Image Hosted by ImageShack.us
#wp-calendar td.pad:hover { background: #FFFFE0; } #wp-calendar td:hover, #wp-calendar #today { background: #eee; color: #bbb; } #wp-calendar th { font-style: normal; text-transform: capitalize; }



EMEĞİN SANATI'NDAN 65. MERHABA

1/1/2010

 

Merhaba,

Emeğin Sanatı, 4 yaşına girdi. 15 Aralık 2006’da başlayan serüvenimiz, 2010’da da aynı bilinç ve kararlılıkla devam edecek. 

Neden, Emeğin Sanatı dergisine gerek duyduk? Gerek yazılı alanda gerekse internette pek çok sanat-edebiyat dergisi vardı. Ama bu dergilerin büyük bir çoğunluğu, bizim hedefimizin ve sanatta sosyalist tavrımızın gerisindeydi. Bir kısmı icazetli bir sanat derdindeydi.  03.05.2004’te kendimiz gibi düşünen arkadaşlarla Emeğin Sanatı Grubunu oluşturduk. Grup içi görüş ve paylaşımlarda sosyalist gerçekçiliğe yeni bir yön vermenin gerekliliğinde birleşildi. Bu tavrı “Yeni Sosyalist Gerçekçilik”  olarak belirledik.

İşte bu tavrımızı ve ürettiklerimize daha çok okura ulaştırma çabasıyla bir dergi çıkarma gerekliliği ortaya çıktı. Olanaklarımız kısıtlıydı. Yazılı dergi çıkarma olanağımız yoktu. Bağımsız bir site oluşturmak için ne maddi gücümüz ne de teknik becerimiz vardı.  Emeğin Sanatı E-Dergi, işte bu koşullarda “blogcu.com” üzerinden yayına başladı. Bizim için önemli olan, sesimizi, öfkemizi, bakışımızı, duyarlığımızı aktaracak bir araçtı.  Bu araç, blog oluşuna ve biçimsel niteliklerine bakılmaksızın beğenildi, okundu, okutturuldu. Dergimize grup dışından da ürünler akmaya başladı.

İlk 50 sayılık arşivimiz, http://emeginsanati.blogcu.com adresinde kaldı. Orada, arşiv olarak yayına devam etmektedir. Şubat 2009’da 51. sayımızdan itibaren burada yayına devam ettik. Çoğu kez doğruları yüksek sesle dillendirdik. Bazen hatalar da yaptık. Ama sanat-edebiyatta egemen burjuva edebiyatının yanılgılarını, eksikliklerini, açıklarını anlatmaya, eleştirmeye devam ettik, devam da edeceğiz.

            Emeğin Sanatı’nın ilk 50 sayılık arşivini, bugüne dek 78.988 kişi ziyaret etmiş. Bu sayının yüzde 30’u hemen girip çıkanlar. Geriye kalan sayı, çabalarımızın bize kalan ödülü… Henüz 1. yılını doldurmamış olan Emeğin Sanatı2’yi ise sadece son 2 ayda 2087 kişi ziyaret etmiş. Gene bu sayımın yüzde 30’nu çıkardığımızda gerçek okur oranını ortaya çıkıyor.

            Google-Analytics’ten elde ettiğimiz istatistiklere göre, ziyaretçilerimizin yüzde 63’ü yeni okurlar. Geriye kalan yüzde 37, her ayın 1’inde ve 15’inde bizi bekleyen sadık okurlarımız. Yeni okurların sitede kalma oranı da yüzde 33, geriye kalanlar, girip çıkanlar. 42 ilimizden ziyaretçi geliyor. Çoğunluğu İstanbul, Ankara ve İzmir’den geliyor. Ama Anadolu’nun doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine  okunuyoruz. Dünyadan da sitemize ziyaretler oluyor. Bunların çoğunluğunun sitede kalma oranları çok düşük… Günlük 50 ziyaretçi okuyor sayfalarımızı. Derginin yayına girdiği ayın 1’i ve 15’inde bu sayı 100’ü aşıyor.

Henüz özlediğimiz yerin gerisindeysek de inanç ve bilincimizin yorulmaz bileşkesiyle yolumuza devam edeceğiz özlediğimiz şafaklara varıncaya dek. Bağımsız, özgür ve gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan ekmek ve gül günlerini getirecek yılların yolunu açmak için…

EMEĞİN SANATI

           

                BU SAYININ SAVSÖZÜ

 Günümüzde, varlığı gereği kapitalizm ve onun egemen sınıfını hedef almış olan bir düşünce kapitalist dev bir şirket tarafından kendini gerçekleştirsin diye mali olarak destekleniyor. İşte sanatın çözmesi gereken ikilem, aşması gereken güçlük artık budur: Nasıl yüzyıl başında olduğu gibi sanat yeniden bir tehdit unsuru haline gelecek, neredeyse elinde oyuncağa dönüştüğü egemen sınıfın ve onun sanat ve estetik anlayışının dışında, farklı, yepyeni ve öyle hemen deşifre edilemeyecek, ele geçirilemeyecek bir yeni aşamaya geçecek? Eğer sanatçılar bu sorunu aşamazsa yazmalarının, çizmelerinin ya da dökmelerinin hiçbir anlamı olmayacak; kendileri çalıp kendileri oynayacaklar, ya da egemen sınıflar çalacak onlar da birer soytarı gibi egemenler tarafından beğenilme arzusu ve ihtiyacıyla oynayıp duracak.

Öyle bir noktaya geldik ki, artık sanat sanat olmamaya yönelmeli, bu da şimdi yürürlükte olan estetik anlayışlardan kaçınmakla mümkün olacağına göre sanatın değillemesi (şimdiki sanat sanatın simülakrı/taklidi daha çok) olmalı. Şimdi postmodern sanat diyorlar, işte sanat postmodern olmayı reddedecek, sanat işi olmayı reddedip yeniden hâleli sanat eseri olmanın yollarını arayacak. (Buna benim önerim sanatın kurguyu bir kenara def edip, samimiyeti, kendiliğindenliği, bugünün sanatsal uygarlığına karşı barbarlığın yani henüz uygarlığa dahil olmamış olanın ilkelliğine yönelmesidir. Samimiyet ilkeldir, canlı kanlıdır; kurgu uygarlıktır, hesaba kitaba dayanır, bu yüzden de manipüle edilebilir. Manipüle edilemeyecek tek şey samimiyettir, manipüle edilmeye çalışıldığında yine de samimiliğinden hiçbir şey kaybetmez.) OSMAN ÇAKMAKÇI

YAŞAM VE SANATTA

         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

SANATTA YAPRAK DÖKÜMÜYLE BİTTİ 2010!...

 

            2009’un son 15 günü içinde art arda gelen sanatçı ve aydınlarının ölüm haberleri, sanatseverleri üzdü.

Ali Taygun

       Tiyatro sanatçısı, yürekli bir barış savaşçıı Ali Taygun’u 16 Aralık’ta yitirdik.

      12 Eylül darbesinde tiyatrodan uzaklaştırılan Ali Taygun,  1982 yılının Mayıs'ında açılan Barış  Derneği Davası'nda Büyükelçi Mahmut Dikerdem,  Eski Baro Başkanı Orhan Apaydın, Ressam Orhan Taylan, Dr. Erdal Atabek,  Gazeteci Ali Sirmen, Dr. Gencay Şaylan,  Şair-yazar Ataol Behramoğlu ve  Eski İstanbul Belediye Başkanı Reha İsvan, Aziz Nesin, Rutkay Aziz, Genco Erkal, Jülide Gülizar, Tarık Akan, Vedat Türkali, Ertuğrul Günay ve Halit  Çelenk  gibi isimlerle birlikte 30 yıl hapis cezası  istemiyle yargılandı. 12 Eylül döneminde “Barış Davası” nedeniyle  gözaltına alınan ve tutuklanan sanatçı, 1989  yılında hakkındaki tüm davalardan beraat etti.   Aynı yıl Helsinki Watch adlı kuruluş tarafından  onurlandırılan dünyanın önde gelen 10 insan hakları  gözlemcisi arasında yer alan Taygun, Danimarka'daki PL Vakfının ödülünü Amnesty  International ile paylaştı. Yargılandığı suçlardan aklanmasının ardından Şehir  Tiyatrolarına dönen ve 1993'ten bu yana TV  yapımcılığı da yapan Taygun, başta Shakespeare  olmak üzere İngilizce'den birçok oyun çevirdi,  uyarlamalar yaptı ve “Masal Bahçesi” adlı bir oyun  yazdı. Sanatçının 1977'den bu yana birçok gazete ve  dergide tiyatro, seyirlik sanatlar, estetik, felsefe  ve siyaset konularında yazı ve makaleleri  yayınlandı.

Ali Taygun'un Barış Derneği Davası'nda yaptığı  savunma,  hem cuntaya kafa tutuş, hem de bir derstir. Mahkemede, Ali Taygun’la ilgili ilginç bir anekdot anlatılıyor:

"Dinleyici sıraları tıklım tıklım. Hakim, sanık olarak  önüne getirilen herkesi suçlu bulmakla tanınan  Atilla Ülkü. Hakim Ülkü’nün bir saplantısı var.  Saplantısı da şu: “Bu Barış Derneği’nin arkasında  bir örgüt var. Ve bu örgütün arkasında da  Sovyetler Birliği var.” Ülkü, tüm sanıklara aynı soruyu soruyor: “Seni örgüte kim soktu ve kimin telkinleriyle bu  örgüte girdin.” Sanıklar da genellikle, “Kimsenin telkiniyle  girmedim. Barışı savunduğum, savaşa karşı  olduğum için bu derneğe girdim “  diye yanıtlıyor  bu soruyu. Savunma sırası sanatçı Ali Taygun’a geldiğinde,.Hakim Atilla Ülkü sorusunu tekrarladı:“Sen Barış Derneği üyesiymişsin. Bu komünist bir  örgüttür. Seni bu örgüte kim soktu?”

Ali Taygun, şöyle bir salona bakındı ve “Evet, şimdi  huzurunuzda bugüne kadar söylemediğim bir şeyi  itiraf edeceğim” dedi. Salonda herkes şaşkın birbirine baktı. Tüm sesler  kesildi. Taygun devam etti: ““Beni Barış Derneği’ne girmeye ikna değil, icbar  (mecbur) ettiler. Beni bu derneğe üye olmaya  icbar eden kişi de şu anda salonda,” Herkes nefesini tutmuştu. Salonda sivrisinek uçsa,  jet geçiyor sanılacak kadar bir sessizlik hakimdi.  Avukatlar da, izleyiciler de merakla bekliyordu.  Hakim Ülkü, biraz daha öne doğru eğildi, kulaklarını  dikti. İçten içe, “işte nihayet buldum” sevincini  taşıyordu.Taygun, kolunu uzatıp salonun ortasında bir yeri  işaret etti. Sözlerini kararlı bir şekilde sürdürdü:  İşte şurada. Beni bu örgüte üye olmaya zorlayan  kişi şurada oturuyor.” Hakim Ülkü de dahil, herkes salonun orta yerinde  dikkat kesilmişti. Salonun orta yerindekiler  birbirlerine bakıyordu şaşkınlıkla. Ali Taygun devam  etti: “Orada oturan kişinin adı Ceren.Yaşı da sekiz.  Benim kızım. Yeni bir savaş çıkmasın, savaşlarda  kavrulmayalım diye beni bu derneğe üye olmaya  mecbur tutan kişi işte o. “ Atilla Ülkü’nün suratı allak bullak olmuştu. Sinirli bir  sesle “Yaz kızım” diye katibe seslendi: “Beni örgüte kızım Ceren soktu.”

Zeki Ökten

            Türk sinemasının gelişim sürecinde önemli kilometre taşlarından biri olan ve çok sayıda ödülü bulunan ünlü yönetmen Zeki Ökten 68  yaşında 19 Aralık’ta aramızdan ayrıldı

Türk sinemasında yoksulluk olgusunun üzerinde en fazla duran yönetmen olarak tanınan Ökten, filmlerde anlattığı gibi bir ailenin oğlu olarak İstanbul’da doğdu. 1961 yılında Nişan Hançer’in yönetmenliğini yaptığı ‘Acı Zeytin’ adlı filmle sinema dünyasına adım attı. Yeşilçam’ın ünlü yönetmenlerinin yanında asistan olarak çalıştı. 1963’te ilk filmi ‘Ölüm Pazarı’nı çekti. Osman Seden, Ömer Lütfü Akad, Metin Erksan, Memduh Ün, Halit Refiğ ve Atıf Yılmaz’dan sonra gelen ikinci yeni kuşak sinemacılar arasında yerini aldı. Yılmaz

Güney’in senaryosunu yazdığı ‘Sürü’ filmi ile “yeni  sinema”nın öncülerinden oldu. Filmleri arasında ‘Hanzo’ (1975), ‘Kapıcılar Kralı’ (1976), ‘Çöpçüler Kralı’ (1977), ‘Sürü’(1978), Düşman’(1979), ‘Ses’(1986),  ‘Güle Güle’ (1999), ve ‘Çinliler Geliyor’ (2006) sayılabilir. Ökten, ulusal ve uluslararası yarışmalarda da birçok ödül aldı.

            Birilerinin yönettiği oyunlarda  seyirci, bazen de, kazara oyuncu oluyoruz. Ama olup bitenleri pek kurcalamıyoruz.  Böyle olunca da, bize dayatılanları alıp  uygulamaktan başka çare kalmıyor. Ama  insan, bana göre çok yetenekli bir canlı.  Yani işte, ara sıra da olsa hayır" demesini biliyor.  eh, her zaman "evet" diyen birisi,  günün birinde kalkar da "hayır" derse,  karşısındaki kim olursa çileden çıkar.  Çünkü karşısındaki, hep "evet"i duymaya  alışmıştır. Baskı ya da işkence motifi,  sanıyorum hep bu noktalarda karşımıza  çıkıyor. adam karısını yönetmeye alışmışsa,  karısı "biraz da ben konuşayım" dediğinde  çileden çıkar. asıl sorun, birilerinin hep  yönetme, birilerinin de hep yönetilme  alışkanlığını kırmakta.

(Düşün,Aralık 86,  Orhan Alkaya'nın Zeki Ökten'le yaptığı söyleşiden.)  

Selma  Ağabeyoğlu

Yaşamında ve şiirlerinde,  emekçilerden,  ezilenlerden taraf olan şair, yazar Selma  Ağabeyoğlu  18 Aralık’ta  sonsuzluğa göçtü.

Evrensel gazetesinde uzun bir dönem köşe  yazarlığı yapan Ağabeyoğlu, sanata olan ilgisini  toplumsal duruşuyla birleştirmiş bir şairdi. Ankaralı  Aydın ve Sanatçılar Girişimi`nin bir üyesi olarak F  Tipi Cezaevleri`ne, işkenceye karşı da demokrasi  mücadelesinin ön saflarında yer alan Ağabeyoğlu, Şiirlerinde kadın ve anne duyarlığını öne çıkararak, toplum sorunlarına olan ilgisini de  kendine özgü duyarlılığıyla eserlerinden eksik  etmedi. Haksızlıklara isyan edişi ve sorgulamasına  tanık olunan şiirlerinde, Ağabeyoğlu, değişmesini  arzuladığı dünya için yazdı şiirlerini. 

1994`te yayınlanan ilk şiir kitabı `İnsanı Ararken  Ağlayacaksın`la, Salih Bilgin Şiir Yarışması`nda ve  1999`da Yeni Gün (Almanya) gazetesi  yarışmalarında ikincilik ödülünü aldı. 1996`da ikinci  şiir kitabı `Bütün Fotoğraflarım Siyah Çıkıyor`u  okura sunan Ağabeyoğlu, üçüncü şiir kitabı  `Gecikmiş Bir Çocuk` (2000) ile Türk Tabipler Birliği  Behçet Aysan Şiir Yarışması`nda `Övgüye Değer  Şiir` ödülünü aldı. Aynı kitapla 2003`te Karşıyaka  Belediyesi Homeros Şiir Yarışması`nda Jüri Özel  Ödülü`nü de aldı. `Ömrüm Yeni Baştan` (2003) ve  `Beni Senden Sorarlar` (2007) isimli iki şiir kitabını  da yayınlayan Ağabeyoğlu, gazetemizde  yayınlanmış köşe yazılarından oluşan `Hep Aklımda  Kaldı` isimli denemesini ise 2004`te okuyuculara  sundu.

Şiir anlayışını şu sözlerle vurguluyordu: “Şiirimi inceliklerle, imgelerle kurarken estetik  kaygılarımdan ödünsüz yazmaya çalışırken, onu  besleyen kaynaklara gözlerimi kapatıp, kulaklarımı  tıkarsam namuslu ve onurlu bir yazar olmanın  vicdani esaplaşmasında başımı yere eğmek  istemiyorum gibi ahlak penceresinden de bakmam  çok doğaldır...”

Selma Ağabeyoğlu’nu, “Gittin” şiirinden dizeleriyle uğurluyoruz:

“Çığlık, deprem; cinnet: biraz durun
Ah çarpan bir yüreğin gezgin acıları
Usta alıcı-toy satıcı
Koşturuyor şimdi atını kavuşmalara
Bıçağın ucunda bilenirken hayat ”     
(EVRENSEL)

TEMEL DEMİRER’E ULUSLAR ARASI DESTEK KAMPANYASI…

Munzur Festivali’nde yaptığı bir konuşma nedeniyle  mahkum edilen, ayrıca Hrant Dink'in ölümünden  sonra yaptığı bir konuşma dolayısıyla  yargılanmakta olan yazar Temel Demirer'e Arjantin  ve Yunanistan'dan destek geldi.

Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Tunceli Munzur Festivali’nde yaptığı bir konuşmada, o sıalarda Tunceli’nin Ovacık İlçesi kırsalında düzenlenen operasyonda katledilen 17 MKP/HKO gerillasından  Ökkeş Karaoğlu'nu övdüğü  iddiasıyla Demirer'i beş  ay hapse mahkum etmişti. Demirer, Hrant Dink’in katlitinden bir gün sonra  Ankara Yüksel Caddesi'nde yaptığı basın açıklamasında "Hrant Dink, sadece Ermeni olduğu  için değil Soykırımı tanıdığı için katledildi" dediği için  TCK'nın 301. maddesinden halen yargılanıyor. 

