 

 

VI

 

“Köşedeki kahvehaneye takılmalısın, bir başına olsa dahi” desen de Hacıbaba, Ben evet ben o kahvehaneye giremem. Ne kadar sakin de olsa dumansız da olsa. O kahvehanede oturamam, ben o kahvehanede bir bardak çay dahi içemem, TV seyredemem, müzik dinleyemem. Ben o kahvehaneye hiç giremem. Belki korkudan, belki her ne nedenden olursa olsun Hacıbaba. Ben oraya ayak basamam ve sonuç kah bir dolu şurup, kah bir dolu iğne kalçadan, kah bir dolu kabus/histeri, gecenin bir vaktinde ve anam uykusuz. Hacıbaba ben o kahvehaneye giremem… Amma Hacıbaba ihtimal yakınlarda bir yerde. Bir otobüs terminali olsa veya şurada ihtimal değil mi bir tren garı olsa ve elimde bir gazete girsem içeriye o büyük salona. Girsem içeriye sırılsıklam halde ve otursam o salonda bir vakit. Damlalar düşse saçımdan ıslatsa gazetemi ve ben okusam her sayfadaki sütunları ve bir vakit teker teker o tıp tıp damlalarla birlikte duyumsayarak, doyarak okusam, olayları yaşasam kah üzüntü ve kah sevinçle. Gazetemi katladığımda içimde oluşsa hüzün ve sevincim mutlak sonuçları. Dalsam, dalıp gitsem uzaklara… 

 

Elbette dalarım Hacıbaba elbette. İnsanlara dalıp giderim. O anda kimi şöyledir, kimi başka bir şöyle. Sarsılırım bir anlık karın gurultusuyla. İşte o anda bir şeyler yapmalıyımdır ve eve dönüş bilet parasını bir köşeye ayırarak. Bir tost alırdım neyli olursa olsun. Bir de yanına içecek şöyle sıcacık bir şey. Hem ısınır içim biraz ve hem de o bir lokmacık tostla doyar şu garip midem. Bir vakit de böyle seyrederim insanları. Herkes benim gibi sıcak bir şeylerle yiyemezler kıyıntılarını. Şanslıyımdır. Ama buruk…

 

 

VII

İnsanlar vardır Hacıbaba insanlar vardır o terminallerde, o garlarda, o istasyonlarda, o limanlarda. Bir yerlerden geliyorlardır, bir yerlere gidiyorlardır. Henüz sersemlememiştir dinçtir gidecekler. Gelenler, henüz gelenler ise uyku sersemidirler aslında. Bu terminalde dostlarını bekliyorlardır kimi. (Hıh) Kimileri ise hiçbir şeyi. Bazıları nereye gideceğini bilmiyordur. Amacı yoktur onların zaten. (Hıh) Dost arıyorlardır o terminallerde, sımsıcak bir dost. Dostturlar aslında herkes yek diğer insanlarla. Kendi rastlantımız dâhilinde o gece yarısı bekleme salonlarında. Kâh bir yolcuyuz, kah bir yolcuya elveda eden bir dosttaş. Ne önemi var Hacıbaba. Bu bir diyalektik melankoli. Kısacası safsata. Kim bilebilirmiş bir gece yarısı terminalinde dostluğu. Her şey avuntu. Hıçkıra hıçkıra bir avuntu işte. Safsata demiştik bu duruma. Olsa olsa hayatın en garip ve en umutlu safsatası değil mi? Ürperti dolu, yaşam dolu, dopdolu bir safsata.



Muhammet Demir

 


* Buradaki Hacıbaba tanımlaması Leylekler için kullanılan bir halk ağzıdır. Bu referans ile kullanılmaktadır. 
** Mach, burada ses hızı için kullanılmıştır.

 

AHMET TAHSİN: “Sevgili”

1/8/2009

RESİM: İHSAN ARI


Avukat Halil Bey, sabah erkenden kalktığında, günün sıcak bir ağustos günü olacağı her halinden belli oluyordu. Banyo aynasının karşısında uzun uzun kendini seyretti. İrice vücuduna ve adaleli kollarına, yaşının bir hayli ilerlemesine rağmen dümdüz ve göbeksiz karnına, saçlarının tamamen beyazlamasına karşın yaşlılık emaresi göstermeyen ışıl ışıl yemyeşil gözlerine tek tek baktı. Kendini beğendi. O sabah elektrikli tıraş makinesiyle değil jiletle tıraş oldu. Hiçbir zaman tıraştan sonra kolonya bile sürmemesine rağmen bu kez bolca losyonla yüzünü adeta yıkadı. Hiçbir losyon hiçbir parfüm ten kokusunu kapatmamalı diye düşünürdü. Sevgilisine sarıldığı zaman, o kadınlara has toprak kokusuna benzer ten kokusunu almazsa sevişmeyi canı çekmezdi. Ama bu gün sevgilisine gitmeyecekti; uzak bir kentten, yanında bir hayat kadını ile birlikte Ankara’ya gelecek olan çocukluk arkadaşını bekliyordu. Yaşamı boyunca bir hayat kadını ile birlikte olmadığını düşündü ve bunu merak etti. Sevişmeye nasıl başladıklarını hayal etmek için kendini zorladı. Perdeleri sımsıkı kapalı bir otel odasında karşılıklı acelesiz soyunuyorlardır; böyle bir sevişme başlangıcını ruhsuz ve basit buldu: “Bunu sevgi ile yapmadıktan sonra ne anlamı var?” diye geçirdi içinden. Bu kuru ilişkiyi ve sabah erken saatlerde arkadaşıyla gelecek olan kadını iyice merak etti. Nasıl bir şey, gelsinler bakalım derken, kalın deriden yapılmış ve özellikle müşterileri etkilemesi için seçilmiş pahalı çantasını alıp kapıdan telaşsız bir şekilde çıktı.


Trafik de hava da her zamankinden daha sıkıcıydı. Önce otomobilinin soğutucusunu açtı hava filtrelerini vücuduna göre ayarladıktan sonra radyoyu da açtı. Bu çok severek dinlediği bir kanal değildi; sabahtan akşama Karadeniz havaları çalan bir kanaldı. Ama sabahları kemençenin veya tulumun sesinden enteresan şekilde enerji aldığını hisseder, akşama kadar süren koşuşturmaları sırasında kendinde bulduğu enerjiyi buna bağlardı. Halil Bey aslında, sadece sanat müziği yayını yapan bir kanalı seviyordu. O kanalı akşam eve dönerken dinler, hatta bilgisayar odasında çalışırken de radyoyu sürekli açık tutar, gece pijamalarını giydiğinde dahi bu kanal açık olur, yatma hazırlıklarında dişini yıkarken bile bu kanalı dinler, yatmadan önce en son iş olarak radyoyu kapatırdı.

Bu sabah trafik ağır aksak ilerliyordu. Ankara metrosunda çalışan ağır iş makinelerinin, çok uzaklara uzanabilen vinçlerin, on kat yukarıya beton dökebilen çok karmaşık yapıda kamyonların önce üst kısımları görünüyor yavaş yavaş yaklaşılarak bu sıkışıklığın nedeninin yanından geçiliyordu. Halil'in o sabah duruşması olmadığından gayet sakindi. Bir şeritten bir şeride geçmeye çalışan otomobilleri ve sürücülerini anlayışla karşılıyor ve hatta biraz ağırdan alarak onların şerit değiştirmesine fırsat veriyordu. Radyodaysa hala oynak Karadeniz havası çalmaktaydı.

 

İşyerine varıp koltuğuna kuruldu. Ankara’daki tüm avukatlar bürolarını bu ağır, yarı rustik yarı klasik mobilyalarla ama mutlaka siyah deriden devasa koltuklarla döşerlerdi. Bu benzerlik, biraz da kıyasıya bir rekabetin yanında hukuk karşısında eşitlik ilkesinin bir sembolü gibiydi. Masaların üstü herkesin zevkine uygun dizayn edildiğinden önemli farklılıklar arzederdi. Ama camından kristaline, seramiğinden ahşabına çeşit çeşit sigara küllüğünü hemen her avukat bürosunda görmek mümkündü. Pencereler mutlaka aşağıdan yukarıya toplanan ince stor olmalıydı. Pencerenin bir kenarına toplanan storlardan avukat bürolarında tek tük rastlamak mümkündü ama tül veya kumaş perdeler hiç yoktu.

 

Halil Bey, öyle boş boş oturmayı sevmezdi. Odasında oyalanmak için bile olsa bir televizyonu yoktu. Televizyonu mutfağa koydurmuştu; yemeğini çalışanları ile birlikte her gün mutlaka bu mutfaktaki masada yer, kimi zaman gülünç hikâyeler anlatır, kimi zaman uzun ekonomik nutuklar çeker, kimi zaman da tutukluluk günlerine dair anılarını bu masada uzun uzun anlatırdı. Yanında çalışanlar belki on kere dinledikleri bu hikâyeleri bir kez daha sabırla dinler ama asla sıkıldıklarını belli etmezlerdi, o da on kere anlattığını bildiği halde hikâyelerini her seferinde büyük bir iştahla anlatır, personelin işlerinin başına dönmek için sabırsızlandıklarını görmezden gelirdi.