Arjantin'in federal ve eyalet düzeyinde birçok sol  milletvekili, Mayıs Meydanı Anneleri örgütünün  yöneticileri, sendikacıları, işsizler hareketi  (piqueteros) temsilcileri, öğretim üyeleri ve en  önemli sosyalist partileri olarak PO, PTS, MST,  PCR, Autodeterminacion y Libertad'ın temsilcileri  Jorge Altamira, Luis Zamora, Patricia Walsh, Liliana  Parada, Jorge Cardelli ve Laura Ginsberg dahil 51  kişi, "Demirer'e yönelik suçlamalar geri çekilsin!" diyerek, Demirer ile dayanışma içerisinde olduklarını  bildirdi.

Yunanistan'dan ise başta Kamu Emekçileri Ulusal  Konfederasyonu, Öğretmenler Sendikası ve Kâğıt  ve Basın İşçileri Sendikası olmak üzere, bir dizi  sendikanın yöneticisi ile Savas Mihail-Matsas ve  Katerina Matsa gibi solcu aydınların da arasında  bulunduğu 15 kişi Demirer'e destek verdi.

Demirer ile dayanışma metnine imza atanlar,  mahkumiyet kararı kınadılar ve yazara yönelik tüm  suçlamaların geri çekilmesini ve şartsız olarak  beraat ettirilmesini talep ettiler. Temel Demirer'le dayanışmak için Türkiye’de de bir  imza kampanyası başlatıldı.  http://temeldemirer.blogspot.com/  adresinde açılan  formu dolduranlar, Temel Demirer’le  dayanışmak amacıyla duygu ve düşüncelerini belirttiler.  Kampanya hâlâ devam etmekte...

15. BEHÇET AYSAN ŞİİR ÖDÜLÜ’NÜN SAHİPLERİ BELLİ OLDU…

            Türk Tabipleri Birliği’nin şair Dr. Behçet Aysan anısına bu yıl on beşincisini düzenlediği Behçet Aysan Şiir Ödülü’ne, Erol Özyiğit’in “Huy Defteri” ve Selami Karabulut’un “Yarım Kalan” adlı eserleri değer bulundu.  

Behçet Aysan Şiir Ödülü Seçici Kurulu 24 Aralık 2009 günü saat 15.00’de Türk Tabipleri Birliği’nde toplandı.Toplantıya Emin Özdemir, Ahmet Telli, Doğan Hızlan ve Ali Cengizkan katıldı. Seçici Kurul üyeleri Ataol Behramoğlu, Cevat Çapan görüşlerini mektupla, Arif Damar ise telefonla bildirdi.

Yapılan değerlendirmede TTB Behçet Aysan 2009 yılı ödülü “bireyin trajiğini sözcük seçimi ve mitsel söyleyişleri ile derinleştiren” bir şair olarak Erol Özyiğit’in “Huy Defteri” adlı kitabına ve  “yaşamdaki incelikleri derin biçimde okuyarak katılıcı izlenimlere dönüştüren” Selami Karabulut’un “Yarım Kalan” adlı dosyasına oy birliği ile verildi.

Behçet Aysan Şiir Ödül Töreni, Türk Tabipleri Birliği’nce daha sonra açıklanacak bir tarihte, Ocak ayı içinde Ankara’da gerçekleştirilecek.

ABDULLAH BAŞTÜRK 7. İŞÇİ EDEBİYATI YARIŞMASI SONUÇLANDI

2009’da üç dalda verilen  7. Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı ödüllerini kazananlar açıklandı. Arif Berberoğlu, “Zincir İzleri” eseriyle şiir dalında; Vecdi Çıracıoğlu, “Gladyatör - Metin Kurt”  eseriyle yaşamöyküsü dalında;  Celal İlhan,  “Grevden Dönenin!..”  adlı anı eseriyle birinci oldular.

Baştürk Ailesi, DİSK/Genel-İş Sendikası ve Edebiyatçılar Derneği tarafından düzenlenen  yarışmanın seçiciler kurulunda; Remzi İnanç, Özgen Seçkin, Vecihi Timuroğlu, Necati Tosuner, Tuncer Uçarol yer aldı.

Ödül töreni, Çankaya Belediye Çağdaş Sanatlar Merkezinde, 4 Ocak pazartesi günü  saat 16.00’da başlayacak. Ödül töreninde, 16.00 – 17.45 saatleri arasında “Taşeron Firmaları Ve İşçiler” konulu bir açıkoturum düzenlenecek. 18.00 – 20.00 saatleri arasında ödül töreni gerçekleştirilecek.

MERSİN EDEBİYAT ÖDÜLÜ OSMAN ŞAHİN’E VERİLDİ…

Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO)  tarafından düzenlenen Mersin Kenti Edebiyat  Ödülü’nün üçüncüsünü Osman Şahin kazandı. Bu ödülü 2007 yılında Nezihe Meriç, 2008 yılında  Tahsin Yücel almıştı.

Seçici kurulunda Özdemir İnce, Dilek Doltaş,  İpek Ongun, Hüseyin Ferhad ve Celâl Soycan’ın yer aldığı  ödülün veriliş gerekçesi şöyle: “Toplumsal sorumluluk duygusunu tutkuyla  yüklendiği öykü yazarlığında otantik bir Türkiye  gerçekliği içinden evrensel gerçekliğe ulaştığı; açık  ve aydınlık söyleyişiyle, törenin egzotik  katmanlarını edebiyata açtığı; acı çekerek sevdiği  güney/doğu insanımızı kendine özgü anlatım  dehası, gerçekçi ve etkin bir edebiyat diliyle  dramatize ettiği; Toroslar’ın bilinmeyen antik  kentlerinin gizemli dünyasını epik, yalın ve masalsı  bir söyleyişle çağdaş Türk edebiyatına taşıdığı;  yurdunu yüreğinde taşıyan soy sanatçı kuşağının  örnek bir temsilcisi olarak, Türkçenin bütün  söyleyiş olanaklarını ulusal ve uluslararası edebiyat  çevresine armağan ettiği ve ülkemizde  edebiyat/sinema ilişkisindeki tarihsel sürecin en  önemli yazarı olduğu için usta öykücü ve romancı   Osman Şahin’i oybirliğiyle ödüle değer bulmuştur.”

Osman Şahin, daha önce de, “Kırmızı Yel”  öykü kitabıyla  1971 TRT Büyük Öykü Ödülü, 1 “Ağız  İçinde Dil Gibi” kitabıyla 1980 Nevzat Üstün Öykü Ödülü,  İsveççeye çevrilen “Den Röda Vinden” kitabıyla 1992 Stockholm  International Humanizm Ödülü, “Selam Ateşleri” kitabıyla 1994 Sait Faik Öykü  Ödülü, “Mahşer” kitabıyla 1998 Yunus Nadi  Öykü Ödülü, 1999 Antalya Film  Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü, “Ölüm Oyunları” kitabıyla 2003 Yunus  Nadi Öykü Ödülü, 2007 Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü gibi ödüller kazanmıştı.

METİN ALTIOK 2010 ŞİİR ÖDÜLÜ KOŞULLARI AÇIKLANDI…

Kırmızı Yayınları tarafından düzenlenen Metin Altıok şiir ödülüne her yıl 1 Ocak ile 31 Aralık tarihleri arasında  ilk baskısı yayımlanmış şiir kitapları ya da bir şairin  ilk baskısı yapılan toplu şiirleri kitap olarak  katılabilecek. Ödül için adaylar kendileri başvuracakları gibi  yayınevi, dernek, üniversite vb. kurum ve  kuruluşlar ve seçici kurul üyeleri tarafından da  önerilebilecek. İster kendi başvursun, ister diğer yollardan aday  gösterilen katılımcılardan ödüle katılmayı kabul  ettiklerini belirten imzalı bir onay belgesi istenecek. Kitapların yayın tarihlerini izleyen yılın 15 Şubat  gününe kadar ödül yazmanlığına sekiz adet olmak üzere teslim edilmiş olmaları gerekmekte. Ödül paylaştırılmayarak, tek kitaba verilecek

Ödül tutarı 5.000 TL  olarak saptandı. Kazanana ayrıca ödülü simgeleyen bir heykelcik  Verilecek. Ödül Metin Altıok'un doğum günü olan 14 Mart'ı  takip eden günler içinde belirlenecek bir günde  törenle verilecek.

Ödülün seçici kurulunda; Gülten Akın, Füsun Akatlı, Doğan Hızlan, Talât Sait  Halman, Ülkü Tamer, Eray Canberk ve Enver Ercan yer almakta.

Başvuru adresi: Kırmızı Yayınları, Refik Saydam  Caddesi No:41Tepebaşı Beyoğlu İstanbul Tel: 0212 253 53 25  www.kirmiziyayinlari.com

2010 ARKADAŞ Z .ÖZGER ŞİİR ÖDÜLÜ…

Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü’nün, onbeşincisi veriliyor. Bugüne kadar şiir kitabı yayımlanmamış şairlerin aday olabilecekleri Ödül için son başvuru tarihi 15 Mart 2010.

Adayların; kitap bütünlüğü taşıyan, basıma hazır şiirlerinden oluşturacakları, adres, telefon ve özgeçmişlerini de içeren 6 adet dosyayı; Mayıs Yayınları’nın Sakarya Cad. Özkanlar 35 Apt. A Blok, No: 36 / 20, Manavkuyu, Bayraklı – İzmir adresindeki Ödül sekreterliğine, APS, kargo ya da taahhütlü posta ile göndermeleri veya elden teslim etmeleri gerekiyor.

Mayıs Yayınları yetkilileri, Ödül alacak dosyayı 2010 yılı içinde, telif karşılığını ödeyerek kitap halinde yayımlayacaklarını açıkladılar. Özger’in ölümünün 37. yıldönümünde, 8 Mayıs 2010 tarihinde verilecek Ödülün seçici kurulu Sina Akyol, Orhan Alkaya, Suat Çelebi, Haydar Ergülen ve Nurullah Kuzu’dan oluşuyor.

Ayrıntılı bilgi : 0.232.348 71 91 – 92 www.mayisyayinlari.com

NECATİGİL ŞİİR ÖDÜLÜ ESERLERİ BEKLİYOR…

1979 yılında yitirdiğimiz şair Behçet Necatigil  anısına ailesi tarafından konulan Necatigil Şiir  Ödülü, 2010 yılında da şairin doğum günü olan 16  Nisan tarihinde verilecek.  Ödüle, Mart 2009 ile Şubat 2010 tarihleri arasında  yayımlanan şiir kitapları aday olabilir. Seçiciler kurulu; Füsun Akatlı, Prof. Cevat Çapan,  Haydar Ergülen, Doğan Hızlan, Mehmet Taner,  Prof. Tahsin Yücel ve Necatigil ailesinin bir  temsilcisinden oluşuyor.

Katılmak isteyen adayların 15 Mart 2010 tarihine  kadar sekiz adet kitabı, kısa özgeçmişleri, telefon  numaraları ve adresleri ile birlikte,“Necatigil Şiir Ödülü Seçiciler Kurulu Sekreterliği,  P.K. 109, 34349 Beşiktaş  – İstanbul” adresine göndermeleri gerekmekte. Ödül tutarı, 2.000,TL olarak belirlenDİ. İletişim: (0212) 293 06 65 (Telefon ve faks)  http://www.necatigil.com   

Ödülün amacı, Necatigil ailesi tarafından şu şekilde  açıklandı: “Şiir, Behçet Necatigil’in yaşamında  çok büyük bir yer tutuyordu, belki de onun için en  önemli olguydu. Necatigil Şiir Ödülünün  oluşturulmasındaki ana düşünce, onun şiire verdiği  önemi, ölümünden sonra da, onun adına sürdürmek  isteği oldu. Ayrıca Behçet Necatigil’in adı, ardında  bıraktığı yapıtların yanı sıra bu ödülle de yaşatılmak  istendi.”

ORHAN VELİ ADINA ÖDÜL DÜZENLENDİ

Gemlik Belediyesi,  Gemlik’in tanıtımında büyük katkısı olan, şiire  Orhan  Veli Kanık’a vefa borcunu ödemek ve anısını  yaşatmak için adına şiir yarışması düzenledi.

Orhan Veli Kanık Şiir Ödülünün amacı, “şiir  alanında biçim ve biçem olarak farklılık yaratan  genç şairlerin çalışmalarını desteklemek,  yüreklendirmek ve başarılarını ödüllendirmek” olarak saptandı.

Yarışmaya 31 Mart 1975 ve  sonrası doğan şairler, 1 Mart 2009 - 1 Mart 2010  tarihleri arasında yayımlanan şiir kitapları ile  basılmamış, ancak kitap bütünlüğü taşıyan  dosyaları ile katılabilir. Yarışmaya katılım tarihi, 1 Ocak 2010’da  başlar, son katılım tarihi 1 Mart 2010’dur. 

Yarışmanın seçiciler kurulu; Ataol BEHRAMOĞLU, Şeref BİLSEL, Veysel ÇOLAK, Fikret ÇOLAKOĞLU (Gemlik Belediyesi’ni adına), Emre GÜMÜŞDOĞAN, Ayten MUTLU, İhsan ÜREN’den oluşmaktadır  Sonucun açıklanması: Birinci olan yapıt ve  yazarı 31 Mart 2010 ’ da kamuoyuna açıklanacak; birinci olan yapıtın sahibine ödülü,  Gemlik Zeytin Dalı Edebiyat Günleri (10-11-12  Nisan 2009) içerisinde düzenlenecek törenle verilecek. Ödül tutarı: Ödül tutarı 3.000 TL’dir. Sadece 1.  gelen yapıta verilir.

Yarışmaya katılmak için, şairin adı, açık  adresi ve kısa yaşam öyküsüyle birlikte 7 adet  kitap ya da 7 kopya dosyasını “Fikret Çolakoğlu, Gemlik Belediyesi Milli Eğitim Kültür ve Spor  Komisyonu Başkanı 16600 GEMLİK” adresine gönderilecektir.

EDEBİYAT İMECESİNDE YENİ BİR DERGİ DAHA:YOKUŞ…

             2010’la birlikte Yavuz Yavuzer’in yönetiminde  yeni bir dergi daha edebiyat imecesine katılıyor. YOKUŞ tarafından dergiyle ilgili olarak şu açıklamalara yer verildi:

“Gelecek, geçmişin birikimleri ve vazgeçilmez  değerleriyle kazanılır. Bu anlayışla yola çıkarak,  edebiyat dünyasındaki yerimizi almak istiyoruz.  Farkında olduğumuz bir gerçek var ki, çıkılan bu yol  çile dolu. İsmimizi de buradan alıyoruz, aynı  zamanda cesaretimizi de. İlk zamanlar yorucu  olacak, soluklanmak isteyeceğiz ama kısa bir  zaman sonra keyif almaya başlayacağız  yaşantımızdan. Çünkü biz edebiyatı; çilesiyle, kahrı  ve zorluklarıyla sevdik.

Bu çok önemli yolculukta üstlendiğimiz görev, her  zaman "insancıl" ürünler sergilemek olacaktır. İnsan  odaklı olmayan bir edebiyata inanmıyoruz çünkü. Bunun yanında, bir diğer önemli sorumluluğumuz da  "genç yazar ve şairler" için ayıracağımız  sayfalarımız olacaktır. İlk sayımızdan itibaren;  öykü, deneme ve şiirleriyle bize uğrayan "genç  takipçilerimiz" için yönlendirici olmakla birlikte,  onlara değer verdiğimizi her fırsatta  hissettireceğiz.

Her sayı için özenle  hazırlayacağımız dosyalarla, okuru da  bilinçlendirecek bir merkez haline gelmeyi  amaçlıyoruz. Kısacası "okur ve yazar"ın, "genç ve  deneyimli"  isimlerin bir arada olabileceği bir ortam  hazırlamak için varız ve bunu  gerçekleştireceğimizden de  en ufak bir şüphe  duymuyoruz.”

İlk sayımız, Ocak 2010'da. YOKUŞ'u birlikte  çıkmak dileğiyle.”

CEMAL SÜREYA ŞİİRLERİNDE SOLUK ALIYOR

 

İkinci yeni şiirinin en önemli adlarından olan Cemal Süreya’yı 9 Ocak 1990’da yitirmiştik. Kendine özgü söyleyiş biçimi ve şaşırtıcı buluşlarıyla, zengin birikimi ile, duyarlı, çarpıcı,yoğun, diri imgeleriyle şiirimize yeni soluk aldıran bir şairdi Cemal Süreya. Geleneğe karşı olmasına rağmen geleneği şiirinde en güzel kullandı. Şiiri bütün fazlalıklardan kurtararak, aklın özgürlüğünden ne güzellikler doğabileceğini göstermeyi amaçladı.

Bu özellikleriyle bireysel bir “kaçış” şairi olarak görülse de, şiir duyarlığımıza kattığı tatlarla ve şiir dışındaki toplumsal duruşuyla bizim için önem taşımaktadır. Cemal Süreya’yı iyi tanınmak için yaşamına göz atmak gerekir.

Cemal Süreya,  sürgünün acı tadını çocukluğunda tatmıştır. Bir gece yarısı ailesiyle birlikte Bilecik tren istasyonuna indirilmişti. Nereye gideceklerini bilmeden vagonlara yüklenmişlerdi. Çaresizdiler. Bilecikliler onlara sahip çıktılar. Yemekler getirdiler. 20 yıl Bilecik dışına çıkmaları yasaktı. Annesini bu ilk sürgün günlerinde yitirdi. Okumak istiyordu. Babası da kız kardeşlerini alarak İstanbul’a çalışmaya geldi. “Sürgün” kararı peşlerindeydi. Evleri polis tarafından basıldı. Dönemin işkenceleriyle ünlü İstanbul’un Sansaryan Hanı’nda gözaltına alınıp ailecek yeniden “paket halinde” Bilecik’e geri gönderildiler. Cemal Süreya, henüz 11 yaşındaydı.

Şöyle anlatır sürgün olmanın acısını, şiirindeki yerini: “Gülümsemeyle hüzün yan yana gider benim şiirimde. Özgürlük ve kendine güven durumu beni hep lirizme, sıkıntı ve bunalım ise hep humor’a atmış. “  Ölümü de humour’la tiye almıştı şair: “Ölüyorum tanrım/Bu da oldu işte/Her ölüm erken ölümdür/Biliyorum tanrım/Ama, ayrıca, aldığın şu hayat/Fena değildir./Üstü kalsın...”

Kendi anadili serüvenine iki defa soyunur Süreya. İlkinde 12 eylul gelir, ikincisinde ölüm. İnsanın anadilini bilememesine acı sayıklamalarıyla anadili acısını içinde taşıyarak ölür. Gercek yaşamında kürtlüğünü ön plana alacaktır. Bazil Nikitin'in “Kürtler” adlı kitabını Türkçe’ye çevirir. Her yerde kürt ve sürgün olduğunu anımsatacak, oğlunun nüfus kaydında adı  ''memo'' olarak yazılan tek kürt olmasıyla övünecektir.

            Şairi, günümüzü yansıtan şiirinden bir bölümle selamlıyoruz:

15. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ONAT KUTLAR,

YAPITLARIYLA ARAMIZDA HÂLÂ …

 

11 Ocak 1995’te yitirdiğimiz Onat Kutlar'ı;  kendi kültürüne,dünya uygarlığına katkı yapmış, çok satmak ve izlenmek üzerinden oluşturulmaya çalışılan yeni değerler sistemini temelden eleştiren bu sanat ve düşün adamını ölümünün 15. yılında bir kez daha saygı ve sevgiyle anıyoruz.

Bir yaşam boyu, yılmadan, yabancılaşmadan edebiyatın hemen her alanında birbirinden nitelikli ürünler verdi Onat Kutlar. Şiir, öykü, sinema, deneme alanlarında günümüzde önemi giderek artan yapıtlar üretti. Her yapıtında, savunduğu insanlığın yok edilemeyen kültür birikimine dayandı. Kendi kültürüne, dünya uygarlığına katkı yapmış aydın, sanatçı, bilim adamlarına sırtını dönüp yaygınlık, çok satmak ve izlenmek üzerinden oluşturulmaya çalışılan yeni değerler sistemini temelden eleştirdi. Anadolu insanına bakışı o imbikten süzülen ince duyarlılıklarının ve algılarının ürünüdür. Popüler ve yaygın olana itirazı, tekelleşmeyi reddetme, emperyalizmin kültürsüzleştirme ve tek tipleştirme operasyonuna bir karşı çıkış niteliğindedir.

Bu değerli kültür adamı, bütün ömrünü sahteliklere, ikiyüzlülüklere, halkı kültürsüzleştirici, ortalama beğeniye hapseden tekelli medyaya karşı çıkmaya adamıştı. Ne yazık tekelli düzenin ve yarattığı insanın en tiksindirici ürünlerinden terör bu yetişmesi güç aydını çok zamansız şekilde bizden alır. Son yazılarından birinde "Herkesin kaybettiği tek oyundur terör, korkunç bir oyundur. Evet her öldürülenle bir evren yok edilir." derken ne yazık ki kendi ölümünü de yazar sanki.

Kategori: (Haberler) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı | Etiketler : sanat,edebiyat,haber,anma,duyuru

EMEĞİN SANATI'NDAN 64. MERHABA

15/12/2009

 

Merhaba,

Bugünlerde yaşanan olaylar ya da geçmişte 30 yıl önce, 29 yıl önce, 9 yıl önce Aralık ayı içinde yaşanan olaylara baktığımızda, aklıma  Descartes’ın  “İnsan yıkıcı bir hayvandır” sözü geliyor. İnsanlığın niçin savaşlardan ve yıkımlardan kurtulamadığını sorduğumuzda, sorunun yanıtı “çünkü”yle başlıyor. Olgulara ve durumlara baktığımızda, bu “çünkü”nün devamında şu saptama dökülüyor dudaklarımızdan: “Neoliberalizme göre, insan yıkıcı bir hayvandır ve ütopyası falan da olamaz.”  Geçmişte ve bugün yaşatılanların çıkış kaynağı bu saptamada yatmakta.

Neoliberalizmin bu çabasında  geçmişten bugüne temel silahı liberal medya idi. Bu medyanın görevi, halkı hayatta var olmayan gerçekliklere  inandırmak, neoliberalizmin imajını cilalamaktır. Bugünlerde sıkça öne çıkarıldığı gibi faşist saldırganlığı, “yurttaş duyarlığı” diye perdelemektir. Hangi taraf olduğu bizce bilinen bir gazete, devrimci sanatçı Nihat Behram’ın M. Cevdet Anday ödülünü ağabeyi Ataol Behramoğlu’nun kayırmasıyla aldığı yolundaki savlarla neoliberalizmin ona yüklediği görevi yaparak devrimci şair ve yazarlara çamur  atmaktadır. (Bu saldırıdan çok önce, A.Behramoğlu’nun, kardeşinin de yarışmaya katılması nedeniyle  hiçbir yapıta oy kullanmadığı açıklanmıştı. N.Behram da onlara gereken cevabı verdi.)

Neoliberal güdümlü medyanın güvenilirliğinin sarsıldığı yüzyılımızda neoliberalizm kendine yeni bir silah bulmuştur: Sanat. Neoliberalizmin sanattaki felsefesinin adı postmodernizmdir. Postmodernizm, modernite sürecindeki sanatın öldüğü gerçekliğinden yola çıkarak karşıt bir sanatı tetikleme çabasını sürdürmektedir:  “Modernizm sanatı katletmiştir, savaşlar, yıkımlar sanatı öldürmüştür, artık ölüm sonrası yeni bir sanat gerekmektedir”  Kısacası, “insan denen yıkıcı hayvan budur” diyen  benmerkezci bir sanat dayatılmak istenmektedir.

Günümüzde kimi çevreler, postmodernizmi gerçeküstücülerle aynı çizgiye oturtma gayreti içindedirler. Evet postmodernizm, gerçeküstücülerden etkilenmesine etkilenmiştir. Ancak gerçeküstücülerde var olan ütopya, sonsuzluğun savunulması, bilinçaltının deşilerek sosyal içeriğin aydınlatılması, postmodernist sanatta yoktur.  

Postmodernizm, sanat ve edebiyatın başlangıçtan bugüne aştığı yolu, hemencecik sıçrayıp aşma çabası içindedir. Bunun sonucunda çılgın, ani, usötesi, tepkisel fırça vuruşlarıyla ortaya çıkan tablolar, kapitalist sistem içinde yeni bir değişim ve yatırım aracı olarak ortaya çıkmaktadır.  Edebiyatta ise,  monologa dayalı, yazarın içbenliğine dönük her konuda oluşturduğu otomatik metinler  vitrinlerin baş köşelerine oturtuluyor. Bu metinlerde, uzun araştırmalar, gözlem ve deneye dayalı çabalar çok azdır. Postmodernist  edebiyatta yazar ve okur, her şeyden bağımsız bir olgu konumundadır. Topluma dair var olan olgular, yazarın kendi egosuna göre oluşturduğu kurgudan öteye geçmez.

Neoliberalizm, postmodernizmle birlikte ruhsal patolojik bozuklukların  dışavurumu bir edebiyat sunmaktadır bizlere. Yüzyıllar boyu etkisi sürecek yazar ve yapıtlar yerine, kapitalizmin tüketimi tetikleme yasası gereğince bir çırpıda okunup sakız gibi çiğnenip atılacak yazar ve yapıtlar piyasaya sürülmektedir. Yapılmak istenen, “insan…hayvandır”  tezinde yeni bir edebiyat yaratmaktır.

Temel Demirer'in vurguladığı gibi, '"Küresel neoliberal ve postmodern yıkım karşısında, “Direnişten İsyana, İsyandan Devrime” diye formüle edilmesi mümkün olan bir güzergâh"a göre sanat çizgimizi belirlemeliyiz. İnsanı hayvanlaştırma çabasındaki neoliberal saldırı sanatının karşısında sosyalist sanatçılar, bu etkilerden uzakta daha bilinçli ve birleşik bir sanat mücadelesi vermek zorundadırlar.

Olaya bir de şu açıdan bakmak yararlı olacaktır. Geçmişten bugüne değin o ülkenin ya da dönemin önemli aydınları; sanatçılar, yazarlar arasından çıkardı. Savaşlara ve faşist baskılara bir dağ gibi direnirlerdi. Çünkü onlar, çağlarında olup bitenlerden sorumluluk duyar;  yaşananlara ve yaşatılanlara tanık olmak yerine müdahil olmayı amaçlarlardı. Bugün, neoliberalizmin piyasaya sürdüğü sanatçılar içinden bu çapta kaç aydın çıkar?

Ali Ziya Çamur

                            BU SAYININ SAVSÖZÜ

 Şairler, içinde yaşadıkları ilişkileri mutlak ve sonsuz insan hayatı sanıyorlar. Çünkü ilişkilerin çerçevesinden sıyrılmak için kendilerinde hiçbir devrimci hız bulamıyorlar. O zaman ne yapsınlar? Maddî olarak kurtuluş savaşına girmektense, hayal ülkesine sıvışmayı daha kolay ve hoş buluyorlar.

Zavallılara dünya dar gelmekte… Yıldızlara çıkmaya razıdırlar,fakat yeryüzünde dövüşmeye asla!  DR. HİKMET KIVILCIMLI

 YAŞAM VE SANATTA
         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

2010 CEYHUN ATUF KANSU ŞİİR ÖDÜLÜ

 

Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne 2010 yılı için katılma koşulları açıklandı. Her yıl düzenlenen Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne, 2010 yılı için katılma koşulları şöyle:

Ödüle aday olan yapıtlarda Ceyhun Atuf Kansu’nun şiir anlayışı göz önüne alınarak, çağdaş bir dünya görüşü ve dil bilinci temel ölçüt olacaktır.1 Şubat 2009 – 1 Şubat 2010 tarihleri arasında yayımlanan bütün şiir kitapları ödüle katılabilir. Ayrıca, Ödül Yazmanlığı, bu kitaplar arasından, çeşitli nedenlerle katılamayan kimi yapıtları da, ödüle aday olarak gösterebilir. Çeşitli nedenlerle kitap halinde basılmamış, ancak kitap bütünlüğü taşıyan şiirlerle de ödüle aday olunabilir. Ödül, tek bir şiir yapıtına (kitap ya da kitap bütünlüğü taşıyan şiirlere) verilecektir.

Seçici kurul; Adnan Binyazar, Müslim Çelik, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş, Bahar Gökler (ailesi adına), Emin Özdemir, Sevgi Özel’den oluşmaktadır. Ödül kazanan yapıt, Ceyhun Atuf Kansu’nun ölüm yıldönümü olan 17 Mart 2010 tarihinde açıklanacaktır. Ödüle son katılma ve aday gösterilme tarihi 1 Şubat 2010'dur.

2010 yılı için ödülün parasal tutarı 500 Yeni Türk Lirası’dır. Ödüle aday olacak yapıtlar, şairin adı, açık adresi ve kısa yaşam öyküsüyle birlikte 7 adet kitap ya da 7 kopya dosyayla (Işık Kansu, Ahmet Rasim Sok. No: 14 Çankaya/ANKARA) adresine gönderilecektir.

1986 yılında konulan Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü, ilk olarak 1993 yılında Sıvas’ta yitirdiğimiz Behçet Aysan “Eylül” yapıtıyla kazanmıştı. Ardından, sırasıyla 1987'de Şükrü Erbaş, “Yolculuk”, 1988'de Emirhan Oğuz, “Ateş Hırsızları Söylencesi”, 1989'da Müslim Çelik, “Peryavşan”, 1990'da Salih Bolat, “Karşılaşma”, 1991'de Ahmet Ada, “Aşk Her Yerde”, 1992'de Hüseyin Yurttaş, “Kod Adı Mansur”, 1993'te Hidayet Karakuş, “Sesini Bana Bırak” ve 1994'te Abdülkadir Budak, “İmzası Gül” adlı yapıtlarıyla ödülü aldılar. 1995 yılında da ödül, “Sürek Avında Dünya” adlı kitabıyla Ali Cengizkan’a verildi. 1996'da Gültekin Emre “Taşı Sula”, 1997'de Oya Uysal, “Uçuruma Düşen Nehir” adlı yapıtıyla ödülü kazandı. 1998'de “Suyla Sınanmış Şiirler” ile Ahmet Uysal, 1999'da “Suç Duyurusu” ile Hicri İzgören, 2000'de “Yer Bezinden Bir Köle” ile Hüseyin Peker, 2001'de “Ateşin Düştüğü Yer” Arif Berberoğlu, 2002’de “Sözümüz Vardı” ile Ahmet Özer, 2003’te “Kumral Gökkuşağı” ile Turgay Fişekçi, 2004’te “Yalnız Karanfil Sokağı” ile Aydın Hatipoğlu, 2005’te “Yorgun Denge” ile Hüseyin Atabaş, 2006'da da “Dünya Tutulması” ile Çiğdem Sezer, 2007’de “Dün Bugün” ile Cengiz Bektaş, 2008’de “Sesler ve İncelikler” ile İlyas Tunç, 2009'da “Çıkrık” ile Süreyya Berfe ödülü alan son ozanlar oldular.

 

EDEBİYATÇILAR DERNEĞİ’NDEN  YARATICI YAZARLIK ATÖLYESİ

 

Edebiyatçılar Derneği, edebiyata yürekten inanan, okuma ve yazma eylemini yaşam biçimi olarak benimseyen bireyler olma hedefiyle kış dönemi Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ni 12 Aralık’ta açacak. Öykü, şiir, deneme, eleştiri gibi yazınsal türler üzerine kuramsal çalışmaları ve uygulamaları içerecek olan Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, yazma çabasının başlangıcında ya da herhangi bir düzeyinde bulunan tüm katılımcılar için geliştirilmiş bir program olacak.

Atölye çalışmaları, Cemil Kavukçu, Aynur Tunaboylu, Tekgül Arı, Çiğdem Ülker, Adnan Gerger, Hasan Uysal, Metin Turan, Süreyya Karacabey, Alper Akçam, Meltem Arıkan, Ayça Bilgin, Tuncer Uçarol, Remzi Özmen, A. Galip’ten oluşan kurul tarafından yürütülecek. Sınıf, meslek, yaş ayrımı yapmaksızın, edebiyat uğraşıyla ilgilenen herkesin, entelektüel kapasite ve yeteneklerini geliştirmeyi amaçlayan, Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne katılmak isteyenler, Edebiyatçılar Derneği’nin iletişim adresinden başvuru yapabilecekler.

 

ANTAKYA EDEBİYAT DERGİLERİ GÜÇBİRLİĞİ YAPTI…

 

Antakya’da çıkan “Taflan Edebiyat Dergisi” ile “Dar Sokak Dergisi” güç birliği yaparak  “Amanos Yazıları Kültür Sanat Edebiyat Dergisi” adı altında birleştiler. “Amanos Yazıları” tarafından yapılan çağrıda,  her iki derginin bu yeni adla edebiyatımıza ses verecekleri belirtildi. .

2010 yılının Ocak ayında ilk sayısı çıkacak olan “Amanos Yazıları” dergisi’ne ürünleriyle katkı sunmak isteyenler amanosyazilari@gmail.com adresine ürünlerini ve kısa özgeçmişlerini mail olarak gönderebilirler.

 2010  AYFER ÖNEYSAN ÇOCUK YAZINI ÖDÜLÜ

 

Kanguru Yayınları, çocuk yazınına ve çocuk tiyatrosuna uzun yıllar emek vermiş olan Ayfer Öneysan adına, her yıl çocuk yazınının değişik dallarında verilmek üzere “Ayfer Öneysan Çocuk Yazını Ödülü” düzenledi.

Yarışmanın amaçları, şu şekilde belirlendi.“1. Çocuk yazınımıza nitelikli ve estetik düzeyi yüksek yeni yapıtlar kazandırmak. 2. Bu yapıtlar yoluyla dil ve edebiyatın güzelliklerini çocuk okurlara sezdirerek, onların sanatsal ve yazınsal beğenilerini geliştirmek; yaratıcılıklarını ve düşsel ufuklarını genişletmek. 3. Dile gösterilecek özen aracılığıyla çocukların dil gelişimlerine katkıda bulunmak. 4. Çocuk yazınımıza yeni yazarlar kazandırmak.”

Ayfer Öneysan Çocuk Yazını Ödülü bu yıl ‘Çocuk Öyküsü’ dalında verilecek. Yapıtlar 8-12 yaş grubuna yönelik olacaktır. Ödüllere, amatör ve profesyonel bütün yazarlar ve konuya ilgi duyan 18 yaş üstü herkes katılabilir. Daha önce herhangi bir ödül almış ya da herhangi bir biçimde yayımlanmış yapıtlar ödüllere katılamazlar. Ödüle en az 30, en çok 50 (A4) sayfasından oluşan ve Times New Roman 12 yazı stili ve boyutuyla, çift aralıklı olarak bilgisayarda yazılmış bir Öykü Dosyası ile katılmak şarttır. Dosyada birden çok öykü yer almalıdır. Ödüle katılmak için, ödüle katılanın adı soyadı, telefonları, adresi, özgeçmiş bilgileri, bir adet fotoğrafı, yapıtın bir adet CD ve metnin ciltlenmiş dosya şeklinde 5 adet kopyası da gereklidir. Yapıtların özgün olması şarttır. Herhangi bir biçimde alıntı ya da benzerlikler taşımamalıdır. Yapıtların son teslim tarihi 28.02.2010'dur. Bu tarihten sonra gelecek yapıtlar değerlendirmeye alınmayacaktır. Kargo ve postadaki gecikmeler dikkate alınmayacaktır. Dosyalar, Kanguru Yayınları Konur Sokak 8/8 Kızılay-ANKARA adresine elden teslim edilebilir, kargo ya da iadeli taahhütlü posta ile ulaştırılabilir.