 

Çantasından çıkardığı sigara paketini ve dosyalarını masasının üzerine muntazamca yerleştirip çalışmaya başlamıştı ki cep telefonu çaldı.
         -Efendim, ha.. geldiniz mi... şimdi nerdesiniz... bilmiyor musunuz... Haklısın tabi, Ankara çok değişti... bak şimdi yolu hiç değiştirme, alt üst geçitler seni şaşırtmasın, hepsinin altından geç, Kızılay sapağına kadar. Kızılay sapağından sola dönünce yolun üstüne çıkarsınız. Beş yüz metre ilerisi Kızılay, oraları bilirsin zaten, benim büroyu da. Arabayı kapalı bir yere koymaya çalış, benim arabayı kullanırız.... Hah tamam, altından geç, üstü Konya asfaltı, bildin mi... tamam dümdüz gel, hep alt geçitleri kullan... bana bak istersen orada kal, bir kenara park et, ben gelip alayım sizi... tamam tamam orda dur, ben şimdi taksiye atlar gelirim... ne yazıyor, Çalışma Bakanlığı mı? Tamam orda kal. On dakika sürmez... kal, orda kal, dedikten sonra merdivenlerden telaşla inerek bulvara çıktı ve bir taksi çevirip “Çalışma Bakanlığına, Eskişehir yolundan, köprüye varmadan” demesiyle cep telefonunu unuttuğunun farkına varması bir oldu. “ S...tir lan, bir de yer değiştirirlerse şimdi ne olacak? ” dedi. Değiştirmezler de, allah vere de trafik polisleri zorlamasa, gerçi günün bu saatinde oralar tenhadır, polis molis olmaz ya, tüh allah kahretsin, lan bu telefonlar olmadan ne yapıyorduk, diye düşünürken Çalışma Bakanlığının önüne gelip arkadaşının bildik otomobilini görünce yüreğine su serpildi. Gözleri hemen ön koltukta oturması gereken kadını aradı ve şaşırdı. Kır saçlı, göbekli, giyimi de pek şık olmayan arkadaşının yanında çocuk denecek yaşta bir genç kız oturuyordu.

Halil taksiden iner inmez, bekleyen otomobilin ön iki kapısı birden açıldı ve önde oturan genç kız arkaya geçti, arkadaşı da onun yerine…Halil direksiyona geçti. Sarılma faslı da artık otomobili bırakacakları otoparka kalmış oldu.

- Hoş geldiniz, yolculuk nasıl geçti?

- İyi geçti, yolların tamamı çift yol olmuş neredeyse, basa bas geldik. Polatlı’da radara girdik, para teklif ettim bir de terslendik, ödedik cezayı beş puan da kırdılar, yani başkente geldik kardeş, sizin memlekette hatır geçmediği gibi para da geçmiyor.

Halil bir yandan onu görmekten duyduğu memnuniyetle arkadaşını dinlerken bir yandan da yola dikkat kesiliyordu.

- Şimdi çok var onlardan, dedi. Hatta bazıları gece bile ölçebiliyor otomobillerin hızını. Bence cezalar adil değil, ne verdin, iki yüz otuz lira mı? Şanına yakışır. Benim iki yüz otuz lira ile senin iki yüz otuz lira aynı para değil, biliyorsun değil mi? Aslında cezalar gelire göre olmalı. Şimdi bu ceza yıllık gelirin yüzde biri olsa, senin canını sıkar, sana bu para gazoz parası.

- Baba sen kimden yanasın, dedi arkadaşı, benden yana mı domuzdan yana mı?

- Farketmez, dedi Halil, şaka söylediğini belli ederek. Senden yana da olsam domuzdan yana dururum. Zaten vergi verdiğiniz mi var? Toprak fukaradan tohum devletten, yağmur Allah’tan emek Urfalıdan, bu durumda yemekle biter mi pancar parası?

-Ya sizi netmeli, dedi arkadaşı. Kumar masasında mano toplayan kahveci gibisiniz; borç garibandan, senet tüccardan, haciz sizden. Cinayet katilden, dava mazlumdan, tazminat sizden. Paralar garibandan, çalması hırsızdan, yemesi sizden, der demez büyük bir gürültüyle gülüştüler.

 

Halil bu arada arka koltukta oturan taşra giyimli, yüzünde bir gram bile makyaj bulunmayan kıza baktı. Hayat kadınına benzetemedi, öğrenciye hiç benzetemedi, memura yada bir meslek sahibine de benzetemedi. Sanki arka koltukta, ev işlerinden iyi anlayan ve annesinin buyruklarını itirazsız yerine getiren mahcup bir kız oturuyordu.

Büroya girerken Halil biraz geride kaldı, bunda gaye misafirlerin önden girmelerini sağlamaktı, aslında bu tutum doğu kültürüne tersti; mekâna önce mekân sahibi girer, yol gösterir, güvenli olduğunu hissettirir, konuk, mekân sahibinden sonra girerdi içeri. Bürokratik ilişkiler içinde ise konuğa yol vermek konuğu onurlandırmak anlamına geliyordu.

- Hanımefendi, siz önden buyurun, derken genç kadının yüzüne gülerek baktı. Az kalsın hanımefendi sözünden sonra kızım sözü de çıkacaktı ağzından.

Genç kızın esmer yüzünde iki dolgun zeytin tanesi gibi duran kara gözlerinin gerisindeki matlığı farketti. Oysa bu yaşta bir genç kızın gözlerindeki pırıltı, tüm dünyayı aydınlatacak güçte olmalıydı. Kaşları acemice alınmış, saçları acemice boyanmıştı. Karmakarışık renkli uzun kollu bir bluz orta boy göğüslerini ortaya çıkaracak biçimde tüm bedenini sımsıkı sararak düzgün vücudunun üzerinden gri bir etekle birleşiyordu. Halil genç kızın etekli olduğunu görünce şaşırdı ama bu sıcak yaz gününde çoraplı olmasına daha çok şaşırdı. Siyah açık bir ayakkabı küçük ayaklarını saklıyordu. Halil, dudakları kıpkırmızı boyanmış, kot pantolonlu, durduk yere yüksek sesle gülen, tırnaklarının ojesi yarısı çıkmış bir halde, her şeye maydanoz bir kadın görmeyi bekliyordu. Tekrar hanımefendi sözüne takıldı, ne diyebilirdim ki diye geçirdi içinden, küçük hanım dese o da kızın pozisyonuna uymazdı.

 

Oturdular, personel kızlardan biri  “Ne içersiniz?”  diye sorduktan sonra çay getirmek üzere odadan çıktı. Halil iç sıkıntısını belli etmemek için çaba göstererek:
         - Anlat yav, çok oldu görüşmedik. Bozkırı nasıl da özledim; sabah gün ağarırken dışarıya çıkacaksın, hani senin evin bahçesine. Horoz yeni ötmüş olacak, karga bokunu yemeden. O ayaz döşünden girip paçandan çıkacak ki değme keyfine. O sene insanı sıtma tutmaz.
         -Senin özlediğin, bizim kâbusumuz. Her gün sabahın köründe kalk, buz gibi suyla yüzünü, kıçını yıka, ayazı yemekten buz kesmiş traktörün üzerine tüne, yine buz gibi havayı tüm bedeninde duya duya buz keserek tarlaya kadar git, üzerine kırağılar düşmüş pancarı romörke yükle, o sene sıtmayı aratır sana hastalık.
         - Olsun, dedi Halil, ben özledim. Sabah kavurmanın üzerine yumurtayı kırdın mı adama kırağı mırağı işlemez.

- Gel, dedi arkadaşı, bu sene bıldırcın bol olacağa benziyor, it de var. Ben her zaman gelemem de sen avlanırsın. Hatta arkadaşlarını da getir, sana bir oda vereyim tam teşekküllü, dilediğince avlan.

- Kısmet, dedi Halil. Anlat hele, ne iş seni Ankara'ya düşüren.

- Bir kooperatif kurduk biz Halilciğim, üretim kooperatifi, yüzde onu bizden yüzde doksanı Orman Bakanlığı kredisinden oluşacak bir kooperatif; vişne üreteceğiz, tane ve suyunu satacak bir işletme kuracağız, uzun hikâye. Makineleri aldık, şimdi parası ödenecek ki kooperatife getirelim, gidip onu görüşeceğim. Bize verdikleri makineler bir eski modelmiş sanırım, daire başkanı uyandı, krediyi ödemem diye tutturdu. Bir milletvekili soktuk devreye; bakanı tanıyor. O ona buyurdu, o ona derken, daire başkanına kadar ulaştık, yarın gidip ona bakacağım, parayı alabilirsem yaşadık.
         - Nasıl yani, dedi, Halil. Size eski model bir makine mi kakalamışlar?

- Yok yav, bildiğin gibi değil bu işler. Faturalar yeni makinelere göre tanzim edilmiş, gelen makineler bir eski model, fiyatı biraz düşük, anla işte.

- Ha.. Desenize vurgunu farketti daire başkanı.

- Vurgun murgun yok yav, bizim de görülmeyen masraflarımız var. Koşturuyoruz elin işine, huzur hakkı yetmez bu işlerin takibine. İnşaat kooperatifleri de böyle, kim yapar o koca siteleri babasının hayrına. Demirdi çimentoydu kumdu derken idare ediyorlar.

- Evet evet. Neyse, yarınki program nedir, diye doğrudan sordu Halil.
         - Yarın ben sabahtan bakanın ofisine gideceğim teşekküre, oradan da bakanlığa daire başkanını görmeye. Seval sana emanet; hoş, işin varsa o beni otelde bekler. Bir gece daha kalıp döneceğiz.

- Hangi otelde?

- Stadyumun ilerisinde bir yerde, adını çıkaramam şimdi ama yerini biliyorum, hatta akşam rakıyı da orda içeriz.

- Olmaz, bugün benim misafirimsiniz, ben nereyi istersem orda içeriz, tamam mı?

- Tamam, öyle olsun.

 

Halil'le arkadaşı saatlerce konuştular, siyasetle ziraat en çok konuşma konusu oldu. Söz ziraata gelince Halil:

- Bu kredi işleri çok tehlikeli boyuta geldi, çiftçiyi boğazına kadar borçlandırdılar, şimdi üründe pazar yavaş yavaş daralmaya başladı. Her geçen yıl ürün fiyatları düşüyor, geçen sene sattığı fiyatı bu sene bulamıyor çiftçi, krediler erteleniyor ama evinin geçimi için çiftçiler yeni kredi alıyor, bir müddet sonra bunu ödeyemeyecek hale gelecekler, ben bu işte bir ali cengiz oyunu seziyorum.