Ödül sonuçları, 17-25 Nisan 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan TÜYAP İzmir Kitap Fuarı'nda, bir törenle açıklanacaktır. Ödüle katılan yapıtlar arasından sadece bir dosyaya 1. Ödülü verilecektir. Seçici kurul gerekli görürse ayrıca özendirme ödülü de verecektir. Dereceye giren yapıtlar Kanguru Yayınları tarafından birer kitap halinde yayımlanacaktır. Ödül alan kitaplar en geç 15.09. 2010 tarihinde yayımlanacaktır. Yapıtlar bin adet basılacak ve yazarlarına %15 telif üzerinden 150 (Yüz elli) kitap verilecektir. Ödül jürisinde Doç Dr. Medine Sivri,  Aydın Şimşek, Özlem Sezer Asuman Portakal, Emel Küçük, Buğra Balkan (İlköğretim Okulu Öğrencisi, 12 Yaş)

 

2. MİMARLIK ÖYKÜLERİ YARIŞMASI

 

            Mimarlık Vakfı ve TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından, Mimar Sinan Haftası Etkinlikleri kapsamında 9 Nisan 2010 Cuma günü sonuçlanacak biçimde “2. Mimarlık Öyküleri Yarışması”nın düzenlendi.

2. Mimarlık Öyküleri Yarışması”nın konusu “İSTANBUL” olarak belirlendi. İçeriğinde mimarlık alanının da işlendiği tüm konular, bu öykü yarışması kapsamındadır.  Öykü yarışmasında mimarlık  ile ilişkilendirilmiş değerli öyküleri bir araya getirmek, öykü birikimini paylaşmak ve mimarlık bilincine katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Öykü yarışmasının seçici kurulunda;  Cengiz Bektaş,  Ali Cengizkan,  Öner  Ciravoğlu, Enver Ercan, Leyla Ruhan Okyay yer almakta.      

            Yarışmada,  1. Ödül:  3.000.- TL, 2. Ödül : 2.000.- TL, 3. Ödül:  1.000.- TL’dır.

Seçici Kurul’un yayımlanmaya değer gördüğü yapıtlar, “Mimarlık Öyküleri” kitabında yer alacaktır. Katılımcılardan ödül alan ve yayımlanmaya değer bulunan yapıtların sahiplerine ayrıca teşekkür belgesi verilecektir.  Yapıtların son teslim tarihi, 19 Şubat 2010, Cuma, Saat: 17.00’dir.  Sonuçlar, 02 Nisan 2010 Cuma günü açıklanacak;  Ödül töreni, Mimar Sinan Haftası etkinlikleri içinde 09 Nisan 2010 Cuma günü yapılacaktır.

Yarışmaya katılım koşulları şunlardır:  Yarışmaya Türkçe eserlerle herkes katılabilir.       Ödüle aday yapıtlarda Türkçe kullanımındaki başarı, yazınsal duyarlılık ve yazınsal düzey aranacaktır. Öyküler daha önce yayımlanmamış olmalıdır. Yarışmaya en çok üç öyküyle aday olunabilir. Birden fazla öykü ile katılım halinde her bir öykü için ayrı rumuzla başvuru zorunludur. Öykülerin 2000 kelimeyi geçmemesi tavsiye edilir. Yapıtlar bilgisayar ortamında (Ariel yazı karakteri, 12 punto büyüklükte, 1,5 satır aralığı ölçüleri ve dijital kopya olanağı kullanılarak) yazılmalıdır. Yarışmaya katılan öykü kopyaları geri gönderilmeyecektir.

Öykülerin teslim  koşulları: Yazarca belirlenmiş ve yalnızca 6 (altı) rakamdan oluşacak “rumuz”  kullanılacaktır. Rumuzda kullanılan rakamlar sıralı olmamalıdır. Rumuz kişisel ek bilgi, harf vb işaretler kesinlikle içermemelidir. Yarışmacının elden vereceği ya da “iadeli taahhütlü” posta yoluyla iletileceği teslim zarfı içinde, üzerlerinde sadece 6 rakamlı “rumuz”un yazılmış olduğu,  Kimlik zarfı, CD, 8 kopya basılı öykü olmalıdır. Teslim zarfının üzerine sadece “öykü verilme adresi” ve “rumuz” yazılı olmalıdır. Kimlik zarfının üzerine kimliği belli edecek herhangi bir im, yazı olmamalı, yalnızca “rumuz” yazılmış olmalıdır.

Kimlik zarfı içine, yapıt yaratıcısının kimlik bilgileri, yaşam öyküsü özeti, bir tane vesikalık fotoğrafı, açık posta adresi ve diğer (telefon, e-posta) iletişim bilgileri ile yarışma kurallarını kabul ettiğini belirten imzalı bir yazı konularak kapatılmalıdır.( www.mimarlikvakfi.org.tr / http://www.mimarist.org/)

 

1. REŞAT NURİ GÜNTEKİN EDEBİYAT GÜNLERİ

 

İzmir Karabağlar belediyesi ve Edebiyatçılar Derneği tarafından 1. Reşat Nuri Güntekin Edebiyat Günleri düzenlendi. Etkinlik, cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatının bu önemli yazarının bir süre yaşadığı İzmir Karabağlar’da bulunan, geçtiğimiz yıllarda çocuk kütüphanesi olarak restore edilen bağ evinde başladı. Yazarın ünlü Çalıkuşu romanını yazdığı ev ve Dudaktan Kalbe adlı romanlarına konu olan yerde bulunan Kilimcitepe Parkı’nın adı, törenle Çalıkuşu Parkı olarak değiştirildi.

Etkinliğin ilk gününde, “Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet İdeolojisi, İlericilik-Gericilik bağlamında Reşat Nuri Güntekin ve yapıtları” konulu panel gerçekleştirildi. Yazar Hasan Özkılıç’ın yönettiği panelde ilk olarak konuşan edebiyat eleştirmeni Ömer Türkeş, Reşat Nuri Güntekin’in romanlarının herhangi bir ideolojiye indirgenemeyeceğini söyledi. Atatürk tarafından yazılması istendiği ileri sürülen Yeşil Gece romanında da Cumhuriyet dönemi tartışmalarının izinin bulunabileceğini aktaran Türkeş, romanın genel toplumsal çerçeveyi başarı ile çizdiğini dile getirdi. Yazarın Yeşil Gece romanın ardından politik konulara girmediğini belirten Türkeş, buna karşın Güntekin’in yazdığı dönemde Türkiye toplumunu en iyi yansıtan edebiyatçılardan birisi olduğunu söyledi. İkinci konuşmacı olan Hayri K. Yetik ise her yazarın yaşadığı dönemle birlikte değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizdi. Reşat Nuri’nin eserlerinde sınıfsal bir bakış açısı olmadığını, yazarın adeta sınıf çatışmasından habersiz davrandığını belirten Yetik, “Bu kuşkusuz kendisinin bir seçimi idi. Bu seçimi apolitik kalmak için yaptı. Güntekin yaşadığı dönemlerde apolitik kalarak politik olabilmiştir” diye konuştu. Panelde yapılan konuşmalardaki ortak vurgu ise Reşat Nuri’nin özellikle gençliğin siyasal olaylara bakış açısının yoğunlaştığı dönemlerde apolitik bulunduğu için ıskalandığı oldu.

 Reşat Nuri Güntekin Günleri’nin ilk gününde gerçekleştirilen son panel “Yaprak  Yaprak Dökülen Diziler Edebiyata ve Hayata Ne Kadar Dokunuyor?” oldu. Altay Ömer Erdoğan’ın yönetimindeki oturuma konuşmacı olarak; Gazeteci-Yazar Aydın Çubukçu, Yazar Şükran Yücel ve Yrd. Doç. Dr. Efdal Sevinçli katıldı. Televizyon dizilerinin yüzlerce bölüm halinde yapıldığı müddetçe edebi ya da sanatsal olmasını beklemenin anlamsız olduğunu söyleyen Aydın Çubukçu, bunun nedeninin de daha çok para kazanmaktan başka bir şey olmadığını anlattı.

Etkinliğin ikinci gününde ise Doktor Cengiz Üzün’ün yürütücülüğünde “Reşat Nuri Güntekin Romanlarında Kadın Dünyası” başlıklı söyleşi ile Şerife Yağcı Yalçınkaya, Asuman Susam ve Ahmet Çınar’ın katılımı ile devam etti. Reşat Nuri Güntekin Edebiyat Günleri’nin son paneli, Doğan Hızlan, Feridun Andaç ve Erol Çankaya’nın konuşmacı olarak katıldığı “Reşat Nuri Güntekin’in Edebiyatımızdaki Yeri” oldu. (EVRENSEL)

 

SEDAT SİMAVİ EDEBİYAT ÖDÜLÜ CEMİL KAVUKÇU'NUN

 

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından bu yıl 33’üncüsü düzenlenen 'Sedat Simavi Ödülleri kapsamında Edebiyat Ödülü’nü 'Angelacoma’nın Duvarları' isimli romanı ile Cemil Kavukçu kazandı.

İstanbul Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü’nü bitiren Cemil Kavukçu'nun öyküleri, 1980 yılından bu yana çeşitli dergilerde yayınlandı. Patika adlı yapıtıyla 1987 yılında ‘Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü ve 1996 yılında 'Uzak Noktalara Doğru' adlı öykü kitabıyla Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’nı kazandı.(NTVMSNBC)

 

HAYATA DÖNÜŞ KATLİAMI UNUTULMAYACAK!

 

Aynı koca yörüngeyi tam dokuz kez turladı dünya. Üç bin iki yüz yirmi altı kez doğdu güneş; yine de üzerimize çöken karanlığı aydınlatamadı hala.

Dokuz yıl… Dokuz metre kare… Yirmi dört saat beton… Yüz yirmi iki cenaze töreni… Kiminin bütündü otuz kiloluk bedeni, kiminin tanınmaz halde… Sekiz yılda acının dokuz yüz yetmiş altı kez en derinine inildi. Beş bin yedi yüz yirmi iki kez sayım verildi. Tek sıra, hazırol’a geçilsin istendi. Geçilmedi… Kadın ve erkek bedenlerine kaç cop, kaç tekme, kaç yumruk indirildiğini hesaplamadı kimse.

19 Aralık hakkında dokuz yılda binlerce kez aynı şeyler söylendi: ”Hayata döndürdük” dendi. “Devletin şevkatli elleri” dendi. “Sahte oruç kanlı iftar” dendi. “Devlet teröristle pazarlık etmez” dendi. “Kendilerini yaktılar” dendi… “Az kaldı… Kökünü kazır bitiririz elbet” dendi. Bitmedi…

Evet 19 Aralık hakkında binlerce kez aynı şeyler söylendi: “Ölürüz ama teslim olmayız” dendi. “Yaşananlar düpedüz vahşetti” dendi. “Çocuklarımızı öldürtmeyiz” dendi. “Artık yeter!” dendi. “Artık yeter!” dendi. “Ar-tık ye-ter!” dendi. Yetmedi…

Söz…19 Aralık üstüne söylenebilecek her şey söylendiği için değil… söylenebilecek hiçbir şey yaşananları anlatmaya yetmeyeceği için… bitti.

Beş yüz gün bilfiil açlık… Yanık insan eti kokusu… Parçalanmış beden… Kırılmış göğüs kafesi… Kopmuş kulak… Kafatasına gömülmüş şarapnel parçası… İnsanları daha sıkı kapatmak için yıkılan hapishane duvarları… 

Söz bitti: Çünkü 19 Aralık, hiçbir dilde karşılığı bulunmayan bir doz aşımıdır: Süslenmemiş, inceltilmemiş, su katılmamış şiddettir… Kemiği eriten ateş… G3 mermisi… Gaz bombası… İş makinasıdır! Falakadır 19 Aralık… Künt kafa travmasıdır… Fiili livatadır…

600 canlı cenazedir. Kafaya bastırılan postal, bileğe oturtulan kelepçe, mideye sokulan yemek hortumudur. Zihinden çekilip alınan hafızadır en çok…

19 Aralık bitkisel hayata dönüştür. Toplumsal terbiyedir… Emir komuta zinciridir.

Göz dağıdır… Göz bağıdır… Vicdani kuraklıktır! 19 Aralık vahşettir… Dehşettir… Evet evet kuşkusuz ki devlettir…

            Tarih: 19 Aralık 2000. Saat: Sabaha karşı dört… Söz bitti… Zaman dondu… Yirmi'sine bağlanamadı hala ayın on dokuzu…(YALINAYAK)

 

"30. YILINDA MARAŞ KATLİAMINI

UNUTMADIK UNUTTURMAYACAĞIZ

 

Yakın tarihimizin en acımasız, insanlık adına en utanç verici kitlesel katliamı olan Maraş Katliamı’nın üzerinden 30 yıl geçti. Katliamda, resmi rakamlara göre 114 insan katledilmiş, 1000’nin üzerinde kişi yaralanmış, 552 ev, 289 işyeri yakılıp tahrip edilmiştir. Katliamdan sonra Alevilerin yüzde sekseni kenti terk etmiştir.

Devlet içerisindeki Gladyo ve Kont-gerilla örgütlenmesinin ve onların uzantısı ve taşeronluğunu yapan sivil faşistlerce yapılan bu katliam, sonraki yıllarda Malatya, Çorum, Sivas, Gazi, Ümraniye katliamlarında, Diyarbakır, Ulucanlar ve 19 Aralık Cezaevleri katliamlarında, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler ve gözaltında kayıplar ile devam etmiştir.

Maraş Katliamı neydi? Katliamdan bir hafta önce görevli olduklarını söyleyen bir takım kişiler, bir tür nüfus sayımı yaptıklarını söyleyerekten konutları dolaşıp evde kaç kişinin oturduğunu tespit edip, kapıları kırmızı boyayla işaretlebir. 19 Aralık günü Çiçek Sinemasında, ÜGD tarafından getirilen filmin gösterimi sırasında patlama olur. 20 Aralıkta Alevilerin kahvesi bombalanır. Polis olaya el koyar, bombalamaların ülkücüler tarafından yapıldığı ortaya çıkarılır. Yine ifadeler sonucu İstasyon Caddesi üzerindeki bir caminin avlusunda gömülmüş, patlamaya hazır beş adet dinamit de ortaya çıkarılır. Tutuklananlar arasında MHP milletvekilinin oğlu da vardır. Gelişmelerden kaygı duyan halk, sol Partiler ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri aynı gün valiye, emniyet müdürüne ve jandarma alay komutanına endişelerini belirtip, önlem alınmasını isterler. Alınan cevap; “Devlet güçlüdür, önlemler alınmıştır. Vatandaşlar emin olsunlar” olmuştur.

1 Aralıkta iki TÖB-DER’li öğretmen öldürülür. Cenazelerin kaldırılması sivil faşistlerce engellenir. Alevilere ait işyerleri tahrip edilir. 22 Aralık günü üç insan daha öldürülür, aynı gün sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Polis, can güvenliğini gerekçe göstererek kenti terk eder. Çevre illerden gelen sivil faşistlerce tam bir katliama girişilir. Alevilerin yoğun yaşadığı mahallelere saldırılar yapılır. Sonuç; insanlık adına utanç vericidir. Tablo; Maraş’ta devletin gözü önünde insanlık suçu işlenmiştir. Devlete güvenmek hatasına düşenlerin cesetleri sokaklarda kokuşuyordur. İnsanlar yaralı, aç ve sefil durumda kalmışlardır.

“Ülkenin içinde bulunduğu ağır bunalımdan” çıkarmanın yolu olarak 13 ilde sıkıyönetim ilan edilir. Maraş’ta olan bir iç savaş değildir, bir katliamdır. Bu, Alevi-Sünni çatışması da değildir. Bu planlı ve örgütlü bir faşist saldırıdır. Çevre illerden Maraş’a getirilen katil çetelerine belli hedefler gösterilerek, her şeyi hesaplanan bir planla yürürlüğe konan faşist bir eylemdir. Kin ekip, kan çiçeği büyütenlerin, “Milli direnme hakkı doğmuştur” diye bildiri dağıtanların eseridir. Maraş Katliamı, “Müslüman Türkiye, Milliyetçi Türkiye, Allah İçin Cihad Başına” sloganlarıyla kadın demeden, çocuk demeden katliam yapanların, “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezseniz” diyenlerin ve bundan destek görenlerin eseridir. Maraş Katliamını yaratan zihniyet ve destekleyicileri bugün de iş başındadır. O gün “devlete yardımcı güçler” olarak desteklenenler, bugün de “duyarlı vatandaş” olarak sahnededirler. Yine katliamlarına ve linç girişimlerine devam etmektedirler.

Maraş Katliamı ve sonrasında yaşanılan katliamları unutmadığımızı ve unutturmayacağımızı belirtmek istiyoruz. Maraş Katliamının 30. Yılında yaşamını yitiren canlarımızı saygıyla anıyor, katilleri, koruyucularını ve onları yönlendiren insanlık dışı gerici faşist ideolojilerini nefretle kınıyoruz.

 

ERDAL EREN SINIF KAVGASINDA YAŞAMAYA DEVAM EDİYOR!

 

Sadece Türkiye tarihine değil, dünya tarihine de kara bir leke olarak geçen 12 eylül askeri cuntası, 17 yaşında idam sehpasına yolladığı Erdal Eren adıyla da lanetlenmeye devam ediliyor. Bir askeri öldürdüğü iddiasıyla, “jet hızıyla” yapılan göstermelik yargılama sonucu idam edilen erdal eren, idamının 29. yılında tüm devrimciler ve kavga arkadaşları tarafından anılıyor.