- Haklısın. Gerçekten de öyle, bir kilo buğdaya bir litre mazot alırken şimdi iki kilo buğdaya bir litre mazot alıyoruz. Gübrede de durum aynen böyle. Senin ali cengiz oyunu dediğin nedir?

- Çiftçi bu borcu ödeyemezse ne olur, diye sordu Halil.

- Bankalar tarlaları haczeder.

- Kim alacak bu kadar tarlayı?

- E banka herhalde.

- Banka ne yapar bunca tarlayı, çiftçilik mi yapar dersin?

- Satar herhalde.

- Kime satar, bütün bu tarlaları alacak kadar zengin bir tanıdığın var mı?

- Yok bizim oralarda. Kime satar?

- Parayı verene tabi ki. Yabancı sermaye bir banka, tarlaları kime satar dersin. Parayı İngiliz verirse İngiliz alır, Arap verirse Arap alır. Beş bin on bin dönümlük çiftlikler kurarlar, sen de orda çalışırsın.

- İki traktör aldık diye mi bütün bu olanlar?

- Hayır, kredi aldın diye. Yani benim akıllı arkadaşım, yabancı sermayeden kredi aldın, sonra o parayla traktör aldın. Senin müşterin kim? Yabancılar malını almazsa ne olur, iç piyasada satamazsın, kredi borcunu da ödeyemezsin, ödeyemeyince de toprağını elinden alırlar. Ülkeler artık böyle işgal ediliyor.

- O kadar da değil.

- Göreceğiz bakalım, o kadar mı değil mi?

- Millet ayaklanır tümden.

- Ayaklanamazlar. Hepsini birden almayacaklar ki. Yavaş yavaş, birer birer.

- Yav canımı sıkma allahaşkına, iki kuruşluk keyfi de bırakmayacaksın bende.

-Tamam tamam, sizi otele bırakayım, akşam gelir alırım. Bu konuyu da açmam inanki.

Hepsi birden kalktılar, Seval'in gözleri sıkıntıdan kızarmıştı. Büroya girdikleri gibi iki erkek çıktıktan sonra Seval de onların arkasından çıktı. Siyah imitasyon deri çantasını elinde taşıyordu.

 

Sabah yine her zamanki gibi erkenden uyandı Halil. Yine tıraş olup, yine yüzüne bol losyon sürdü. Bugün bürosuna gitmeyecekti. Elbise seçerken zorlandı. Kız dünkü kıyafetiyle gelirse sakil kaçar diye takım elbiselerine hiç ellemedi. Bir kareli gömlek ve bir kot pantolon giydi; kot her kıyafete uyar diye düşündü. Arabasına binip doğrudan otele gitti. Kapıdan girer girmez lobiye bir göz attı ama Seval'i orada göremedi. Danışmaya arkadaşının adını verdi. “O çıktı ama hanımefendi odasında” dediler. Bu hanımefendi sözüne bir kez daha takıldı. O hanım değil, genç kız diye içinden geçirdi asansöre binerken. Bir daha tekrarladı: O bir genç kız.

 

Asansörden inip kapı numaralarına baka baka yürürken, otelin özenli ihtişamı yanında koridorlardaki yapma çiçekleri ve tropikal bitkileri banal buldu. Hiç koymasalar, bunların yerine heykel koysalar, daha iç açıcı olur. Duvardaki resimlerin hemen hemen hepsi taklittti. Odayı bulup kapıyı tıklattı. Ses gelmeyince kapıyı yavaşça açıp içeriye doğru kafasını uzattığında Seval'i yatağın kenarında yüzü cama dönük, öylesine oturur buldu.

 

- Günaydın Seval, diyerek bu kez hanım sözünü kaldırdı.

- Günaydın Halil ağabey.

- Rahat edebildiniz mi?

- Otel güzelmiş, daha önce böylesini hiç görmemiştim, diyerek içtenlikle cevap verdi Seval.

- Kahvaltı yaptın mı?

-Yaptım Ömer amcayla.

 

Amca sözünü duyunca birden sarsıldı Halil. İçini ve düşüncelerini kontrol altında tutmak için zorlandı. Boğazına yumruk gibi bir şey tıkandı. Bir kaç kez yutkundu. Titrek bir sesle:

- Bugün benimlesin, hazırsan çıkalım. Benimlesin deyince yanlış anlama olur mu? Sen Ömer'le geldin ve benim için Ömer’in karısı neyse sen de o'sun. Sadece akşama kadar zamanı birlikte geçireceğiz. Yani ben sana eşlik edeceğim.

 

Seval sesini çıkarmadan yerinden kalktı. Yüzünü esmer bir pembelik sarmıştı. Zeytin karası gözlerinin dibi ışıl ışıldı. Hareketlerine kıvrak bir genç kız havası hakim olmuş, neyi nereden alacağının şaşkınlığı içinde odada dolanmaya başlamıştı. Halil:

- Ben odadan çıkayım, sen hazırlan, deyip koridora çıktı. Duvara yaslandı; hayatın hakkından gelemiyorsa olduğu gibi kabullenmek adetiydi, yoksa ağlayacaktı. Biraz sonra kapı açıldı, Seval bu sefer pantolonluydu ve saçlarını arkadan at kuyruğu bağlamıştı. Yüzünün tüm çekiciliği ve masumiyeti ortaya çıkmıştı. Dolgun dudakları ve çok muntazam dişleri olduğunu farketti, bir şey daha farketti; Halil'e gülerek bakıyordu. Halil de ona içtenlikle güldü; kendi kızına güldüğü gibi.

 

Seval daha önce hiç Ankara'ya gelmemişti, Halil, “Seni nerede gezdireyim, burada Atamızın kabri var, büyük büyük marketler var, çarşı pazar var, bir de büyük hayvan bahçesi var.” diye seçenekleri sununca, çok doğal ve rahat bir ifadeyle:

- Mezarlığı boşver Halil ağabey, marketler de her yerde var. Ben hiç hayvan bahçesi görmedim, beni oraya götür, diye seçim yaptı. Halil bu seçime de şaşırdı. Bir yandan da mutlu oldu. İçinden ‘şimdi bu orada salıncağa da biner’ diye geçirip hafifçe gülümseyince Seval bunu fark edip, ısrarla, gülmesinin sebebini sordu. Halil düşündüklerini söyleyince, Seval:

- Salıncağa binmem ama, varsa dondurma yerim, dedi.

 

Hayvan bahçesinin otoparkına arabayı park edip kapıya yönelirken, Seval Halil'in koluna girdi. Bunu çocukça bir rahatlıkla yaptığı için Halil rahatsız olmadı. Öyle kol kola dolaştılar, yılanlara, kuşlara maymunlara baktılar, kurtlara çakallara, ayılara bisküvi attılar. En çok maymunlarda oyalandılar ama neredeyse hiç konuşmadılar. Seval’in eli sırılsıklam terledi.

- Elin terledi, dedi Halil. İstersen kolumdan çıkabilirsin.

- Ben kaybolurum Halil ağabey, dedi Seval.

 

Bunun üzerine Halil müşterilerine verdiği bir kartı çıkarıp eline tutuşturdu. Seval kartı cebine koydu ama Halil'in kolundan da çıkmadı. Bir yandan iyice yükselen güneşin sıcaklığı bir yandan Seval’in sımsıkı yapışmasının yarattığı etkiyle Halil iyice terlemeye başladı.

- Buranın dondurması da çok ünlüdür, sana dondurma alayım, hem bir öğle yemeği de yeriz, ben de bir soğuk bira içerim, olur mu, diye sordu Halil. Kızın cevap yerine kafasını aşağı yukarı salladığını görünce çıkış kapısına yöneldiler. Buldukları ilk lokantaya oturdular. Yemek, bira ve dondurma ısmarladılar, dondurma sonradan gelsin, dedi Halil garsona. Seval:

- Ben hiç bu kadar eğlenmedim Halil ağabey, sen ne iyi bir insansın. Senin kolunda biraz daha kalmayı bin yemeğe tercih ederdim.

- Teşekkür ederim iyi düşüncelerin için, buradan gidince zaman zaman beni hatırlarsan bu bana yeter. Ankara'ya yolun düşürse kartım cebinde nasılsa, artık her zaman beklerim.

- Gelemem Halil ağabey, ben uçağa binmek için Ömer amcaya takıldım, o da arabayla getirdi. Belki giderken uçakla gideriz.

- Gidemezsiniz, arabayı kim götürecek?

- Doğru ya.

- Bir iş bulsan Seval. Bu böyle ne kadar sürecek? Kimi uçak diyecek, kimi deniz kenarı, seni hep aldatacaklar.

- Ben seneye evleneceğim Halil ağabey.

- Nasıl yani, diyerek hayretini gizleyemedi Halil.

- Benim bir sevgilim var.

- Nasıl yani, dedi bir daha Halil.

- İzmir civarından, şimdilik bir işi yok ama olacak.

- Sonra.

- Sonra evleneceğiz.

- Bu durumu biliyor mu?

- Biliyor.

- Nasıl yani, dedi bir daha Halil. Seni kıskanmıyor mu peki?
Seval iyice kızarmış yanakları ve ışıl ışıl gözleriyle:

- Hem de çok kıskanır, ama o beni seviyor.

- Nerden anladın?

- O benim sadece yaşlı erkeklerle çıkmama izin verir, genç erkeklerle çıkmama izin vermez.

 

Halil şaşkınlıkla öfke arasında bocalarken elindeki bira bardağını düşürdü; sıçtı sövdü, ana avrat küfretti. Seval ise bardağı düşürdüğü için küfrediyor sanıp Halil'in bu halini sevimli buldu.

 

 

AHMET TAHSİN

ERDOĞAN TEZGİDEN: “Esaretten Kurtuldum!”