Askeri yargıtay 3. dairesi’nin, önce “delillerin noksanlığı” nedeniyle esastan, ardından da, idamın müebbet hapse çevrilmesini gerektiren “TCK’nın 59’uncu maddesinin ygulanmaması” nedeniyle usulden bozmasına rağmen, daireler kurulu iki kararı da reddetti. red kararlarıyla yargılamanın yeniden yapılmasının yolu kapatılırken, Eren’in avukatı Nihat toktay, kararı, “yargıtay içinde bitirildi” diye değerlendirdi. Güvenlik konseyi tarafından onaylanan karar, dünya çapında yürütülen “idamı engelleyelim, Erdal Eren idam edilemez” kampanyalarına rağmen 13 aralık 1980’de ankara merkez cezaevi’nde infaz edilirken, faşist cuntanın başı Kenan Evren’in, “asmayalım da besleyelim mi?” sözleri zihniyetlerini özetledi.

17’sinde yiğit, genç devrimci Erdal Eren’in idamını, basit bir hukuksuzluktan çok, sınıf mücadelesinde önemli bir uğrak, durak, nokta olarak görüp, öyle değerlendirmek gerekir. Zira, o işçi sınıfının bu mücadelede en önde çarpışan, çarpıştırılan ve her türlü yiğitlik, kahramanlığı hak etmiş bir militanıdır. Sınıf mücadelesinin ne kadar keskinleştiğini gösteren bir tanıktır. Mahkemelerdeki, işkencehanelerdeki, mahpushanedeki duruşu bunu gerektiriyor. O bir mazlum olmaktan çok, sınıf mücadelesinin keskinleştiği bir dönemde saflarda yerini almış, devrimci, yiğit bir gençtir. Böyle anılmayı hak ediyor. Erdal da mahkemede söylediği şu sözlerle bu savı doğruluyor: "Bir gün, mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak, sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru kararı verecektir!"

             EMEĞİN VE DİRENCİN ŞAİRİ ŞÜKRAN KURDAKUL

KAVGAMIZDA YAŞIYOR

 

Şükran Kurdakul için ilk söylenecek şey, onun bir “kararlılık ve direnç anıtı” olduğudur, yaşamıyla ve yüreğiyle direnen bir anıt; düşünceleri doğrultusunda yaşayan, düşüncelerinden ödün vermeyen, düşüncelerinin eyleme ve yaşama geçirilmesi için örgütlü savaşımlarla dolu bir anıt.  Bu anıt acıyla, dirençle, sevgiyle, coşkuyla ve bilinçle yükselen bir anıttır. Bu anıtı tanımak için, genç yazarların, şairlerin örnek alması gereken yaşamından yola çıkmak en doğru yoldur. Şükran Kurdakul, devrimci, sınıf bilincini yaşamı ve yapıtlarıyla içselleştiren bir insandı.

Bu direnç ve kararlılık anıtının, bu şairliği, öykücülüğü, edebiyat tarihçiliği ağır basan bir yaşam ustasının kimliğine baktığımızda gördüğümüz şunlardır: 1927 doğumlu Şükran Kurdakul,  “Kırk Karanlığı” içinde, “Fedailer Mangası”nın bir genç savaşçısı olarak henüz 19 yaşındayken (1946’da) TCK’nın ünlü 142. maddesinden tutuklanır.  Şükran Kurdakul’un bu tutuklanması belki de yarım yüzyıllık bir onur ve direnmenin habercisidir. Bir yıl sonra tahliye edilir ve öğrencisi olduğu İzmir Karşıyaka Lisesi’nden Bakanlık kararıyla çıkarılır.  Genç Kurdakul’un “Mahpushane saksılarındaki baharı benden sor” dediği bu günlerden sonra yaşamındaki zorluklar başlar. Zorlukla ve zorbalıkla savaştır bu aynı zamanda.  1948’den 1950’ye kadar Maraş “sürgün alayı”nda askerdir. 1953’te 141. maddeden yargılanır ve 1955’e kadar Harbiye cezaevinde tutuklu kalır: “Acıların sütüyle büyüttüğü umutlar/Mahpushane avlularında boy verir...” der, 1956’da aklanır.

Şükran Kurdakul’un yaşamını anlamada bu özetleme yetmez elbette. Bir başka açıdan baktığımızda onun örgütçülüğünü görürüz. Onun örgütçü bir edebiyat adamı olarak tanınmasının başlangıcı 1964’te “Türkiye İşçi Partisi” (TİP) üyeliğiyledir. İki yıl sonra partinin Balıkesir il başkanlığına ve Genel Yönetim Kurulu yedek üyeliğine, ardından da 1967’de Merkez Yürütme üyeliğine seçilir. Örgütçülüğünü edebiyat örgütlerinde sürdürür ve 1964’te “Türk Edebiyatçılar Birliği” Genel Sekreterliği’ne seçilir. 1976’dan sonra, “Türkiye Yazarlar Sendikası” (TYS) ikinci başkanıdır ve 12 Eylül döneminde yine 141. maddeden TYS davasından yargılanır. “PEN Yazarlar Derneği”nin kuruculuğu (1988), ikinci başkanlığı ve genel başkanlığı (1991-1997 arasında), “Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı” yöneticiliği, 1995’ten itibaren “Özerk Sanat Konseyi” ile “Ulusal Sanat Kurulu”nun da kuruculuğu ve ilk başkanlığı da Şükran Kurdakul’un yaşamının dönemeçlerindendir.

Şükran Kurdakul’un yaşamında süren yalnızca bunlar değil elbette. Öncelikle bir şair yaşamı vardır onun. Üstelik, şiire çok erken yaşta başlar. 1943’te 16 yaşında bir lise öğrencisiyken Tomurcuk adlı ilk şiir kitabını çıkarır. Şiire yeniden yoğunlaşması 1950’li yılların başındadır. Bu dönem yazdığı şiirlerin çoğu içine sinen bir yapıda değildir. Daha sonra, bu şiirleri için, “toplumsal duyarlılıkları olan dizelerin yer aldığı şiirlerde kendi sesini bulduğu...” söylenince çok sevinir. Cezaevi yıllarındaki çalışmalarının bir kısmı Giderayak’ta (1956) yer alır.  Kurdakul’da şiir, sanki özgürlük, doğa, dostluk, sevgi özlemiyle kuşatılmıştır ve bu kuşatmaya karşı bir direniş boy vermektedir sürekli.

İçerikle biçimin bütünleşmesinin Şükran Kurdakul şiirindeki ilk örnekleridir ve kendi şiirine doğru önemli adımlar atmaktadır. Kurdakul, 1942-52 dönemini kendisi şiirinin çıraklık dönemi olarak tanımlar.  İyimserlikle, aydınlıkla dolu Nice Kaygılardan Sonra (1963) adlı kitabıyla ise şair kimliğini doğurmaya başlar. Onun şirinin doruğuna çıkmaya başlaması, bir şair duyarlılığının ve inadının olanca görkemiyle ortaya çıkması, 1970’lerden sonraki şiirlerindedir. Usta şair ürünlerini, örneğin “Sözcüklerle büyüdük, ezgiler yarattık/Düşlerle saltanat kurduk, benzetiler yarattık/ Kurtuldum sandığın gün Pir Sultan’dan/Sevdamızla Yunus, hüznümüzle Fuzuliler yarattık.” dizeleriyle karşımıza getirmeye başlar: Acılar Dönemi (1977).   Şükran Kurdakul, daha sonra çıkardığı ve 1983 Nevzat Üstün Şiir Ödülü’nü alan Bir Yürekten Bir Yaşamdan (1982)’da “Al Beni Sevecenliğine” der ve yine kendini koyar ortaya: “Ben sevdayım, al beni sevecenliğine/Ben gülüm, dallarına aşıla beni/Çocuğum ben, göğsünde büyüt/Umudum ben, düşüncende geliştir./Acıyım, gerçeği ararsan bende/İnancım, coşkuyu ararsan bende.”

Şiirle anlatamadığı temaları öykülerde işler. Toplumdaki adaletsizlik ve yargının sorunları, hapislikler, Kurtuluş Savaşı’nın insanları, beyaz yakalılar dediği kafa emekçileri onun öykülerinde işlediği konulardır. Şükran Kurdakul’un edebiyat tarihçiliği de bir başka özelliğidir. Onun bu kimliği araştırıcı bir edebiyat adamını çıkarır toplumun karşısına. 12 şiir kitabı ve beş öykü kitabının sahibi olan bir şair ve öykücü olmaktan başka özgün bir edebiyat tarihçisi ve düşün adamı olarak da kültürümüzü aydınlatmaya devam ediyor.

 

 

 

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

EMEĞİN SANATI'NDAN 62. MERHABA

15/11/2009

 

Merhaba,

Savaşın ve barışın kesiştiği bir gündemde, bütün değerlerin cıvatalarının oynatılmaya başladığı bir bir dönemde gene birlikteyiz…

Öyle bir dezenformasyon fırtınası var ki, değerimiz bildiğimiz insanların adları, gerici, bağnaz insanların adlarıyla buluşturularak, yeni bir kültür erozyonu oluşturulmak isteniyor. Devrimci değerlerimiz üzerinden kirli politikalarına çanak bulmak isteyenler, elbet umduklarını bulamayacaklardır.

Öte yanda, insanî erozyonların da en keskin dönemecindeyiz. Şiirin ve müziğin devrimci şahlanış döneminde adlarını belleğimize kazıdığımız kimi adlar, şimdilerde liberalizmin pazarına işporta tezgâhı açmakla meşguller, insanlığın devrimci birikimini ranta ve kâra dönüştürme çabasındalar.

            Bu karanlık içinde resmî edebiyatçılar, sanatı örtü altına alma çabasındalar. Öyle ki,  bu çaba, bir alkış, bir övgü nedeni olarak görülmekte.  Halbuki, sanatın görevi, gerçeğin görünüşünü değiştirmek değil, gerçeği gizleyen örtüleri kaldırmaktır. Sanatın görevi, açık kapıları yıkmaktan çok, kilitli kapıları açmaktır.       

            Devrimci sanatçıları, sanatı bir silah olarak kullanmakla suçlayan burjuva yazıcıları bilmelidir ki, “Sanat, toplumsal savaşımda bir silâh değil, dünyada süregiden toplumsal savaşımın kendisidir.” Sanatın gerçek yeri, sürekli gelişen toplumsal yapının bir parçası oluşundadır.

Sanatı, salt seçmek ve susmaktan ibaret sananlar, sanatı bilinçli müdahaleye değil rastlantıların peşine taktıklarının da farkındadırlar.  Halbuki sanat, kendisinden ibaret değildir. Sanat kendisinden fazlasıdır. Sanat hayatın tüm anlamlarını taşır. Sanat, yeni dünyalar kurgulamakla eş anlamlıdır. O dünyalar da önce düşlerde doğar. Doğallıkla, düş kurma özürlü bir ortamın sanatta yerinin olamayacağı açıktır.                                         

Kısacası, sanatın dizginlerle, kelepçelerle, ağız tıkaçları ile işi yok! O size: “yürü!” diyor ve sizi yasaklanmış meyvesi bulunmayan o büyük sanat evrenine salıveriyor.       

 

EMEĞİN SANATI

           

                BU SAYININ SAVSÖZÜ

 Bir sanatçının, doğru devrimci bir yönde birşeyler verebilmesi, yansıtabilmesi için pratik ile teori arasındaki birliği daima göz önünde tutması gerekir. Dünyayı ve olayları ancak diyalektik metodun ışığında kavrayıp yorumlayabilir. Hatta sanatta, bilinç ve duyarlık arasında tam bir uyum olmalıdır. Ne salt bilinç, ne salt duyarlık tek başına yeterli değildir.

Bir sanat eserinden, devrimci sanattan söz ettiğimizde, devrimci bir görüş açısından hareket ediyoruz. Yani dünyamızı, insanımıza yaşanılabilecek bir hale getirebilmek için şiiri ve sanatı, sosyo-politik bir mücadelenin tamamlayıcı araçları olarak görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında asıl mesele insanın bir bütün halinde kavranılması ve bütünselliğin dile getirilmesidir. Sadece namuslu olmak da yetmez. Sonuna kadar hem namuslu, hem de sapına kadar bilinçli olmak şarttır. Gerçek sanatçı, pazarlıkların, kuşkuların, küçük hesapların insanı değildir, ve olamaz da…ENVER GÖKÇE


YAŞAM VE SANATTA
         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

LİVANELİ, ÖZGÜRLÜĞÜ HARAÇ MEZAT  VODAFONE’ASATTI

 

            Kapitalizm, her alanda solun değerlerini piyasaya , pazara düşürme girişimlerini sürdürüyor. Bunun son örneği de,  . Livaneli’nin 1983 tarihli Ada albümünde yer alan, Paul Eluard’ın Fransız direnişinde yazdığı, Zülfü Livaneli’nin bestelediği “Özgürlük” şarkısı.

Devrimcilerin ilgisi ve sevgisi üzerinden kendini var eden  eski 'solcu' , yeni ‘liberal’ Zülfü Livaneli, 'Özgürlük' adlı bestesinin Vodafone reklâmlarında kullanılmasına izin verdi. Müzikseverler ve sol kamuoyundan gelen tepkileri ise yanıtsız bıraktı. Ortaya atılan başka bir iddiaya göre de, reklâm yayında iken şarkıyı konserlerde icra etmemeyi de taahhüt ettiği ileri sürülüyor.

Vodafone’nun bu müziği reklamda kullanmasıyla birlikte, on binlerce kişi için sömürü ve faşizmin kuşattığı bir dünyada insani değerlerin direnişini temsil eden şarkı, birden bire tüketim özgürlüğüne indirgenmiş oldu.  Livaneli cephesinden ise; “Zülfü Livaneli’nin bütün eserlerinin kullanımı Universal Music’e devredilmiştir. Vodafone reklâmı da bu kapsamda Universal’ın verdiği izne tabidir” denerek özrü kabahatinden büyük açıklama yapılmakta.(SOL)

 

ŞİİR İKİNDİLERİ” SALİHLİ'DE BAŞLIYOR

 

1985'ten beri Salihli'de düzenli olarak yapılan 'Şiir İkindileri' bu yıl da şairleri ve şiirseverleri bir araya getirecek.  Editörlüğünü Tuğrul Keskin'in yaptığı 42. Güz Salihli Şiir İkindileri, sanat dostlarıyla buluşuyor. Bu yıl 'Ege'nin Dünyaya Açılan Kapısı' olarak lanse edilen Salihli Şiir Etkinliği'nde şimdiye kadar Türkiye'den ve dünyadan birçok şair bir araya geldi.

“Salihli Şiir İkindileri” 14 Kasım Cumartesi günü saat 14:00'te, Salihli Belediyesi Tiyatro Salonu'nda başlayacak. Etkinlik sonunda “Dianisos Şiir Ödülü” Özdemir İnce'ye sunulacak. Şairler Ahmet Günbaş, Betül Tarıman, Celal Soycan, Çiğdem Sezer, Mazhar Alphan, Halim Yazıcı, Yücel Kayıran, Ahmet Otman ve Zeynep Uzunbay'ın şiirleri ile yer alacakları etkinlik, ressam Bedri Karayağmurlar'ın resim sergisi ile açılacak ve Gülmira Ustalar'ın mini piano konseri ile devam edecek. Bu etkinlikte de “İz” dergisi yine konukların şiirleri ve Önder Kızılkaya'nın sunacağı Süha Tuğtepe özel bölümü ile dopdolu olacak.

 

14. ANKARA TİYATRO FESTİVALİ BAŞLIYOR…

 

14. Ankara Tiyatro Festivali bu yıl 53 tiyatronun 63 etkinliği Ankara’da seyircisiyle buluşuyor. Programda, Türkiye Tiyatro Kurultayı Ankara buluşması da var. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Ankaralılar sanatsal girişimlere örnek oluşturacak kaliteye ve saygınlığa sahip bir festival yaşayacak. Bu yıl “Yaşanılır bir dünya için sanat” sloganıyla yola çıkan festival, TAKSAV (Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf) tarafından düzenleniyor ve festival başkanlığını Yener Aksu yürütüyor.

14. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali 13 Kasım’da (yarın) saat 14.00’te basın açıklaması ve İzmir Yenikapı Tiyatrosu’nun “Sarı Sıcak” adlı sokak oyunuyla başlayacak. 13 – 23 Kasım arasında sürecek festivalin açılış galası da aynı gün Devlet Tiyatroları Büyük Tiyatro’da yapılacak.

Sanatsal zenginliklerin ve kültürel çeşitliliğin yansıdığı festivalde klasikten avantgarda, modernden çağdaş yapımlara, dans tiyatrosundan hareket tiyatrosuna, tiyatro sporundan geleneksel tiyatroya, sokak tiyatrosundan kukla ve çocuk tiyatrosuna uzanan oldukça geniş bir yelpaze yer alıyor.Festivalde, 5 Kürtçe oyunda yer alacak.(SOL/EVRENSEL)

 

BU ABLUKA DAĞITILACAK, BU KUŞATMA YARILACAK!

 

Hakkında, bizzat başkanının “En büyük hayalim YÖK’ü yok etmek” dediği bir noktaya gelen YÖK’ün bilmem kaçıncı yıldönümünü eda ettiğimiz şu günlerde, Türkiye eğitim sistemini sorgulayan yeni bir kitap yayınlandı. Başlığı, içeriği konusunda yeterli fikir veriyor aslında: “Kuşatmayı Yarmak: Eğitim, Bilim ve Aydınlar”. Sibel Özbudun ile Temel Demirer’in 2000’li yılların ikinci yarısında kaleme aldıkları yazılardan oluşan kitap, dört ayrımdan oluşmakta.

“Eğitim ve Üniversiteler” başlıklı I. Ayrım, ağırlıklı olarak yazarların neo-liberal yönelimlerin eğitim, özellikle de yükseköğrenim üzerinde yaratmakta olduğu tahribatı işleyen yazılarına ayrılmış. “Gençlik Nereye?” başlığını taşıyan II. Ayrım, Temel Demirer’in iki yazısından oluşmakta: “Bu Dünya ve Topraklarda Genç -İnsan- Olmak!” ile “Neo-Liberal Yıkım ve Gençlik” başlıklı yazılar, gençliği kemiren yabancılaştırıcı süreçleri, neo-liberal piyasa ekonomisi ya da günümüz kapitalizmi arkaplanında enine boyuna irdeliyor. “Sahi, Bilim Nedir?” başlıklı III. Ayrımda ise, Sibel Özbudun’un üç yazısıyla postmodern çağda sosyal bilimlerin “ne” ve “nasıl” olması gerektiği sorunu ele alınıyor, sosyal bilim alanını temellük etmeye çalışan dinsel/İslâmi söylemleri tartışmaya açılıyor. “Aydın Olmak!” konusuna hasredilen son bölüm ise Temel Demirer’in bir “Aydın İçin Kenar Notları”, Sibel Özbudun’un iki “2007 Türkiyesi’nde Aydın Olmak (mı?)”, “Aydınlık Sorgular” yazısı ile iki yazarın bir ortak yazısından “Umut Etmekle Yetinmeden Umudu Yaratmak” oluşuyor.

“Kuşatmayı Yarmak” titiz bir araştırmaya dayalı bilgilendirici içeriğinin yanı sıra, yazarların sokağa yaslanan militan tavrının da damgasını taşımasıyla dikkati çeken bir yapıt. Yazarlar bunu “Ona Ne Şüphe, Kuşatmayı Yaracağız” başlıklı önsözlerinde de vurguluyorlar: “Dünyayı değiştirme bilinci vermeyen eğitim, ‘eğitim’ olarak anılmayı hak etmezken; eğitim süreci de toplumun değişimine ayak uydurarak değişmek/ değiştirmek zorundadır. (…) ‘Kuşatmayı yaracağız…’ diyenlere gereken, ‘müzmin muhaliflik’, militanlıktır… Başka türlüsü mümkün değildi; biz de böyle yaptık… ‘Yapılmalı’ dedik!” 

SOSYALİST SANAT FELSEFESİNİN ÜLKEMİZDEKİ ÖNCÜSÜ

AZİZ ÇALIŞLAR AYDINLATMAYA DEVAM EDİYOR!

 

            Marksist felsefe ve sanat konusunda yazdığı kitaplar, yaptığı çevirilerle sosyalist edebiyatımızın düşünsel temelinde önemli emeği olan Aziz Çalışlar’ı 14. ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz.  27 Kasım 1995’te yitirdiğimiz Aziz Çalışların,  sanatımızda, öncelikle değer yaratan bir düşünce adamı olarak  anılması, anımsanması gerekir. Bıraktığı ürünleri, üşenmeyip sayarsak, yazar ve çevirmen olarak imzasına rastladığımız 35 dolayında yapıtla karşılaşıyoruz. Bunlardan 14'ü tiyatroyla ilgili. Yazılmış, uyarlanmış, çevrilmiş oyunlar. Felsefe, kültür, estetik içerikli kitaplarının sayısı da bir o kadar. Sözlük, ansiklopedi çalışmalarını bunlara kattığımızda, ortaya çıkan görünüm, yoğun bir emek birikimini ve üretken bir çalışkanlığı sergilemiş oluyor.

Yaptığı çevirilere baktığımızda Materyalist Felsefe Sözlüğü'nden Suchkov'un Gerçekçiliğin Tarihi'ne, Kagan'ın Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanatı'ndan Redeker'in Edebiyat Estetiği'ne,  Marx-Engels-Lenin'den Sanat ve Edebiyat derlemesine kadar, nasıl bir bilinçli seçimle, yaşadığı dönemi aydınlatmaya yöneldiğini görüyoruz. Çevirmenliğin ötesinde, bu kaynaklardan sanat-edebiyat dünyamızda nasıl yaralanacağımızı, yaşanılan sorunları nasıl tartışıp hangi sonuçlara varacağımızı Günümüzde Kültür Sanat ve Estetik, Sanatsal Kültür ve Estetik, Gerçekçilik Estetiği, Ulusal Kültür ve Sanat gibi kitaplarıyla da gündeme taşımıştı. Özellikle 1980 sonrasında, ülkemizde yaşananların kültür, sanat, edebiyat dünyamızda yaptığı  "tahribat"a karşı bir direniş odağı içinde Aziz Çalışlar'ın yeri  çok önemliydi.

“Sosyalist gerçekçi sanat, sanatsal gücü, yan tutarlılığı ve halka bağlılığı ile tüm derinliği ve çeşitliliği ile halkın yaşamında etkin bir rol oynamaya, sosyalist kanılarla sosyalist yaşamsal tasarım ve ilişkileri, güzellik duyusunu ve idealini biçimlendirmeye çalışır… Sosyalist gerçekçilik yöntemi, sürekli değişimi ve ileriye doğru gelişimi içinde gerçekliği sanatsal olarak içselleştirmeye çalışır.” (Ansiklopedik Kültür Sözlüğü/Aziz Çalışlar)

 

SENİ ÇOK ÖZLEDİK GÖZÜM!


            Ahmet Kaya’yı yitirişimizin üzerinden 9 yıl geçti. Ama o türküleriyle kavgamızda yaşamaya devam ediyor, devam edecek.  12 Eylül sonrası, sazlar ve sesler susturulmuştu. Kasetler, plaklar ya toplatılmış, ya da korkudan yakılmıştı. Topluma arabesk vurdumduymazlığın pompalandığı o günlerde  gür bir ses,  sinmiş umutları yeniden yeşertti.. Gürül gürül sesinden akan türküler, 12 Eylül faşizminin zindanlarından, işkence hanelerinden yükselen bu gür türküer, şarkılar devrimci umudu yeniden diriltmeye, özlemleri tazelemeye başladı.

O dört dörtlük bir insandı. sevmesini bilir, sevgisini hak edenlere sevgisini en yürekten sunardı. Sevgisini en güzel şarkılarıyla düşmanlarına da duyurur ve önyargılara, haksızlıklara karşı en insani tepkisini göstermekten geri durmazdı. Magazinciler Derneğinin ödül gecesinde de duyduğu ve düşündüğü gibi konuştu. Kürtçe bir klip yapacağını söylüyordu. Birden düğmeye basılmış gibi burjuvazinin beslediği sanatçı, gazeteci bozuntularının  saldırısı başladı.  Kürtçe şarkı yapma, Kürt dilini savunma çabasında çatal bıçak yağmuruna tutulurken, kimi Kürt kökenli burjuva sanatçıları, devrimcilere seslenen müzikleriyle köşe olan sahte demokrat sanatçıları,  sonradan Kürtçe şarkılar söyleyerek şov yapacak olan şarkıcılar kös dinlemiş gibi sus pus bu saldırıya seyirci kaldılar..  Onların çoğu Ahmet Kaya ve diğer sanatçıların kanını, canını verdiği bu savaşım üzerinden bugün Kürtçe şarkı söylemenin rantına talip olmaya başladılar.

gençliğimi kimse bilmez sakallarımdan çocuk kokusu

ağzımdan ay ışığı fışkırır benim

ceketimi yağmurlara astığımdan beri

tehlikeli şiir okur dünyaya sataşırım ben

 

gözüm baharlara , yüzüm yağmurlara

hüznüm dağlara küs

gözüm sabahlara , ömrüm topraklara

hüznüm dağlara küs

 

geceden karanlık sebebim , geceden mülteci kederim

korkarım dönmez yüreğim , korkarım güzelim korkarım

 

beni soracaklar , beni bulacaklar

beni yoracaklar yar

beni tutacaklar , beni yakacaklar

bana kıyacaklar yar

 

sorulur karanlık sebebim , vurulur mülteci kederim

korkarım dönmez yüreğim , korkarım güzelim korkarım

 

 

SOSYALİST YAZAR SEVGİ SOYSAL, YAPITLARIYLA  HEP ARAMIZDA!

 

12 Mart faşizminin zindanlarında yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle  22 Kasım 1976’da  kırk yaşında yitirdiğimiz Sevgi Soysal’ı saygıyla anıyoruz.

Edebiyatımızda, kendine özgü yere sahip olan Sevgi Soysal, siyasal ve toplumsal olana bakışıyla, öğretici olmayan ama sorgulamaktan da geri durmayan diliyle, bazen alaycı anlatımıyla ve henüz daha ortalarda yokken kadınlık sorununu ele alışı, öne çıkarışı, arkasında duruşuyla farklılığını ortaya koydu. Devrimcilik kavramına yaklaşımı ve kadın konusunu ele alışı, basit bir feminizm yerine, derinlikli bir sorun çözümleme tavrı yarattı.  Kadın yazar olmaktan öte sosyalist kadın yazardır.

Sevgi Soysal'ın Politika gazetesinde yayınlanan, 17 nisan 1976 tarihli, ''Emektir sevmek '' isimli yazısının bir bölümü:

“Güneşin hemen her gün, bir gencin ölüsü üzerine kapandığı bu günlerde, analar eyleme geçtilerse, bu yüzden geçtiler.

Çünkü, görülüyor ki, toplumumuzda gençliği seven, sadece analar. Bunda şaşılacak bir şey de yok, çünkü toplumumuzda, gençlere emeği geçen, onlara emek veren, yalnızca analar. Onların ötesinde ''gençlik'' sözcüğünü pek seven büyüklerimiz, yöneticilerimiz, gençleri sevmiyorlar, çünkü onlara emek vermiyorlar, daha güzel insanların oluşumuna hiçbir katkıda bulunmuyorlar.

Çünkü gençliği sevmek, ''gençliğe hitabe'' yazmak değildir.

Gençliği sevmek, onların spordan bilime kendi başlarına harikalar yaratmalarını bekleyip, arada sırada gerçekleşiveren bu harikalarla övünmek değildir.

Gençliği sevmek, devlet kesesinden yapılanlar karşılığında ondan kendi hoşunuza giden şeyleri bellemesini, sizin kafanızı ve gönlünüzü hoş edecek davranışlarda bulunmasını istemek değildir.

Gençliği sevmek, boşa tükettiğiniz ve bir mirasyedi gibi harcadığınız umutlardan hicap duymadan, ondan ''ümit'' olmasını beklemeye kalkışmak değildir.

Gençliği sevmek, ekonomisinden trafiğine, imarından planına, yönetiminden çarşı pazarına kadar tam bir keşmekeş içine soktuğunuz bu düzene başkaldırdığı zaman, ona ''anarşist'' demek değildir.

Ne onun hayatının, ne de hayatın daha güzel olması için hiç emek vermeden '' ey türk gençliği '' demek değildir gençliği sevmek.

Hiçbiri hiçbiri değildir. Hadi itiraf edin, gençliği hiç mi hiç sevmediğinizi. Ve siz ''agucuk'' deyince o, ''gugucuk'' yapmıyor diye, onu copladığınızı, kanına, canına girdiğinizi itiraf edin!

Ve analara, işte en çok bu yüzden hırçınlaşıp kinlendiğinizi itiraf edin! edin de olsun bitsin! merak etmeyin, analar işkence yapmaz.''


ŞİİRİMİZİN BİLGE SESİ MELİH CEVDET ANDAY’I  ANIYORUZ!

 

            29 KASIM 2002’de yitirdiğimiz Melih Cevdet Anday, Garip serüveninden sonra şiirimizde ayrı bir ses, ayrı bir bakış getirip felsefeyi şiirle buluşturarak  kendi şiirinin özgün temellerini attı. Pablo Neruda, onun hakkında, “Nazım Hikmet'ten sonra çok büyük bir Türk şairi daha buldum. Bütün gece gözüme uyku girmedi" diyor.  Anday, şiirini toplumsal bir duyarlılığa, hatta bilince ilk açanlardan birisiydi.

Melih Cevdet şiiri öznel, az yerel, evrensel temalar içerir. Savaş yıllarının yoksulluğunu küçük insanın dünyasına taşırken öfkelidir, suçlayıcı bir tavır takınır. Rahatı kaçan dünyada, rahatı kaçmış insanın bazen ironik, bazen yergi dolu dili, Anday’ın şiirinde de etkisini hissettirir. Bu şiirleri yüksek sesle okunmaya elverişli değildir. Telgrafhane ile başlayan şiirlerinde yeni benzetmelere, yeni temalara, düşünceyle duyguyu kaynaştırmaya yöneldiği görülür. Doğayı imgeye dönüştürmeye başlar, özyaşamsal deneylerini şiir diline dönüştürür; barış, doğa, çağ, doğanın çeşitli varlıkları, doğa-insan diyalektiği öne çıkmaya başlar. ironinin yerini zaman zaman coşku, tepki ve düşünce alır. Ama Anday ın poetiğinde duygu da, düşünce de, bilgi de şiirin kendi değildir; sadece bahaneleridir. Bu konuda şöyle düşünür: Hiçbir konu, hiçbir tema gerçekte şiiri yaratmaz. Ortaya çıkarmaz. Onla birer bahanedir. Şiir asıl yazılırken ortaya çıkar. Bir dünya şiiri mirasçısı olduğunu düşünerek, şiirinde evrensel temaları derin bir bilinçle ele aldı, özgün şiirsel yaratıcılıkla ortaya koydu.

DEFNE ORMANI / MELİH CEVDET ANDAY

 

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri

için felsefe yapıyorlardı, çünkü

Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;

Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için

Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini

Köle sahipleri veriyordu onlara.

Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri

İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü

Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;

Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri

İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini

Felsefe veriyordu onlara.

Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin

Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin

Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.

Ekmeğin sahipsiz felsefesini

Felsefenin sahipsiz ekmeği.

Ve yıkıldı gitti Likya.

Hala yeşil bir defne ormanı altında

 

 

DİRENİŞ ŞAİRİ PAUL ELUARD’I ANIYORUZ

 

Sürrealizmin ideali, yeni bir edebiyat yapmak değil, yeni bir insan yaratmaktı. Breton acılar icinde oluşturmuştu ilk gerçeküstücü ürünlerini... Gerek ilk manifesto, gerek ikinci manifesto etrafında toplananlar olsun; genel amaç yeni bir insandı. Bu yeni insan idealine en çok bağlı olanlardan biriydi Eluard. 2. Dünya Savaşıyla birlikte faşizme karşı direniş içinde yerini aldı. Daha sonra Fransız Komünist Partisi’ne girdi. Ülkemizde hep aşk şiirleri çevrildiği için  daha çok aşk şairi tanınsa da, hep özgürlüğün, umudun şairi oldu O.

17 Kasım 1952’de yitirdiğimiz şairle ilgili olarak Yaşar Doğan şu saptamayı yapar: “ Eluard’da yaratıcı bir büyü vardır, kendine özgün, kendisinden önce nadiren yakalanmış bir başarı vardır. Güncel sözcükleri alışılagelmemiş bir şekilde işleyip kendine has bir şekilde imgeler kurması; dizelerine yön verir ve onu farklı kılar. Klişe dizeler Eluard’ın imgeleminde esinin gülüşleriyle büzülür. Bozulmamış bir meyvenin tiftiği gibidir.  Utkun bir kelebeğin göz kamaştıran kanadının şafağıdır, evrensel gençliktir. “

HALK

 

Halkım ben,

hani şu sayılamayan,

hani şu çok halk.

Soluğumun öyle bir gücü var ki

sessizliği deler geçerim, dinlemem,

filiz verir, boy atarım,

zifiri karanlık demem.

 

Zulüm, acı, ölüm, şu bu

bir anda gizlerse de tohumu,

ölmüş gibi görünürse de halk,

döner gelir elbet bir gün nisan ayı,

kavuşur baharına toprak,

kızgın eller dağıtır atar ağır havayı.

Ölümün içinden yeşerir yaşamak.

 

PAUL ELUARD (Çev. A. Kadir)

 

ENVER GÖKÇE, ŞİİRLERİYLE KAVGAMIZDA YAŞIYOR!

 

            19 Kasım 1981’de yitirdiğimiz sosyalist edebiyatımızın unutulmazlarından  Enver Gökçe’yi ölüm yıldönümünde saygıyla selamlıyoruz. 1940’larda şiiriyle öne çıkan, uzun süre faşizmin baskısı altında şiirlerini okura ulaştıramayan Enver Gökçe ilk kitabını ancak  1970’te okurlarına ulaştırabilmişti.

Enver Gökçe, hayatın içinde her gün sayısız kere tekrar edilen kelimeleri, yaşayan Türkçeyi, halk dilini şiire ilk defa sokmayı becerebilen şairlerdendir. Enver gökçe, halk şiirinden divan şiirine, Nazım’dan Dede Korkut’a uzanan bu birleşimi 1943’lerde tutturdu. Şiir yükü yoğun sözcükler seçmede, bunları dizelemede, destelemede Enver Gökçe bu geleneklerin hepsinden fayda gördü. Ustaca söylemenin yoluna girmişti. Daha 23 yaşlarındaydı. Verimli şiir yazma yılları ancak yedi yıl sürdü. Sanatını daha da geliştirecek, en olgun eserlerini verecek çağa girmişti. Harbiye mahpusuna düştüğünde 30 yaşında idi. Böyle başlayan ve uzun süren çileli hayat ve hapislik Enver Gökçe’nin yalnız sağlıklı yasamasının değil, şiir ve sanatçı hayatının da sonu oldu. Arkadaşı İlhan Başgöz bu konuda şöyle diyor: “Onun 1960’tan sonra yazdığı şiirleri ve söylediklerini okudum. Hiç biri Enver değil bunların. Çalışamayan, okuyamayan ve en kötüsü artık düşünemeyen bir adamın kesik kesik sözleri bunlar. Enver’i genç yaşında budadılar.”

Yaşamının her anını devrimci kavga içinde geçiren şair, yapıtlarında işçi sınıfından yana olan tavrını şöyle vurguluyor:  “Ben, sınıf edebiyatı yapıyorum. Yani Türk halkının, hayatın her döneminde aktif olan, güzel olan, büyük olan bu halkın sanatını yapmaya çalışıyorum. Bence sanat, herşeyden önce bu sınıfın yaşam kavgasındaki gücünü, kudretini ortaya koymasındadır. 1940 yılına gelinen yıllarda Türkiye'de çeşitli sanat görüşleri var olmuştur. Ben, gayet tabii olarak bu toplumcu yanı kuvvetli olan akımın içindeydim ve içinde

KARDEŞLİK ACILARI

 

Yıllar var ki sizleri düşünüyorum :

Yanan şehirlerim,

Düşmana ekmek veren tarlalarım

Teknelerim, ocaklarım, öğretmenlerim!