1/7/2009

RESİM: PAUL CEZANNE

 


Bir zamanlar iyi kahve müptelâsıydım. Bir başladık mı vakit akşamı geçer; biz hâlâ “ver papazı al kızı” meselini sürdürürdük. Hane halkı evde yemeğe mi beklermiş, eve ekmek götürmediğimiz için çocuklar ekmeksiz mi kalmış? Bizim için gam, tasa değildi. Geç vakitlerde eve döner, hanımla mutat küçük ölçekli  çarpışmamızı yaptıktan sonra  her şey tekrar normale dönerdi.

 

Öyle ki gece rüyalarıma girerdi bir türlü as bini açamadığım hoşgin kâğıtları, fırlatamadığım okeyler, yapamadığım kingler...  Ertesi gün iş dönüşü bir gün önceki hesabı temizlemek üzere gene kahvenin yolunu tutardık. Ne olduysa oldu da birden oyun oynamakta bir isteksizlik duymaya başladım.  Bu durumda, elbet sigarayı da bırakışımın payı da vardı. Sakın bana ne zaman bıraktın demeyin. Binbirinci kez bıraktım; bin ikinci kez başlama hakkımı saklı tutuyorum.

 

Neyse, bir de baktım ki ufak bir kâğıt oyunu yüzünden en can ciğer arkadaşlarımla harplı darplı oluyorum. Birkaç gün, birkaç hafta konuşmadığımız da oluyor. Önce benim ekipteki arkadaşlarımla masa başındaki randevumu geciktirmeğe başladım. Biraz geç gitmeye başlayınca ekip arkadaşlarım dörtlüyü yedeklerden tamamlamaya başlamışlar. Birkaç gün sonra beni kadrodan çıkarıp yedeğe aldılar.  Giderek, baktılar ki umutsuz vakaya dönüşmeye başladım, benden umudu kesip hepten yakamı bıraktılar.

 

Geçen  gün epey yorulmuştum.  Kahveye bir uğrayayım da hem eski ayaktaşlarımın bir hatırını sorayım, hem de fırsat bulursam bir- iki ek oyun oynayıp stres atarım dedim.  Baktım bizim eski ayaktaşlar, araya birini düşürmüşler “vur abalıya” misali vuruyorlar çayları, kahveleri sırtına. Selâm verdim, yanaştım yanlarına. Gözlerini ellerindeki kâğıtlardan ayırmadan selâmımı aldılar, bir iki hoş beş ettik. Ahmet, “Seni çürüğe çıkarıp künyeni evine gönderdik.” dedi.  İsmail de çanak tuttu Ahmet’in sözlerine: “Önce yoklama kaçağı sayıp bakayaya bıraktık. Ardını  bir-iki kez aradık. Eve sorduk, soruşturduk; yengeden patriot füzesi gibi lâfları duyunca kütükten sildik seni. Şimdi azatsın gayrı.”   Hayri, “Yahu o kadar zamandır gelmemiş arkadaşımız ; istintaka çekeceğinize bir sütlü neskafe sımarlasanıza.”Hayri’nin zılgıtından sonra çaylar, kahveler geldi. Tabii ki eller ve gözler, hep kâğıda konuşlanmış durumda. Niyetimde bir-iki el oynamak vardı. Ama onlara, kahvedeki diğer oynayanlara baktıktan sonra  oynamaktan vazgeçtim.

 

            Ben çok büyük bir zafer kazanmıştım da haberim yokmuş.  İskambil kâğıtlarının insanı kör eden tutsaklığından şanlı bir zaferle çıkmışım meğer. Bakıyorum herkes tutsak kâğıda. Kendimden biliyorum ki rüyada bile kâğıtları görüyorlardır.  Bir seferinde ameliyat olmuştum. Narkozdan çıkma evresindeyken eşim, çocuklar, kardeşlerim bana sorular sorarak ayıltmaya çalışıyorlar. Onlara “Haydi ne durursunuz. Bende as bini var, ihaleyi size bırakmam!” diye çıkışmışım. Kardeşlerim günlerce   Benimle dalga geçmişti.

 

            Biz gelelim zafere. Baktım ki ben gerçekten tembelliğin, miskinliğin esareti altında imişim. Nasıl bir kuru sandalyenin üzerin onlarca saat geçirmişim, hâlâ şaşırıyorum kendime. Ne sohbet, ne söyleşi, ne selâm, ne kelâm... “Al papazı ver kızı!”  Oh be, dünya varmış. Şimdi nasıl vakit geçiriyorsun, diye sorarsanız; ohhoooo, zamanın hepsi benim. Bazen alıyorum oltaları doğru  Kocaçay’ın ağzına varıyorum, tutsam da tutmasam da hiç olmazsa zararım yok. Bazen, atlıyorum bisiklete, vuruyorum köy yollarına; o patika nereye çıkar; bu patika nereye çıkar; sonunu bulana kadar gezip dolanıp geliyorum.             Hiçbir şey bulamasam, dostların iş yerlerine uğruyor, hâl hatır soruyor; bazen de birlikte vatanı kurtarıyoruz. Hiç olmazsa bir düşünce üretmiş oluyoruz.

 

            Haaa, bazen canım çekmiyor da değil. O zaman da oturuyorum bilgisayarın başına. Açıyorum maçakızını. Ne karışan var ne görüşen. Ne zevzeklik yapıp kızdıran var, ne de çileden çıkartan. Çaylar da şirketten. Çünkü en çok hanım memnun bu işten. “Çaylaarr!” diye seslenince hemen getiriyor. Arada bir kenarda oturup da oyuna takılan beleşçileri, vızvızcıları  özlersem, yine hanım koşuyor imdadıma. “Niye bunu tıkladın, niye şunu tıklamadın.” diye takıntıya başlıyor.

 

            Kurtuldum kardeşim, esaretten kurtuldum.  İnsan olduğumun bilincine varmaya başladım.  Düşünmeye başladım, yaşananları ve yaşatılanları yorumlamaya başladım. Gözümdeki dünyayı ayıran perde, sıyrıldı bir bir ardına kadar.  Çoluk çocuğuma da ayıracak daha çok zaman bulabiliyorum şimdi. Onların birçok davranışlarından memnun değildim. Onlara kızar, bağırırdım da.. Şimdi onlara zaman ayırdıkça; onlarla balığa, kır gezintilerine gittikçe; onlarla oyunlar oynadıkça,  önceden şikâyetçi olduğum o davranışlar birer birer yok oluyor.  Aramızda daha sıkı bir iletişim başladı.  Çocuklarımı da yeniden kazanmış gibi oldum.

 

            Darısı, dumanlı salonlarda zamanı eleyenlerin, düşüncelerini donduranların, eşi, dostuyla aralarına duvar örenlerin başına!

 

 

 

ERDOĞAN TEZGİDEN

SABAHATTİN ALi TAYIR : "Varoşların Ulaşları"

15/6/2009

 

RESİM: AVNİ MEMEDOĞLU

 

 

            Anlamsız bir günü anlamlı yapan sen oldun Ulaş; renksiz bir günü baharın bütün renklerine bezeyen sen oldun bugün.

 

            Görünüşte anlamlı başlamıştı her şey çoğu günde olduğu gibi... Düşlerimin tatlı yerinde kurulu bir yay gibi birden yataktan fırladığımda saat sabahın altı buçuğuydu. Beş dakika sonra giyinip çıkmıştım bile. Kapıyı açıp da evin nemli havasından seherin güneşine ve yepyeni mavisine değince derin derin soluk almış, belli belirsiz gülümsemiştim. Her şey normaldi görünüşte: Aceleyle yürüyor, dolu dolmuşlardan inip tıkış tıkış otobüslere biniyor, arada saate bakıyor, bir yandan da yapacağım işleri düşünüyordum. Yalnızca altmış bin liram kalmıştı. Her biri kırk milyara satılacak olan villa tipi dairelerin tesisat işlerini yürütüyor, aracıya da pay verdikten sonra, yanımda çalışan iki arkadaşımın kazandığı kadar bir paraya çalışıyordum. Yani işi götürü alıp da sorumluluk üstlenmeye değmeyecek bir işti... Neyse, bunları anlatıp da sıkmak istemem güzel canını Ulaş. İnanıyorum ki senin, sen'lerin beyni böyle şeylerden çok daha anlamlı şeylere yorulacak... Dediğim gibi, param yok gibi bir şeydi. Şantiyeye vardığımda saat sekiz buçuğu bulmuştu. Sabahın o tatlı serinliği kaybolmuş, sıcak gökten yere boşalmaya başlamıştı. Çekiçi, murcumu, pense ve tornavidalarımı, dünden ayırdığım malzemeleri kuşanıp işe başladım. Nedendir bilmiyorum, bir ağırlık vardı üzerimde; omuzlarımdan aşağıya doğru bastırılıyormuş gibi... Sonra şakaklarımdan alnıma doğru dalgalarını vuran bir başağrısı usulca duyumsatıyordu kendini. Kurban bayramına gönderdiğim iki arkadaşımın dönmesi gecikmiş, beni yalnız bırakmışlardı. Belki de için için buna sıkılıyordum da ondan... Ya da çoktandır, istediğim halde para getirmeyen bir köşeye ayırdığım ilaç parasını bozdurmak zorunda bırakan o trilyoner mütahite kızıyor, içerliyordum...

 

Aslına bakarsan Ulaş, ben her bahar mahzunlaşırım da eskiden beri... Yaşamamışlığın, kavuşamamışlığın, yolu kesilip kıstırılmışlığın, öfkenin yanardağlarından geçip anaların ağıtlarında erimişliğin acıları gelir aklıma... hüzünlenirim. Amma da ters adammış denir belki de: Soğuk, uzun bir kışın ardından yer, gök, soluk çimen, kuru ağaç, biçare kuş, omuzları birbirine geçmiş insanlar baharlanırken hüzünlenmek de neymiş!

 

            Ne yapalım, ben de böyle bir adamım işte. Bahar gelince çoğu kişi sevinir; ben hem üzülür hem sevinirim. Güzellikleri gördükçe, sevdikçe, çirkeflikler daha fazla gözüme batar, daha dayanılmaz, çekilmez olurlar... Unutma Ulaş can: Özleyen, umutlanan, mücadele eden o dürüst insanlar için de böyledir, diye düşünüyorum. Hem de benden daha fazla; örneğin baban... Doğru, hiç görmedim babanı ben, ama annene bakınca O'nu tahmin edebilmek mümkün...