Ve sizleri :

Caddeler, tarlalar, fakülteler,

Nehir boyları, şehirler, ordular

Aşklarım, hünerlerim, sefaletlerim!

Ellerime ateş düştü

Yüreğime, gövdeme, kollarıma.

Biliyorum ey demokrasi!

Bütün şairlerin ölür

Barikatların susar

Ve yanar da limanların, iskelelerin

Zafer gülleri sensiz açmaz

Böyle bir macerada.

 

ENVER GÖKÇE

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 

EMEĞİN SANATI'NDAN 61. MERHABA

1/11/2009

Merhaba,

2 aylık bir aradan sonra Emeğin Sanatı yoluna devam ediyor.

İnsanî hallerden kaynaklanan bu gecikme sürecinde, hep şunu düşündüm. Bu derginin devamlılığı gerekli mi gereksiz mi? Okurunun gönlünde bir ayrıcalık oluşturdu mu? Okuru, Emeğin Sanatı’nın her yeni sayısını ilgiyle bekliyor mu? Yani emeğimizin karşılığı var mı?

 Ama okurlarımızdan, özellikle de genç okurlarımızdan e-postamıza gelen mesajları, dergiye yorumlarla beklentilerini bildirenlerin yazılarını okuduktan sonra devam kararını verdik. Dergimizin bir gereksinmeye karşılık düştüğünü görmek, elbet bizim de coşkumuzu kanatlandırdı. Dostlardan gelen övgü ve özendirici sözler, bizi kıvandırırken, 60 sayımızı gözden geçirdiğimizde en büyük eksikliklerimizden birinin eleştiri eksikliği olduğunu görüyoruz. Bundan sonraki süreçte, yapıcı ve iyiye, doğruya yönlendirici eleştirileri de bekliyoruz.

 Gelelim  sanatın yeni açmazlarına. Bugünlerde sanat ve kültür adına yeni bir pazar kuruluyor İstanbul’da. İstanbul 2010 Kültür Başkenti kumpanyası, halkın harcama kalemlerine konan ek vergiyle şişirdiği kasasını tekellerin omzunda sanat yapmayı marifet bilenlere açıyor. Sanat, sermayenin Zürafa Sokağına düşürülüyor. Holding ve tekeller, sanatı sömürerek yeni voliler vurma çabası içinde. İşin en acı yanı da kendine sanatçı diyenlerin bu pazardan kendilerine yemlik aramaları…

 Bir zamanlar "Halk için sanat”, “sanat için sanat" tartışmaları bugün yerini "piyasa için sanat"  anlayışına bırakmıştır. Sanat alanı açıkça tekellerin istilasına uğramıştır. Yıllardır tekeller kültür-sanat alanını piyasaya açmaya çabasındalar. Sanatı ve sanatçıyı düzenin en büyük destekçisi hâline getirmeye çalışıyorlar. Günümüzde sanat emekçilerinin yakıcı sorunudur bu

 Günümüz sanatçısının yapması gereken, aklına, yaşamına, varoluş kaynaklarına yapılan bu çok yönlü saldırıya karşı düzenin bireyci, gerici, yalnızlaştırıcı köklerine iyice sarılmak yerine; direnişi ve karşı saldırıyı örgütlemektir. Bu çaba, ortak sorumluluk ve üretimlerle buluşturulmadığı sürece, sanatçı ve sanat metalaşmaya ve giderek hiçleşmeye devam edecektir. Çünkü, piyasa sanatı özgür sanatsal üretime pranga vurmaktadır. Sanatsal üretime, satış kaygısı egemen olmaya başlamaktadır. Böylelikle sanatçının muhalif, eleştirel tavrı aşınmaktadır.

 1980'lerden 1990'lardan beri yoğunlaştırdığı yoz kültür bombardımanı ile bir yandan insanları tek tek hücrelerine hapsederek, onlara "özgür bireyler" olduklarını pompalamaya çalışıyor, diğer yandan ideolojilerin öldüğünü iddia ederek, tarihin hiçbir dayanağının bulunmadığını söylüyorlar. Gerçeğin "kendiliğinden" ilerleyen ve değiştirilemez bir olgu olduğunu savunarak dayattıkları kadercilikle, sundukları mistisizmle, örgütlülüğü suç göstererek, aklı ve istenci yaşamlarımızdan çıkarmak için uğraşıyorlar. Toplumsal savaşımdan bağları koparılan insan, bu süreçte giderek yalnızlaşıyor, bireycileşiyor ve düzenin çarklarında yok oluyor.

 İşte Emeğin Sanatı çabasıyla yola çıkan bizler, sanatın alınıp satılan meta olmasına karşıyız. Sanatçının, pazar için üretmesine karşıyız. Sanatın ve sanatçının alınıp satıldığı bir dünya istemiyoruz.  Artık gerçek sanatçıların, piyasa egemenliğini benimsemiş sanatçılardan ayrıştırmasının zamanı gelmiştir. Emeğin  sanatı için verilecek devrimci mücadele kendi varlığını ortaya koymalı, kendi koşullarını yaratmalıdır.

 Zaman, holdinglerin istilasına karşı sanatçıların başkaldırısını  örgütleme; sanatçıların, özgür sanat için çaba gösterme, üretme zamanıdır.

        

ALİ ZİYA ÇAMUR

           

 

                BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Birbirini bütünleyen, tabiat ve insan varlığı, dolana dolana öyle bir örgü ve nesiç (doku, dokuma) meydana getirmiş ki, bu bereketli malzeme sanatkâr için ‘İcat’ dediğimiz külfeti de ortadan kaldırmış. İş, bu örgüden en güzel, en sağlam parçayı almaya veya bu parçaları birleştirerek eser diye ortaya koymaya kalıyor. Buradan da sanatkârın sunuşu ve şahsiyeti doğuyor.

Hikâyenin de, hayalden çok gerçekten kuvvet alması gereken insancı bir sanat çeşidi olduğuna inanmışız. Eserlerimizde ekseriya karamsar görünen hava, realiteye sadakatimize ve samimiyetimize bağışlanmalıdır. Bu günün sanatkârı ‘Kızılcık şerbeti’ yalanına inanmıyor ve harabeleri güllük gülistanlık gösterme gayretine de sanat demiyor.

Bugünü bütün kıymet hükümleriyle yarına bildirmek, eli kalem tutanların ödevidir. O halde bu ihbarı veresiye bir mektupla baştan savmak değil, kıymetli ve taahhütlü olarak postalamak lâzım. Eserlerimizde ekseriya karamsar görünen hava, realiteye sadakatimize ve samimiyetimize bağışlanmalıdır.”FAHRİ ERDİNÇ

 

YAŞAM VE SANATTA
         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

TÜYAP 28. İSTANBUL KİTAP FUARI BAŞLADI

           

TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi - Beylikdüzü’nde, 31 Ekim - 8 Kasım 2009 tarihleri arasında düzenlenecek olan 28. İstanbul Kitap Fuarı’ı başladı. Yurt içi ve yurt dışından 550 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenen 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda uluslararası etkinliklerin yanı sıra söyleşi, panel, şiir dinletisi, atölye ve çocuk aktiviteleriyle birlikte 297 etkinlik düzenlenecek.

            İstanbul Kitap Fuarı, öğrenci, öğretmen ve emeklilere ücretsiz olan fuar giriş bedeli 5 YTL’dir. Fuarlar, 1-8 Kasım 2008 tarihleri arasında 11.00-20.00 saatleri, kapanış günü 9 Kasım 2008 tarihinde ise 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Fuarda bu yıl okurları karşılayacak önemli bir yenilik de ilk kez açılan “Uluslararası Salon” olacak. 27 ülkeden yayıncılar, editörler ve Yayıncılar Birliği temsilcilerinin yer alacağı “Uluslararası Salon”, fuarın ilk 4 günü 11.00-18.00 saatleri arasında açık kalacak. Uluslararası Salon”a bu sene ilk kez Avrupa Kültür Merkezleri Fransa, Finlandiya, İspanya, Hollanda, Romanya, İsveç, İsviçre ve İtalya ortak bir stantla katılırken, salonun diğer katılımcıları Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela Bolivar Cumhuriyeti, Yunanistan, Romanya ve Fransa'dan yayıncılar ve editörler olacak. Bağımsız bir edebiyat topluluğu olan Literature Across Frontiers ise, Bask, Çek Cumhuriyeti, Galler, Estonya, Macaristan, Katalonya, Litvanya, Letonya, İskoçya, İrlanda, Polonya, Portekiz ve Slovenya'yı temsilen fuara katılacak. “Uluslararası Salon” içinde bulunan forum alanı 4 gün boyunca çok sayıda yazarı ağırlayacak ve sektörel etkinliğe ev sahipliği yapacak. Salon içinde ayrıca çevirmenlerin bir arada olacağı çeşitli çeviri etkinliklerinin düzenleneceği bir buluşma noktası olarak “Çeviri Merkezi” de bulunacak. “Uluslararası Salon” kitapseverlerin katılımına açık olacak.

            Bu sene ana teması “Kültürler Arası Diyalogda Çeviri” olarak belirlenen kitap fuarına çok sayıda çevirmen de katılacak. Bunlar arasında Avrupa Çevirmenler Birlikleri Federasyonu Başkanı Martin de Haan, Maureen Freely, Hanneke van der Heijden, Ingrid Iren ve Rafael Carpintero bulunuyor. Ayrıca Tanpınar Festivali kapsamında Türkiye'de bulunan Carme Riera ve Bernardo Atxaga (İspanya), Valter Hugo Mae, Ingo Schulze (Almanya), Olga Tokarczuk, Frank Westerman, Norman Manea ve Dan Lungu (Romanya) da fuarda yer alacak. 28. İstanbul Kitap Fuarı yurt dışından çok sayıda yazar, şair, eleştirmen ve çevirmeni ağırlamaya hazırlanıyor. İstanbul Kitap Fuarı’nın yurt dışından söyleşi ve imza günlerine katılmak üzere 47 yazar konuğu olacak.

            Fuarda, Emeğin Sanatı katılımcılarından Evin Okçuoğlu  yeni kitaplarını  “İçi Görünen Şiirler(şiir), Sardunya Kırıldıkça (Öykü)  imzalayacak.  3 Kasım Salı günü Fuardaki Doğan Hızlan  Kitaplığı (Heybeliada Salonu)’nda,  17.15-18.30 saatleri arasında

 Berfin Bahar Şiir Etkinliği’ne katılacak. H. Hüseyin Yalvaç yönetimindeki etkinliğe  İdris Atmaca, Mahmut Baycan, Veysel Boğatepe, Funda Dane, Seher Duman, Arzu Karadağ, Hüsam Kurt, Ahmet Selçuk İlkan, Sabri Kuşkonmaz, Ali Narçın,  Hakan Sevin, Hakan Sürsal, Hasan Taşçı. Yavuz Yavuzer  adlı şairler de katılacak

            Emeğin Sanatı’ndan Ali Ziya Çamur da Sorun Yayınları Kolektifi Sanat Cephesi Dergisi tarafından düzenlenen  “Sanat Cephesi Dergisi Şairleriyle Söyleşi ve Devrim Şiirleri” etkinliğine katılacak.  Etkinlik, 7 Kasım 2009 Cumartesi   günü  Büyükada Salonu salonunda 18.15-19.30 saatleri arasında yapılacak. İsmail Hardal yönetimindeki söyleşi ve etkinliğe  İsmail Hardal, Kemal Kök, Nevzat Oğuz, Ragıp Özcan, Refik Uğur, Hüseyin Gül, Asım Gönen, İrfan Ünal, Ferhat İşlek, Hüseyin Fırtına, Bülent Akdemir adlı şairler de katılacak.

            Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları da 1 Kasım Pazar Günü TÜYAP 28. İstanbul Kitap Fuarı'nda, Türkiye Yazarlar Sendikası stantında olacaklar. Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları arasından yazarlar TMK Mağduru Çocuklar için kitaplarını imzalayacak ya da imzaladıkları kitaplarını gönderecekler.

Aynı gün akşamına kadar yayınevlerinden çocuklarımıza ve onlar için Diyarbakır Sur Belediye'sinin binasında Zeynep Taşcı'nın tadilat için  verdiği emekle (halen devam etmekte) oluşturulan; Filiz Kutlar'ın eşi Onat Kutlar'ın kitaplarını bağışladığı Onat Kutlar Kütüphanesi'ne gönderilmek üzere kitap toplayacaklar.

Fuara uğradığınızda, Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları'na destek için  TYS Stantı'na da uğrayabilir ve çocuklarımız için fuardan ya da evden seçtiğiniz kitapları bırakabilirsiniz.

 

2010 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ YARIŞMASI DÜZENLENİYOR

 

            Yalınses  yayınları tarafından faşistler tarafından katledilen  yazar Ümit Kaftancıoğlu adına öykü yarışması düzenlenmekte.

            Yazarlar yarışmaya, yayımlanmamış ve ödül almamış 2'şer öykü ile katılabilecek. Öyküler iki aralıklı olarak (bilgisayarda yazılmış) en az 2 en çok 10 sayfa olacak. Öykülerin yazılı olduğu dosyanın sağ üst köşesine büyük harflerle rumuz yazılacak. Kesinlikle gerçek ad ve soyadı belirtilmeyecektir. Katılımcılar öykülerini 5 kopya olarak gönderecekler ve gönderinin içine ayrı bir dosyada kısa özyaşamı, adresi ve telefon bilgilerini belirteceklerdir.

Değerlendirme 1., 2., 3. şeklinde olacak, ilk 10'a giren öyküler kitap olarak  yayımlanacaktır. Dereceye giren katılımcılar plaket ve kitap seti ile ödüllendirileceklerdir. 30.11.2009 son katılım tarihidir. Öykü yarışması sonuçları 20.03.2010 tarihinde basın yolu ile açıklanacak ve Ümit Kaftancıoğlu'nun katledilişinin 30. yılı olan 11 Nisan 2010 günü yapılacak anma töreni ile ödüller sahiplerine verilecektir. Seçici Kurulda,  Adnan Özyalçıner, Öner Yağcı, Mehmet Güler, Zeynep Aliye, Mustafa Sancar, Dr. Canan Kaftancıoğlu ve Öztürk Tatar yer almakta.

            Adres, 2010 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması, Yalın Ses Yayınları, Cağaloğlu Yokuşu Ergüç Han No:5/8, Cağaloğlu-İstanbul. TEL: 0212 528 67 31, Cep:0555 254 27 26

Ayrıntılı bilgi:www.umitkaftancioglu.com, www.yalinses.com

 

CEZAEVİNDEKİ YAZARLAR İÇİN “SÖZCÜKLERE ÖZGÜRLÜK” KAMPANYASI DÜZENLENDİ

          

1960'ta kurulan Uluslararası yazarlar örgütü PEN Kulübü üyesi 'Cezaevindeki Yazarlar Komitesi', dünyada 600'den fazla yazar ve gazetecinin baskı altında olduğunu ve bunların 200'den fazlasının en zor koşullarda cezaevinde bulunduğunu bildirdi.

'Cezaevindeki Yazarlar Komitesi'nden yapılan açıklamada, Avusturya'nın Linz kentinde toplanan 75. Dünya PEN Kulübü kongresinde, özellikle, Çin, İran, Eritre, Vietnam ve Türkiye'de cezaevindeki kadın ve erkek yazarların durumunu gözler önüne sermek için katılımcıların oy birliğiyle kabul ettikleri kararların benimsendiği kaydedildi.

15 Kasım'daki Dünya Cezaevindeki Gazetecileri anma günü perspektifinde, kongre, ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında bulunduğu ülkelerle ilgili durumla ilgili endişeleri dile getirdi. Cezaevindeki Yazarlar Komitesi Avusturya yetkilisi Helmuth Niederle, "Söz özgürlüğü satın alınamaz" diyerek, muhaliflere yönelik baskıdan entelektüellerin de genel anlamda etkilendiği Gine örneğini verdi ve ifade özgürlüğünü savunmanın öneminin altını çizdi.(PEN)

 

2009 CEVDET KUDRET ÖDÜLÜ İRFAN YALÇIN'IN

 

Türk edebiyatının önemli isimlerinden Cevdet Kudret adına verilen ''Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü''nü, bu yıl, roman dalında, ''Yorgun Sevda'' adlı eseriyle İrfan Yalçın kazandı.

Yapılan açıklamaya göre, şiir, roman, öykü, deneme, inceleme, araştırma ve tiyatro dallarında her yıl dönüşümlü olarak verilen Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, 1992 yılında yaşamını yitiren yazar Cevdet Kudret anısına 1993 yılından beri veriliyor.

Bu yıl roman dalında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü kazanan İrfan Yalçın, Zonguldak'ta 1945 yılında doğdu. Yalçın, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden 1960 yılında mezun oldu. Adana'nın Kozan, Samsun'un Çarşamba ilçeleriyle Zonguldak'ta toplam on yıl Fransızca öğretmenliği yapan Yalçın, 1972'de eğitim görevinden ayrılıp İstanbul'da bir kitabevi açtı. Yalçın,1985'de Köyceğiz'e yerleşti. Şiir, hikaye, eleştiri alanlarında ürün verse de romanda yoğunlaştı.

Milliyet Yayınları 1974 Roman Yarışması'nda ''Pansiyon Huzur''la ikincilik ödülüne değer görülen Yalçın, 1978'de ''Genelevde Yas'', 1979'da ''Ölümün Ağzı'', 1980'de ''Fareyi Öldürmek'', 1983'te ''Büyük Soytarı'', 1991'de ''Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi'', 1995'te ''Annem, Babam ve Ben'' adlı romanlarını yayınlandı. Yalçın, ''Ölümün Ağzı'' adlı romanıyla 1980'de TDK Roman Ödülü'nü kazandı. (GAZETEPORT)

 

CESARETİN VE BAŞKALDIRININ ÖYKÜCÜSÜ

KERİM KORCANI ÖLÜMÜNÜN 19. YILINDA ANIYORUZ!