 

            O gün öğleye kadar çalışıp da yine para alamayınca (aslında mütahit uğramış, ama bile bile iki yüz elli bin lira bırakmış; sanki sadaka bırakıyor aşağılık herif!) elimdeki işi de yarım bıraktım. Tankerin suyunda elimi, yüzümü yıkayıp yola vurdum kendimi. Florya'nın mağrur ve şımarık villalarının arasında, güneşin sıcağını iki kürek kemiğimin arasına alıp yavaş adımlarla gezinmeye başladım. Zaten kıştan beri sözüm var: Bir daha asla sıcaktan şikâyetçi olmayacağım, demiştim. Hele bahara hiç laf yok!

 

            Yeni yapılan bir caminin önüne geldiğimde, aklıma, altına araba çeken o imam geldi, Ulaş. Bizim şantiye de oraya bilmem kaç metreküp beton yardımı yapmıştı bir zaman önce... Bir gün şantiyenin derme-çatma tuvaletine girdim ki, etraf berbat! Denge bilmez, şakül tanımaz, suyu taşımaz bir-iki kendini bilmez sıçıp sıvamış. "Ulan, lanet olsun!" deyip on dakika uzaktaki o camiye kadar yürüdüm. Merdivenlerinden aşağıya indim. Caminin altına bir öğrenci yurdu yapılmıştı. Birçok öğrenci, gündüz saatleri olmasına rağmen yurtta bulunuyordu. Gerçi benim bunları gözleyecek durumum pek yoktu, hızla yanlarından geçtim, şadırvanı buldum. Ama tuvaletlere açılan kapı kilitliydi. Sağa, sola bakındım. Sonra sakalını göbeğine, ama daha çok da göbeğini sakalına doğru salmış birine tuvaleti sordum. Kırk yaşlarındaki adam benim amele elbiselerime şöyle bir baktı ve: "Burda tuvalet yok" dedi keskince. Aslında başka zaman olsa kıyasıya tartışır, o kilitli kapıları gösterir, onca kişinin geldiği yerde nasıl tuvalet olmadığını, daha doğrusu neden yalan söylediğini, neden adam yerine koymadığını sorardım. Ama herifçioğlunun birkaç sözü, bakışı, duruşu tüm bu çabanın boşuna olacağını gösteriyordu. Vurulmuştum. Hiçbir şey söylemeden çıkıp gittim. O anda "gel de insanlığından utanma" diye geçirmiştim içimden; ama bir an sonra düşündüm: Utanması gereken ben miydim, O'mu?

 

            Buraların bir de iyi anısı var bende, ayrıntı olsa da... Yaşar Kemal'in buralarda bir yerde oturduğunu duymuştum. Toros'ları, Çukurova'yı, Orhan Kemal'i bilen ve anlatan bu koca adamı düşünürdüm gelip geçtikçe... Ama O'nun Mesut Yılmazla görüşüp, "iyi dost" olması da kafama takılmıyor değildi hani. Yine de seviyordum O'nu. Bir gün kulübelerin oradan telefon etmiş geri dönerken tam cami yolunun sapağında, bana doğru gelen bir taksinin içinde O'nu gördüm. Ellerim ceplerimde öyle yürürken: "Aa, Yaşar Kemal!" dedim. Bakışlarımız karşılaştı, gülümsediğini gördüm, belki de öyle sandım. Sevinmiş, oturup konuşmuş kadar sevinmiştim...

 

            E - 5 karayolundan dolmuşa binip Topkapı'ya vardım. Sarıgazi otobüslerinin kalktığı yere gittim. Arkaya yakın, gölgeli yere oturdum. Az sonra altı-yedi yaşlarında bir çocuk otobüsün basamaklarını çıkıp biletçiye sordu:

 

            - Saat kaçta kalkacak bu otobüs?

 

            Işıklı alnındaki saçları ortadan ayrılmıştı çocuğun. Capacanlı, yerinde duramayan, sıcakkanlı, güldüğünde dudaklarının arasından öne çıkan iki tavşan dişiyle sevimli... O, sendin Ulaş. Annen bilet parasını öderken sen koşup yer beğendin: Tam önümdeki koltuğu. Ve bana gülümsedin; gülümseştik... Camı açmaya çalıştın, olmadı, ben açtım. "Ooh be! dedin. "hava gelince ne güzel oluyor, değil mi amca? Otobüs giderken rüzgâr esecek!"

 

            Annen başka bir yere oturmanızı istedi: "Ulaş, otobüs gidince güneş o tarafa vuracak oğlum..." Ama seni razı edemedi. Ben de sana: "Doğru, güneş bu tarafa gelebilir" dedim. Sen yine gitmedin, annen senin yanına geldi. Anlayışlı bir anneydi çünkü, seninle olan muhabbetimizi sezdi belki de. Gerçekten de Ulaş, seninle birdenbire sevmeye başladık birbirimizi. Uzun zamandır birbirini bulamamış iki iyi arkadaş gibi, birkaç sözle kaynaşıvermiştik. Annenle arkadaşça, yârca kucaklaşıyor, otobüsteki yabancılaşma karanlığında ışıl ışıl parlıyordun... Birdenbire, babandan ayrı olduğunu sezdim. Ayaklarını öndeki koltuğa dayıyordun, annen "yapma" deyip kağıt mendille koltuğu siliyor; pencereden malta eriğinin çekirdeklerini atıyordun, annen yine düzeltiyor sabırla... Senin ufak tefek şımarıklıkların yalnızca, sana hem annelik hem babalık yapan o direngen kadının hoşgörüsündendi, Ulaş. Ama sen de yaramazlıkları daha ileriye götürmüyor, tadında bırakıyordun. Önüne yenidünya yemişi konduğunda, yemeye başlamadan önce birkaçını bana doğru uzatıp "alsana amca" deyişini nasıl unutabilirim! Ya, otobüs Ümraniye mahpusluğunun uzağından geçerken annene elinle gösterip o tarafa el sallamanı...?

 

            Birkaç ortaokullu çocuk, seni çocuk sanıp "agucuk" gibilerinden hareketler yapınca, dilini Aynştayn gibi çıkarıp nasıl da geçtin dalganı! Yirminci yüzyıl Türkiye'sinin Ulaş'ları yedi yaşında çocuk kalır mıydı hiç!... Biliyor musun Ulaş, benim bir yeğenim var aynı senin gibi; bir kardeşim, bir oğlum var doğmamış, aynı senin gibi. Seni görünce onları görmüş gibi oldum oğlum. Aldırma bulutlanan gözlerime; yaş düşmeyecek, bunlar sevincimden.

 

            Ümraniye'yi geçip otobüs yolcuları biraz seyrelince konuşmamız kolaylaştı:

 

            - Kaça gidiyorsun sen?

 

            - Bir'e.

 

            - Okumayı öğrendin mi?

 

            - Hı, hı. Okuyorum.

 

            - Nasıl, hızlı okuyabiliyor musun, gazeteleri -...

 

            - Yok, bazen heceliyorum, bazen de hızlı.

 

            - Kaç yaşındasın peki?

 

            - Yedi. Ama var ya, sekizden de gün aldım!

 

            - Sekiz kere sekiz?...

 

            - Imm, bilmem... On altı...?

 

            - Hayıır, altmış dört.

 

            - Ya, ben sana sorayım: Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane...

 

            - Hımm...?

 

            - Söyliyim mi, söyliyim mi?... Nar! Peki, bu ne: Ben giderim o gider, peşimde tin tin eder...?

 

            - Bunu biliyorum galiba: Gölge mi?

 

            - Tamam, bunu bildin, sen sor o zaman.

 

            - Mavi tarla üstünde beyaz güvercin yürür... bil bakalım bu nedir?

 

            - Mavi tarla...? Bilemedim... Neymiş, söylesene...

 

            - Yelkenli gemi. Hani rüzgârla giden gemiler var ya...

 

            Annenin burada gülümsediğini, sessizce sevgilerini yolladığını gördüm Ulaş, nasıl sevindim...

 

            - Bak şimdi: Mantosu var sarıdan, içi baldan... bir de... on iki ikizi var daldan...

 

            - Mantosu sarı... Kavun mu Ulaş?

 

            - Hayıır, bilemedin, söyliyim mi?... Portakal!

 

            - Peki, niye on iki ikizi var?

 

            - Bilmem, dergimde öyle yazıyor...

            İşte mahallenize geldiniz sanırım. Annen kalktı, arka kapıya gidecek. Bakıyor bir an, çok uzun zamandır kimsenin bakmadığı gibi, dostça bakıyor:

 

            - Size iyi günler... diyor

 

            - İyi günleer, diye yanıtlıyorum ağzımda şeker geveler gibi

 

            - İyi günler amca! diyorsun

 

            - İyi günler, canım (canımın canı, diyorum içimden).

 

            İniyorsunuz. Otobüs kalkarken dışardan el sallıyorsun bana, uzağından geçerken babana el salladığın gibi...

 

            . . .

 

            - Şimdi saat kaç?

 

            Otobüs yolculuğu boyunca beş-altı kez de saat sormuştun. Şimdi saat dokuzu on geçiyor. Şimdi, maç bitimi bağırıp çağıran, korna çaldıran sürü kalabalıklara aldırmadan yatıp uyuma zamanı, oğlum. Sanırım annen seni gül uykularına televizyonla değil, masal-öykü kitaplarıyla yollamaktadır:

 

            Bir varmış bir de yokmuş, oğlum. Bir zamanlar, memleketin birinde kanatlı insanlar yaşarmış. İnsanlar masmavi gökyüzünde, şahin gibi hızlı, kartal kadar yüksekten olmasa da, özgürce uçabilirlermiş. Ama bir süre sonra efendiler, krallar, padişahlar devri başlayınca bu durum bazılarını rahatsız etmeye başlamış. Çünkü insanların özgürce oradan oraya gidebilmesi, hiçbir sınır tanımaması, onların çıkarlarına ters düşüyormuş.

 

            Bir gün padişah, tıka basa doldurduğu göbeğinden dolayı arada bir "gaark" diye geğirerek şöyle bağırmış: "Benim kullarım uslu uslu toprağı işleyip vergilerini verecek, istediğim zaman savaşa gidip ölecek-öldürecek ve saray için haraç toplayacak! Onun için uçmayı yasakladım. Uçanın kellesi vurula!"

 

            Aradan uzun yıllar, on yıllar, yüzyıllar geçmiş oğlum. Baskı ve zorbalık öyle ağır, yalan-dolan öyle yoğunmuş ki insanların çoğu, belki de hepsi uçmayı unutmuş. Unutmayanlar öldürülür ya da hapsedilirmiş. Yine de gizlice uçanlara ilişkin efsaneler dolaşırmış halk arasında. Ama benim güzel yavrum, bu ülkede yaşayan bir marangozun oğlu olan Can, sık sık kırpıştırıp durduğu kanatlarını ihtiyar babasına gösterip:

 

            -Niçin? diye sorarmış. Kanatlarımız olduğu halde niçin uçamıyoruz?

 

            İhtiyar marangoz ise, çoktan beri öğretilen o saray uydurmalarını tekrarlarmış çaresiz. Aslında O da bilirmiş bunların yalan olduğunu. Ama korkudan, gerçeği söyleyemez, oğlunun başına bir hal gelir diye de kaygılanırmış. Çünkü padişah ve çevresi gerçekten de çok zalimmiş oğlum. O kadar ki padişah, halk arasında, çok kurnaz ve zalim anlamına çekilerek "Yezit" diye anılırmış...

 

            Can, babasının yarım ağızla anlattığı bu şeylere, bu "şeytan işi" laflarına gülüp geçer, gizli gizli uçma denemeleri yaparmış. Ama uçması unutturulana zormuş uçması... Her yanı yara-bere içinde kalırmış. Soranlara da "koşarken düştüm" dermiş. Düşlerinde uçabildiğini, nehirler, kentler, ovalar aşıp ağaçların ve çiçeklerin kaynaştığı bir yere vardığını görürmüş. Bu yerde kimse kimseyi kırmaz, üzmez, çalışanlar hiçbir sıkıntı çekmezlermiş. Kardeşçe birlikte üretir, sonra yine kardeşçe birlikte yer, eğlenir, gezerlermiş... Ne, insanlardan hiçbir farkı olmadığı halde "ben sizlerden üstünüm" diye bağıran hükümdarlar, ne de "oyunuzu bize verin, sizi aya çıkaralım" diye yalanlar atan politikacılar...

 

            Can, uyanınca kardeşlerine, arkadaşlarına düşünü anlatırmış ama çoğu kimse:

 

            - İlahi Can! Öyle şey olur mu hiç; insan uçabilir mi? Tanrı, uçmamızı isteseydi, kanatlarımız köreleceğine daha da gelişirdi, dermiş.

 

            - Ama siz kanatlarınızı kullanmıyorsunuz ki...! diyormuş Can, kullansanız kanatlarınız körelir miydi?

 

            Ama yürüyüp gitmişler yine, "olmaz" diyerek. Sonra arkadaşları Yıldız'la Sinan gelmiş Can'ın yanına. "Ben sana inanıyorum Can" demiş Yıldız, "ben de böyle düşler görmüştüm. Bir gün kardeşçe bir yaşam, barış içinde bir dünya, özgürce kanatlanan insanlar olacak, inanıyorum. Ama önce saraydaki eli sopalı cahilleri yenmemiz gerek."

 

            . . .

 

            Ulaş uyuyor. Düşünde toplamış güzel insanları peşine, yıka yıka çirkeflikleri, kura kura güzellikleri yürüyor. İnsanlar biraraya gelince, "hep beraber" deyince, yıkılmaz bir kale gibi duran o kocaman cezaevi, beyaz sayfadaki kara lekenin silinmesi gibi öyle kolay ve özenle siliniyor ki... Ulaş da şaşıyor bu işe, babasına sarılırken.

 

            Ulaş, büyüyor...

                                  

 

                                                                                                   

 

Sabahattin Ali Tayır

 

AHMET TAHSİN: Malkas

1/6/2009


RESİM: DAMİAN MİCHAELS

 


İslam inancına göre on iki yaşındaki bir çocuk, akil baliğ sayıldığından Mehmet de akil baliğ sayılarak, odası kız kardeşlerinden ayrılmış ve artık orta öğretiminin yanında okul tatillerinde de dini eğitimine ağırlık verilmişti. Bu kez gönderildiği Göçmen Hoca, önceki hocası gibi cinci değil, aklı başında bir hocaydı. Hatta Mehmet, bir ara onu, okullu olan büyük caminin imamı Kara İmam'la Arapça konuşurken duymuştu. Göçmen Hoca, Cinci hoca gibi Kur’an'ı yanlış okuduğunda ince bir çubukla diline vurmuyordu Mehmet'in. Bitmez bir sabırla önce kendisi tekrar ediyor ve arkasından da Mehmet 'in tekrarlamasını istiyordu. Bu tekrarlamalar Mehmet tamamen doğru telaffuz edene kadar devam ediyordu. Hatta o günkü dersin veya ezberlenmiş kısmın okunması da sonraya erteleniyor, sadece doğru telaffuz üzerinde çalışılıyordu.

 

Göçmen Hoca'nın evi Cinci Hoca'nın evi gibi rutubet ve toz kokmazdı. Evinin pencereleri büyükçe ve iyi bezenmiş bir bahçeye bakardı. Cinci Hoca'nın evi ise çok küçük pencereli ve yarı karanlık bir evdi. Helâsı dışarıdaydı. Bahçesi ise asla insan eli değmemiş bir durumdaydı. Kıyıda köşede insanın gözünü şenlendirecek yabani bir ot bile yoktu. Gerçi Göçmen Hoca'nın evinin helâsı da dışarıdaydı ama, içinde mutlaka su dolu bir kalaylı bakraç ve yanında da taharetlenmek için topraktan bir kap bulunurdu. Kısacası, Cinci Hoca'nın evi de, bahçesi de, helâsı da cinlerin yaşamasına olanak sağlayan bir düzendeydi Mehmet için. Oysa Göçmen Hoca'nın evinde, altına bakmadan mindere oturabiliyor, besmele çekmeden tuvalete girebiliyor, destur demeden eşiklerden geçebiliyor, hatta kimi zaman hocasını beklerken tatlı bir rehavet çöktüğünde hemen oracıkta güven içinde uyuklayabiliyordu.

 

Cinci Hoca'nın dili her zaman mosmordu. Bunun nedenini Mehmet çok sonraları anladı. Hoca muska yazarken veya yumurtaya büyü yaparken, sabit kalemi diline değdirerek kâğıtta ve yumurtada koyu izler bırakmasını sağlıyordu. Zaten silinemez olan sabit kalem, böylece daha da sabit bir yazı bırakıyordu Arap harfleriyle yazılan kâğıdın üzerinde. Cinci Hoca, bu muskaları her derde deva olarak yazardı. Zaten doktorun bulunmadığı ilçede başı ağrıyana baş muskası, dişi ağrıyana diş muskası, sarası olana sara muskası, gönül ağrısı olana da umut muskası, bu dört santim eninde ve yirmi santim uzunluğundaki kâğıtlara yazılırdı. Hayvanı kaybolanlara ise kurtlar yemesin diye bir çakıya okunup üflenip çakının ağzı kapatılarak kurt ağzı bağlanırdı. Dua bazen çok uzun olur, kağıdın arka yüzüne bile yazılması gerekirdi ki, böylesi durumlarda muska sahibine verilmeden ve balmumu bezlere sarılmadan önce parayı artırmak için ihtiyaç sahibine gösterilir, sonradan yedi kat mumlu beze sarılır, siyah bir deri ile kaplanması için saraça gönderilirdi. Bu muska boyuna asılacaksa, ki bu, genelde düşmandan koruyan bir muskaydı; ayrıca yine deriden bir uzun kaytanı bulunurdu boyna asılması için. Eğer koltuk altına konan ve insanı cinden periden şeytanın şerrinden koruyan bir muskaysa, bu tür muskalar da genelde saralılara, haylaz çocuklara, sürekli ağlayan bebelere, hastalığı bir türlü geçmek bilmeyen, gelişimi durmuş kız veya erkek çocuklara yazılırdı; bunların da üçgen uçlarının birinde düğmeye takılmasını veya çengelli iğne ile iç giysiye tutturulmasını sağlayan tığla örülmüş bir küçük ip köprü bulunurdu.

 

Mehmet bu teferruatlardan fazlaca etkilenmezdi. Hatta Cinci Hoca'nın tüm bunlarla uğraşmasını hocalığının bir gereği olarak görürdü. Bazen muska yazdıracak kişinin veya büyü yaptıracak kişinin falına baktığı da olurdu hocanın. Mehmet konuşmaları sabırla dinler, bunları kimseyle paylaşmaz, paylaşırsa hocanın cinlerinin kendisine musallat olacağını bilir, kimselere bir şey söylemezdi. Ancak bu evde asla helâya gitmezdi. Helânın her yanı cin kaynamaktaydı ona göre; cinler eve çok nadir girerler, onlar eve girince hoca sinirinden ve öfkesinden bayılır veya onlar hocayı bir şekilde bayıltırlardı. Hoca bayılmak üzere ağzından köpükler çıkarmaya başlayıncaya kadar ev güvenliydi. Ancak, cinlerin çocukları söz dinlemediğinden ve fazlaca şımarık olduklarından kapının eşiğine kadar gelirler içeriyi gözetlerlerdi. Bu nedenle, kapıdan içeri girerken eşiğe basmamayı bilir, eşikten hızla atlardı.

 

Hocanın ağzı köpürmeye başladığında da bayılacağını anlar, sessizce bir köşeye çekilerek minderin üzerine çöker, bildiği bütün duaları korkulu bir şekilde okuyarak, cinlerin içerden çıkmalarını ve hocasının eski haline dönmesini beklerdi. Her cin boğuşmasından sonra hocasının başı ağrırdı, Mehmet de evine gider ama olan bitenden kimseye söz etmezdi. O gece kimseye hissettirmeden, kız kardeşleriyle birlikte yattıkları odayı dualar okuyarak mümkün olduğu kadar cinlerden temizleyip yorgun düşerek uykuya geçer, rüyasında seyrettiği filmlerdeki Kızılderili danslarıyla hocasının cinlerini kovmaya devam ederdi.

 

Bir sabah Mehmet, kararlı bir şekilde babasına, “Artık Cinci Hoca'ya gitmeyeceğini” söyledi. Neden diye sorulduğunda da sadece, “Göçmen Hoca'ya gitmek istiyorum,” dedi. Nasılsa, babası itiraz etmedi. O günden sonra Göçmen Hoca'ya gitmeye başladı. Zaten birkaç ay sonra, Cinci Hoca'yı sırtüstü yatar vaziyette, ağzı yüzü kusmuk içinde cinler tarafından boğulmuş olarak buldular. Bu sırrı sakladığı için Cinci Hoca'nın cinleri Mehmet'e musallat olmadı.

 

Göçmen Hoca, köse sayılacak kadar seyrek sakallıydı. Evin içinde ve çarşıda sarıkla dolaşır; Mehmet, hocanın dolaşırken yarattığı rüzgârda ilginç bir serinlik hissederdi. Kuran'ı değişik bir makamda okurdu. Sesini yükseltmez, mırıltı şeklinde, dua ile sohbet arası bir dinginlikte, çok hafif ileri geri sallanarak ve bu sallanmaları da makama uydurarak, bazı harfleri uzatıp bazı harflere bastırarak yapılan inişli çıkışlı bir okuyuştu bu. Mehmet bu makamı tutturamasa da, sallanmaları tutturabiliyordu. Artık Kuran'ı ezberlemeye başlamıştı. Dersten sonra hocasının önünde ve onun önderliğinde ezan okuyor, bir gün minareye çıkacak olmanın heyecanını yaşıyordu. Her ne kadar hocası, ezanı ezberlemiş olmanın bu işe yetmediğini, ezanın çok güzel okunması gerektiğini belirterek, güzel okunan bir ezanın müminleri camiye çağıracağını, kötü okunmuş bir ezanın müminleri camiden soğutacağını söyleyip üstü kapalı bir şekilde Mehmet'in sesinin güzel olmadığını ima etse de, Mehmet yine de heyecanlanıyor ve minareye çıkacağı o günü bekliyordu.

 

Ama, Cinci Hoca'nın ölümü, cinlerin kendisine musallat olmamasının sevinci, iyi bir hocada okuyor olmanın iç huzurunun yanında Mehmet'i huzursuz eden ve ona musallat olan bir şey daha vardı: Tehcirden kurtulmuş Ermenilerin bir arada yaşadıkları mahalledeki Demirci Avadis'in oğlu Malkas.

 

Mehmet, kimi zaman annesinin bir isteğini yerine getirmek için, kimi zaman kendisiyle akran yeğeni Yusuf'la oyun oynamak veya uçurtma uçurmak için Çarşı Mahallesinden Yukarı Mahalleye giderken, köpek bulunmayan bu Ermeni Mahallesinden geçer, geri dönerken de aynı yolu takip ederdi. Mehmet cinden nasıl korkarsa köpekten de aynı şekilde korkardı. Bu yüzden yolu değiştirme şansı yoktu. Yoktu da; Malkas'a denk geldiğinde kendinden yaşça büyük ve irice olan bu çocuk, Mehmet'i her seferinde döver, sırt üstü yatırır, cebinden çıkardığı çakısıyla gömleğinin düğmelerini keser, sonra bırakırdı. O sıralarda düğme ile oynanan bir çocuk oyunu modaydı. Son zamanlarda Mehmet artık direnmediği için Malkas, düğmeleri onu dövmeden kolayca alabiliyordu. Mehmet direnmeyerek hem Malkas'tan, hem de anasından yiyeceği dayağın hiç değilse birinden kurtulmuş oluyordu. Ama gittikçe bu durum da çok zoruna gider olmuştu. Çatı arasına kurmuş olduğu bir kum torbasında boks çalışıyor, iyice güçlenerek Malkas'ı dövebileceği günü de ezan okuyacağı gün gibi ayrı bir heyecanla bekliyordu.

 

Gerçi Mehmet'in işi o kadar zor değildi. Cinci Hoca'nın söylediği doğruysa ki, doğru olmalıydı; zira büyü yaptığı kızların gece vakti, büyü yaptıran oğlanın veya adamın kapısına dayandığını ve ona kaçtığını çok duymuştu. Bir keresinde de çalınan öküzlerin yerini tam tarif etmiş, hırsızlar daha öküzleri kesmeden yakalanmalarını sağlamıştı. Kocası askerde olan Nazife Gelin'e yazdığı muskalar her hafta hoca tarafından yenilenerek ve bizzat hoca tarafından göbeği kızgın iğne ile dağlanarak şifa vermiş, kocası askerden geldikten sonra da ona yazılan bir muska ile cinler tamamen tesirsiz hale getirilmişti. Tüm bunları Kuran ile yapmıyor muydu? Ben de diye geçirdi içinden; Kuran'ı boynuma asıp bir gün bu ermeni oğlunun karşısına çıkmalıyım. Bu fikir, ezan okuyacağı güne kadar iyice yerleşmişti Mehmet'e.

 

O sabah daha gün doğmadan çok önce, boynunda Kur'an asılı bir halde, ezanı alçak sesle mırıldanarak iyi tanıdığı mahalle aralarından geçip göçmen evlerinde oturan hocasının evinin yolunu tuttuğunda çok mutluydu. Nihayet bugün sabah ezanını kendisi okuyacaktı. Hocası öyle demişti.

 

Bahçe kapısını komşuların duyamayacağı bir şekilde hafifçe tıklattı ve hocasının ayak sesini duydu. Bu takunya sesini nerde duysa tanırdı Mehmet. Şimdiye kadar hiçbir zaman hocasını uykudan kaldırmamıştı. Ne kadar erken gelirse gelsin, hoca hep ayaktaydı. Kendisinin “hayırlı sabahlar” diye selamlanmasını isterdi. Mehmet de “hayırlı sabahlar” dedikten sonra hocanın oturma odası olarak kullandığı, bahçeye bakan odaya girdi. Böyle zamanlarda hocanın karısı ortalıkta hiç gözükmezdi. Kendi evlerindekine ters düşen, erkek kalkınca kadın da kalkar kuralının bu evde uygulanmayışına şaşırmıştı ilk zamanlar Mehmet.

 

Hocasının karşısına diz çöküp önce dersini bitirdi, sonra da bir elini kulağına koyup, minarenin etrafında döner gibi tam bir tur atıp ezan okuma provası yaptı. Alaca karanlıkta hocasının yüzüne baktı. Bir memnuniyet ifadesi göremedi. Buna üzüldü. Neden sonra, kısık bir sesle, “ Tamam”, dedi hoca, “Şimdi git ezanı oku”. “Bugün ezan okuyacağını baban biliyor mu” diye de sordu hemen arkasından. “Biliyor” dedi Mehmet, ben gelirken abdest alıyordu. “Hadi git” dedi hoca.

 

Mehmet cinsiz bir evde dolaşmanın bahtiyarlığıyla korkusuzca kapıya yöneldi ve güz sabahının tüm serinliğini içinde hissetti. Bunu severdi.

 

Camiye giden yol, Ömer Osman Çeşmesi'nin yanından geçerdi. Tam oraya gelmişti ki; içinde pulluk olan bir at arabasının çeşme yalağının hemen yanında durduğunu, Malkas'ın atları suvarmak için arabadan indiğini gördü. Birden yüzü aydınlandı; tam zamanı dedi içinden, burada Allah var, insan yok. Bir anda camiyi, ezanı unutarak yolunu değiştirip çeşmenin başına geldi. Saçlarını ıslatıp tarayan Malkas'a, “Lan Malkas” dedi, “Sana tarlada kargalar mı bakacak?” Malkas, “Yoluna git, şimdi sopayı yiyeceksin” dedi. Mehmet, “Dene bakalım” deyince, Malkas'ın, arabanın üzerinde duran kırbacı alarak Mehmet'e savurmasıyla birlikte, o da Kuran’ını boynundan çıkararak kabının sapından kuvvetlice tutup Malkas'ın kafasına savurdu. Kuran isabet etti ama Mehmet'in beklediği etkiyi yapmamıştı. Kuran'ı kafasına yer yemez Malkas'ın kamyon çiğnemiş kurbağa gibi olacağını umuyordu. Olmadı. Bir daha vurdu Kuran’la, bir daha, bir daha… O sırada kafasına, sırtına rasgele değen kırbacın acısıyla Kuran’ı elinden bırakıp Malkas'ın iki bacağına birden ani bir dalış yaptı. Dengesi bozulan Malkas'ı altına alıp kafasına, gözüne rasgele vurmaya başladı yumruklarıyla. Ayağa kalkar korkusuyla vurdukça vurdu. Debelenmeyip kendini bıraktığını ve artık yalvarmaya başladığını çok geç fark edip, üzerinden kalktı; Malkas'ı ve Kuran’ı da orada bırakıp evlerine doğru koşmaya başladı. Eve yaklaştığında kendisinin okuması gereken ezanı babasının okuduğunu duydu. O oldu, bir daha namaza da hocaya da gitmedi. Hiç ezan okumadı.

 

Mehmet, yıllar sonra Fakültede öğrenci iken devrimci mücadelenin içinde tutuklanıp girdiği cezaevinde yatarken, Malkas’ın faşistlerce öldürüldüğünü duyunca, bir hafta boyunca sadece idarenin zorunlu kıldığı havalandırmalara çıkmayarak, ranzasında Malkas için dua edip yas tuttu.

 

AHMET TAHSİN 11.01.2009

İRFAN SARİ / Kar Yağıyordu Ölürken Babam

15/5/2009


RESİM: ÖMER KALEŞİ 

İRFAN SARİ / Kar Yağıyordu Ölürken Babam

 

Ne bir kuş, ne bir belirti vardı gökyüzünde. Oysa az önce ölen babasıydı Amar’ın. Yani babası öldü diye her tarafı matem sarar sanmıştı. Bir babanın ölümü bu kadar sessiz ve kimsesiz olmamalıydı diye düşündü. Hele bu baba yatalak bir anneye, deli bir kız çocuğuna ve okullu bir erkek çocuğa kerpiç keserek bakıyorsa biraz daha kadir kıymet görmeliydi.

 

Tabutun bir ucuna omzunu dayadı ve dik yürümeye çalıştı bütün gücüyle. Şimdi omuzlarının üstünde taşıdığı babasına görünmeden gözyaşlarını akıtsa, konu komşu bir erkeğin ağlayışına tanık olacaktı. Şayet ağlamasa, içinde fokur fokur kaynayan bu ölüm anı neredeyse taşacaktı gözlerinin kıyısından.

 

Bunları aklından kısa bir an geçirirken, zekâ özürlü kız kardeşine ilişti gözü o da ağlıyordu. O elbiselerini yırtan vücudunu lime lime kesen deli kız hüngür hüngür ağlıyordu. Dayanamadı, bir yağmur bulutunun şehir uyurken gürlemesi kadar sesli gürledi. Adeta hazin hazin bir gözyaşı akışına gömüldü. Sonra yanındakiler omuz verdiler tabuta. O da o hüzünle deli kardeşine sarıldı çünkü. İki kardeş, iki nehirin bir birine çarpışması ve iç içe geçmesi gibi sarıldılar. Olaya tanık olan herkes bu hüzün karşısında saklı sebeplerini gözyaşına çevirdi.

 

Mezarlığa kadar tabut omuzlarda taşındı. İki kardeş ellerini arkalarından birbirlerinin beline kenetlemişlerdi. Toprak örtülünce tabuta yine sağanak duygular içinde herkes tekmil verir gibi matemler içindeydi. Deli kız Helê’nin duygulu durumu karşısında şaşkınlığını gizlemeyen konu komşu bu tablo karşısında bitik duruyordu.

 

O kadar ağladılar ki iki kardeş, konu komşu; sanki yağan kar da farkındaydı bunun. Yerdeki karın üstüne düşen her kar tanesi de bir hüzün ağırlığındaydı. Aslında simsiyahtı şu an yaşamın rengi. Ama kar yağıyordu, bir yandan beyaz ve parıldayan haliyle.

 

Helê az önce bir göğüs boyu toprağa gömülen babasına vedalaşmak istemiyordu bir türlü. Üstüne çöken hüzün ile son adımlarının durduğu yerden bir milim bile kıpırdamıyordu. Amar dönmeleri gerektiğini biliyordu. Kardeşinin elini tuttu, hiç konuşmadan eve doğru yönlendi, Helê’nin boynu, gözleri ve sihirli çehresi orda kaldı sanki.

 

Elbiseleri incecikti, babalarını uğurlarken üstlerine yağan kar sırılsıklam etmişti olanları. Sırılsıklam ve çaresiz… Ancak üşümüyordu bedenleri. Sadece ölümün onlara sokuluşuna yenilmiştiler o kadar.

 

Komşu kadınlar yatalak anneye hâlden ağıtlar yakarken, iki kardeş de mezarlıktan eve varmıştı artık. Salondaki sedirde öylece oturdular. Amar, annesine baktı kapı aralığından, bir de yanında oturan kardeşine. Bu adı yok acı karşısında nasıl duracaktı, onu düşledi saniyeden daha hızlı.

 

Artık, gözleri güneş doğuran şafak kızıllığına dönmüştü. Çünkü güneşleri ölü doğmuştu bu gün. 

 

Fakat güneşin ısısını ve bereketini taşımalıydı bu evin içine. Çünkü bu işi onun dışında yapacak takatte kimseler yoktu. Belki babasının ölümünden çok, şimdiden sonraki yaşamlarının izini sürmek korkutmuştu onu.

 

On yedi yaşındaydı Amar, liseyi bitirecek, babasının göğsünü dağlar kadar kabartacak diplomayı getirecekti, o görmezse de getirecekti.

 

Konu komşu evden çekildikten sonra, annelerine yakın oturdular ve üstlerine battaniye örttüler. Sabahlara kadar babası tarafından üstü defalarca örtülen Helê, babası öldükten bu yana donmuştu sanki.

 

Amar’ın gözleri tavana çakıldı. Dam direkleri kararmıştı. Hemen her gün uyuduğu ve her seferinde bakındığı bu dam direkleri hiç bu kadar kara  değildi sanki. Sonra nedendir, saydı direkleri, on direk vardı damda.

 

Babaları olmadan, hayatlarında ilk defa bir geceyi yalnız geçirdiler. Fakat o sabah, beraber büyüdüğü kız kardeşi Helê de onlardan ayrılacaktı ebediyen.

 

Evde kopan bu ikinci bir kıyamete anlam vermeye çalışan komşular. Dizlerini karnına çekip kıvrılan ve gözleri apaçık duran Helê’nin cansız bedenine karşı dondular adeta.

 

Ölümün adaleti olsa adı ölüm olmazdı elbet.

 

Kuşkusuz Amar’da bu halde, bu sefer o hiç anlamadığı, tadına varamadığı şimdi yok oluşunun acısına gömüldüğü kardeşinin tabutuna omzunu dayadı ve hüznünü dayayabileceği bir felçli annesini geçirdi kafasından.

 

Daha dün ıslanan çorapları kurumadan yeniden sırılsıklam olmuştu ama onu daha çok yan yana kazılan mezarların içindeki ki babası ve kardeşi düşündürüyordu. Çorapları kuruyacaktı nasıl olsa…

 

Dün bakışlarını babasının mezarında bırakan Helê’nin bu gün kendisini de mezarlıkta bıraktıktan sonra bir yanı eğik şekilde eve döndü. Evde halden ağıtlar kaldığı yerden devam ediyordu. Annesinin göz pınarları kurumuş yüzü benzi solmuştu. Solgun yüzündeki o mahmur bakışları coğrafyasından erozyona uğramış bir toprak kütlesi gibiydi.

 

Zaman durdu o saatten itibaren.

 

Dayısı kapalı yollardan dolayı ona gelip yetişene kadar bir hafta geçmişti. Artık kafasında belirlemeye çalıştığı yeni hayatında annesiyle bir başına kaldığını biliyor ve kendini ona hazırlıyordu. Taziyeye gelenler ona baş sağlığı dilerken bile o başının sağ olması için planlar kuruyordu.

 

İkinci hafta arkadaşları gelip onu okula götürdüler, onun gözlerinin aradığı kişi yoktu ama. “Belki gelir” dedi. Birinci ders geçti, ikinci ders, üçüncü ders ama o yoktu hâlâ… En son okul bahçesinde dayanamayıp sordu. Dediler o gitti.

 

Gözleri ve yüreği bir mezarlıkta kaldı bir de dağlarda.

 

Eğer babası ölmeseydi belki içindeki dağ sevgisini dudaklarının arasına ıslık edip baştan başa coğrafyayı dolaştıracaktı. Kent kent! Köy, köy!

 

Sana şiir yazamam

Islıklarım dudaklarıma küser sonra

Ay taşar bak biraz bulutların üstünden

Çık sende

Avuçlarımızdan topladığımız kadar

Bir saklımız olur

Bir saklımız

Hani duymak için can atan kulak hevesinde

 

Daha sonra hiç şiir yazamadı bu şiirden sonra. Annesinin tutmayan ayakları kadar felçliydi aslında o da. Ama yürümeyi bırakmadı hiç elden.

 

Babası öldüğü gün, tavanda duran on direk geldi aklına bir gün. Yine kıştı ve yine o gün oturduğu yerden tavana asıldı birden bakışları. Kalktı pencereye baktı, sabah bembeyaz bir kundaktaydı.

 

Sobayı yaktı, annesinin kahvaltısını başucuna bıraktı ve çıktı dışarı. Mezarlığa yürüdü. Aynı o gün kadar ağır bir yük vardı omzunda, sebebini bilmediği bir yük. Kar ıslaktı, bata çıka vardı mezara. Her iki mezarın başında kuşlar vardı, serçe kuşları. Ve ıpıslaktılar, ve yem vardı mezarın her ikisinde de. Bakındı, etrafta tek iz yoktu. Gökten düşer gibiydi yemler… Ve bu kar yağışlı günde kuşlar cıvıldıyordu, ıslak kanatlarla kaçışıp uçuşuyorlardı.

 

Anlam veremedi. Daha fazlada yaklaşmadı kuşlar uçmasınlar diye. Dönerken geriye bir ses duydu sanki “iki serçe kuşuyuz biz” diye. Yürüdü…

 

Öğlen vaktine kadar kar havasında yürüdü. Düşündü on koca yalnız yılı…

 

Karlar o şehre epey yağdılar.

 

Eve vardığında, pencereye konan iki kuş gördü. Koştu içeri! Annesi yatağından pencerenin önüne gitmiş ve kuşlarla konuşuyordu.

 

Hadi gelin içeri sizde, bakın Amar’da geldi.

 

İRFAN SARİ

 

« Önceki ::


 Devrimci Siteler i ziyaret et

Blogcu ile yapıldı