 

 Devrimci edebiyatımızın cesur yüreklerinden Kerim Korcan, öykü ve romanlarında sınıfsal bilinci öne çıkardı hep. Tüm engellemelere rağmen, içinden çıktığı sınıfın sesi oldu. Yaşamında da örgütlü devrimci savaşım içinde oldu.

31 Ocak 1918’de Adapazarı’nın Akfelek köyünde doğdu. Babası Murat usta yoksul bir saat tamircisiydi. Bu yüzden Kerim Korcan ancak ilkokul 4. sınıfa kadar okuyabildi. Küçük yaşta kahveci, dondurmacı, köfteci ve berber çıraklığı yaptı. 1938 yılında siyasi polis tarafından gözaltına alındı. Aynı yıl Donanma Askeri Mahkemesinde İsyan Suçlusu olarak yargılandı 12 yıl ağır hapse mahkûm edildi. Sinop Cezaevinde 10 yıl hapis yattıktan sonra serbest kaldı. Hapisten çıkar çıkmaz askere alındı. Askerlik sonrası 1950’de İstanbul’a geldi, marangozluk yaparak yaşamını kazanmaya çalıştı. 1957’de Vatan Partisi yöneticiliğinden kovuşturmaya uğradı. Türk Ceza Kanunu’nun ünlü 141 ve 142. maddelerine karşı gelmekten tutuklandı. İki yıl Sultanahmet Cezaevinde tutuklu kaldıktan sonra 1959’da beraat etti.

Ölümsüz birçok esere imza atan Kerim Korcan 1990 yılının 9 Kasım günü tedavi gördüğü kanser hastalığına yenik düşerek hayata veda etti.

Döneminin birçok edebiyatçısı gibi zor günler geçiren Kerim Korcan cezaevlerinde ağır koşullarda 12 geçirdi. İçinde bulunduğu koşulları estetize eden Kerim Korcan yaşadıklarını birer sanat yapıtına dönüştürür. Eserlerinin çoğunda cezaevi gerçeğini anlattığından ezilenler, başkaldıranlar, idamlıklar kitaplarının kahramanı olmuştur.  Kerim Korcan’ın yazın tarzında “Halk Hikayeciliği” niteliklerine sıkça rastlanır, eserlerinin genelinde kahramanlarının şivesiyle sade anlatımlarla okuru sıkmaz, kolay okunan bir tarza sahiptir. Kerim Korcan; “Ben üniversite kürsülerinde vatandaşların hak ve hukuk eşitliği için ağlayan ama içeride insanların anasını ağlatan adaleti, tekmil ters uygulamalarıyla mahpushanede cürmü meşut ettim, suçüstü yakaladım. Madem ki adalet mülkün temelidir, ben de toplum sorunlarına, başlangıç olarak oradan yaklaşmayı uygun buldum. Başkaları ne düşünür bilmem. İyi bir giriş yaptığım inancındayım ve devam etmek isterim. Tatar Ramazan’ın benim ilk eserim Linç’ten evvel kaleme alındığını açıklayabilirim. Dil konusunda tartışmaya girmek istemem. Hem birazda bineceğim dalı kesmek gibi olur bu. Dilde arınmaya gitmeye çalışıyorum ve bu gayreti sürdürenlerle esasta mutabıkım. Ancak zorlamaya kaçmaktan da sakınırım” diyerek kendi yazarlığını anlatır.

Kerim Korcan’ın yayınlanmış eserleri: Linç (Roman), Tatar Ramazan (Öykü), İdamlıklar (Öykü), Ter Adamlar (Roman), Patrona (Roman), Dimitrof Geçiyor (Roman), Canlı Bayraklar (Öykü), Ölüm Pusuda (Öykü), Ateşten Köprü (Anı) Harbiye Kazanı (Anı), Ey Gaziler (Şiir), Acılar Çemberi (Çocuk Romanı), Capon (Çocuk Romanı).

Kerim Korcan'ın okurları, çelişkilerin siyah beyaz çizgileri kalınlaştırılmış bir dünyada bulurlar kendilerini. Yaşadıkları dünyanın, yazarın aynasından böyle yansıyabileceğini sezseler de neden böyle bir dünyada yaşandığının, yaşanmak zorunda olduğunun sorusunu edinirler okuduklarıyla. Kısacası Kerim Korcan'ın anlatıları, Şükran Kurdakul'un da vurguladığı gibi, çağdaş bir bakış açısından destek alır “Yayımladığı roman ve öykülerinde diri, canlı, doğal bir anlatım içinde, yer yer kişilerin iç hesaplaşmalarını yansıtarak sosyalist gerçekçi akımın başarılı örneklerini verdi."

 

“Gözyaşı dökeceksin düşmanlara göstermeden, ter damla damla, kan avuç avuç, uzun yıllar mahpus da olacaksın. Dola kardaşım kolların demir parmaklıklara, mehtapları ağlatan yanık türküler çağır, bil ki sevdiklerine mevsimlerce hasret kalacaksın! Zaman mı aşınır? Yoksa insan mı? Düşün bakalım düşün. Şu var ki paslanmayan zincir, aşınmayan lale, kırılmayan demir kapı yoktur...”

 

İLHAN ERDOST, UMUDUMUZDA YAŞIYOR!

 

                12 Faşizminin aramızdan aldığı değerlerden, yayıncı, yazar İlhan Erdost adı, 29 yıldır hiç unutulmadı, hep onurla, sevgiyle, hasretle, özlemle anıldı. İlhan ve ağabeyi Muzaffer Erdost adını, Türkiyede az çok devrimci, demokrat, sol literatürle tanışan herkes biliyor, 29 yıldır da unutmuyor.  Sol aydınlanmanın oluşumunda, sosyalist klasiklerin yayınlanıp geniş okur kitlesine ulaştırılmasında büyük emeği geçen İlhan Erdost’u, ölümünün 29. yıldönümünde saygıyla anıyoruz

            Yayıncı İlhan Erdost 17 Aralık 1944’te Tokat’a bağlı Artova’da doğdu. İkinci Dünya Savaşı’nın sıkıntılarıyla boğuşan ailesinin maddi sıkıntısı nedeniyle ilkokulu köyünde okudu. Ortaokula gönderilmeyen İlhan Erdost’u babası bir berberin yanına çırak olarak verdi. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’la birlikte Ankara’ya giden İlhan Erdost’un yaşamı ve dünyaya bakışı burada şekillenmeye başladı.

Düşünceye vurulan kelepçeyle, ortaokul yıllarında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konulan ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’un başına gelenler ile tanıştı. Lise eğitiminin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Bölümü’ne girdi. Muzaffer Erdost’un kurduğu Sol Yayınları’nın başına geçen İlhan Erdost, fakültedeki tek dersini yayneviyle yakından ilgilenmekten dolayı veremedi. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost 12 Mart 1971 askeri darbesinin hemen ardından tutuklanıp hüküm giyince, Sol ve Onur yayınlarının yönetimini üstlendi. 12 Eylül 1980 sonrası yasak yayın bulundurmak iddiasıyla gözaltına alınan İlhan Erdost, Ankara Mamak Askeri Cezaevi’nde 7 Kasım 1980’de askerler tarafından dövülerek öldürüldü.

“Göğğü tutmuşa benzer

Yanmış tutuşmuş a kardaş

Kanadı duymuşa benzer

Uçar bir al kuş a kardaş”

 

SOSYALİST  EDEBİYATIMIZIN ADSIZ ÖNCÜLERİNDEN FAHRİ ERDİNÇ’İ ANIYORUZ!

  

                1940 sosyalist yazarlar kuşağının  adı çok öne çıkarılmamış şair ve öykücülerindendir Fahri Erdinç. İnönü  faşizminin baskıları karşısında, 2 arkadaşıyla birlikte Bulgaristan’a kaçtı. “Kardeş Evi” dediği Bulgaristan’dan yazmayı sürdürdü. 11 Kasım 1986'da Sofya'da öldü.

            Fahri Erdinç, 1917'de Akhisar'da doğdu. Annesi, Erdinç'i dünyaya getirdikten bir yıl sonra veremden öldü. Sonradan, bu kaybın, anasızlığın bilincine varmak, üvey analı kalabalık bir aile ortamında büyümek, çocukluk uykularının çoğunu alan tütüncülük çilesi ve giderek bir yıl da tenekeci çıraklığı, ilkokul öğrencisi Erdinç'i vaktinden önce olgunlaştırdı ve yaşamı daha yakından tanımasına yol açtı. 1930'da Balıkesir Öğretmen Okuluna girdi. 1936-37 ders- yılında Afyon'un Sandıklı ilçesinin Ürküt köyünde öğretmenliğe başladı. Buradaki üç çalışma yılı, mesleksel uğraşların dışında, köyü kasıp kavuran bir gerici hocayla savaşım içinde geçti.

            Erdinç, 1938-39 ders yılında baba mesleğini bırakarak, sınavını kazandığı Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde öğrenci oldu. Bu bölümde öğretim üyesi olan Sabahattin Ali ile tanıştı. Aynı yıl yazmaya başladığı ilk öykülerinde, onun öğütlerinden çok yararlandı. Orhan Kemal’in 1. olduğu yarışmada 2. olur.  Erdinç, Konservatuardaki katı yönetime ve bazı ayrıcalıklara itirazları yüzünden, biraz da geçim sıkıntılarının zorlamasıyla, öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. Yeniden mesleğine döndü. Ama arada yedek subaylığını yaptıktan sonra, 1943'te mesleğinden tamamen ayrıldı. Bir süre yapı yerlerinde (taşeron kâtibi ve puantör olarak) çalıştı.  Böylece, daha ilk yazı denemelerinde toplumun tabanındaki insanların yazgısını konu edinen Erdinç, onları köyde, kışlada ve kentte, iş yaşamında yakından tanımış oluyor, gözlem ve izlenimlerini arttırıyordu.

1946'da Ankara'da bir yapı yerinden, sınavını kazandığı devlet radyosuna geçti. Temsil kolunda üç yıl çalıştı. Bu arada Şen Olasın Halep Şehri (İstanbul-1945) adlı şiir kitabından sonra Ankara'da "Seçilmiş Hikâyeler Dergisi" (1948, sayı 8) onun öyküleriyle özel sayı çıkardı.  Başkentte ilerici sanatçıların çevresinde görünmesiyle, bazı dergilerde yayınladığı öyküleriyle zamanın faşist çevrelerinin dikkatini çeken Erdinç, 1947'de kendisini devlet başkanına dille hakaret etmiş durumuna düşüren bir çatışma yüzünden tutuklandı ve aklanmayla sonuçlanan yargılaması boyunca (birkaç ay) cezaevinde kaldı. Ankara cezaevinde yazgılarını konu edindiği insanların kimilerini daha yakından tanıma fırsatını buldu. Bazı komünistlerle de ilkönce burada ilişki kurdu. Cezaevinden çıktıktan sonra da Erdinç dirlik bulamadı. Uyumsuz bir aile yaşamı da bunalımını arttırıyordu. Bu bunaltılar içinde bocalarken, 1948'de çok sevdiği Sabahattin Ali'nin Bulgaristan sınırında öldürülmesi Erdinç'i büyük acılara boğdu. Bu acı olay bir yandan da onu esinledi. Kısa bir süre sonra, 1949 Eylül'ünde, Erdinç, iki arkadaşıyla (Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman) birlikte, gizlice Bulgaristan'a geçti.  Bulgaristan'da Erdinç ve arkadaşlarına politik göçmen olarak sığınma hakkı verildi (1949 Ekim). Böylece, onun, yurt dışında ölümüne kadar sürecek olan göçmenlik dönemi başladı.

1957'de illegal Türkiye Komünist Partisi'nin "Dış-Büro"suyla ilişki kurabildi. Partide aktif çalışmaya katılmak üzere 1958 Mart'ında Bulgaristan'dan ayrıldı. 20 Mart 1958'de TKP üyeliğine alındı.  Böylece başlayan yurtdışı illegal parti çalışması 13 yıl sürdü. 1969'da bir kalp krizi geçiren Erdinç, aktif faaliyetlerden çekilme zorunluluğuyla, 1971 yılı başında yeniden Bulgaristan'a dönüp yerleşti. Parti çalışmasına katkısını buradan sürdürmeye başladı.  Erdinç, yazınsal çalışmasına yetecek ölçüde Bulgarca, pratik olarak da Almanca ve Rusça öğrendi. 1965'te Bulgaristan vatandaşı, 1973'te Bulgaristan Yazarlar Birliği üyesi oldu.  Yurt dışına çıkışından 1969'a kadar, yapıtları kendi ülkesinde okura ulaşamadı. 1970'li yıllarda Türkiye'deki dergilerin şiir ve öykülerine yer vermesiyle yeniden okur önüne çıktı. Bu yıllardan ölümüne değin kimi yapıtları kitap olarak da yayınlanma fırsatı buldu. Ama bu girişimler süreklilik göstermediği gibi, son yirmi yılda yine kesintiye uğradı.

Kemal Özer,  “Ozanı “Sökmüş ve sökecek bütün şafakların habercisi” olarak  nitelendirdiği Fahri Erdinç’in sanat  anlayışını şöyle belirtiyor: “Sanatsal ve siyasal yönleriyle bir yazgı adamının kimliği var karşımızda. Onu tanımak,  aynı zamanda, o kimliği oluşturan ve direniş diye niteleyebileceğimiz temel öğeyi tanımak anlamına geliyor. Kökleri 1940’lara giden, kendisine odak aldığı Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet’in sanat anlayışlarıyla yoğrulmuş bir toplumcu geleneğin halkası. Kendi yaşamındaki zorluklara yenik düşmeden üretimini sürdüren ödünsüz bir yazar ve ozan. Yapıtları, hem yazıldığı döneme göre, işlenişiyle, ele aldığı sorunlarla bir ileri aşamayı gündeme getiriyor, hem de kendinden sonrasına dil ve anlatım bakımından bir düzey hazırlıyor. Kitaplarını, 1980 sonrası koşullarının edebiyata getirdiği genel görünüm açısından bakıldığında, yaşamdan beslenen bir edebiyatın geçmişine ilişkin örnekler olarak okuyabileceğimiz gibi, onlarda yaşanan koşulların aşılması doğrultusunda önemli ipuçları da görebiliriz.”   

Başlıca yapıtları: Şen Olasın Halep Şehri (şiir, 1945), İşte Böyle (şiir, 1956), Akrepler (öykü, 1952), Âsi (öykü, 1955), Memleketimi Anlatıyorum (öykü, 1960), Diriler Mezarlığı (öykü, 1964), Canlı Barikat (öykü, 1973), Alinin Biri (roman, 1958), Acı Lokma (roman, 1961), Kore Nire (roman, 1966), Kardeş Evi (roman, 1979), Göç (piyes, 1952), Türkiye'de Çocuklar (inceleme, 1951), Kalkın Nâzım'a Gidelim (anı, 1987).

 

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

EMEĞİN SANATI'NDAN 60. MERHABA

1/8/2009


            Yaz döneminde okumaya verilen ağırlık artsa da dergiler ve özellikle internet dergileri açısından durum daha da olumsuzdur. Bu nedenle de biz yaz aylarında dergimizi aylık periyotla çıkarmaya başlarız.

 

Ancak bu yaz, dergicilik, özellikle de sosyalist dergicilik adına yükselen bir ses umutlarımızı yeniden güçlendirdi. Bizimle her zaman sıcak bir ilişki içinde olan ve ortak çalışmalara katıldığımız Sanat Cephesi, sosyalist dergicilik açısından yeni bir hareketlenmeyi başlattı. İmeceyle oluşturulan ve katkımızı taşıyan Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi Çıkış Bildirgesini sizlerin ilgisine sunuyoruz: 

              A- Sanat Cephesi dergi girişiminin geçmişi, 2005’teki  “İçerideki Dışarıdaki Hapishaneden Bizim Şiir Antolojisi” ile başlayan, Mart 2005'de oluşturulan (www.sanatcephesi.org) internet sitesi, Şubat 2006’da “Sanat Cephesi Bildirgesi” ve Kasım 2006’da “Sanat Cephesi Çağrısı” broşüründeki “Temel İlkeler Taslağı”yla belgelenen ve çeşitli etkinliklerle bugünlere taşınan Sanat Cephesi Hareketi’nin Mayıs 2008’de gerçekleştirdiği “Kültür-Sanat Konferansı” belgelerinin “Sanat Estetik Politika” adıyla kitap olarak yayınlanması sonrasında kolektif olarak planlanmasıyla başlar. Bu anlamda Dergi, oluşumunu, gelişimini sürdürmekte olan bir sanatsal hareketin birlikte üretilen ileri bir adımıdır. 

                 B- Sanat Cephesi Hareketi Nedir, Ne Değildir?

    1) Sanat  Cephesi Hareketi, yaşamın özünü tüketen sömürünün her türlüsüne, egemen  sınıfların  maddî  manevî  denetimi  ve  yönlendirmesine, emperyalizmin kültürel yayılmacılığına, her  türden  gericilik  ve  yozluğa  karşı  olan ilerici, devrimci, demokrat, sosyalist  sanatçı ve adaylarının  birlik -diyalog- dayanışma  zeminidir. Nihaî hedefi bir ve genel  bilimsel yargılarda ortak, ayrıntılardaki farklılığı da idealize ve dramatize etmeyen sanatçıların paylaşımcı mücadele  birlikteliğidir.

    Emperyalizin yoz ve kozmopolit “kültür” politikasına karşı temel ilkelerde birleşen sanatçıların bir barikatıdır. Sanatın  “piyasa  ortamına” tabi kılınarak tecimsel ilişkiler batağına hapsedilmesine, kapitalistyabancılaştırmaya  ve  çok yönlü kültürel-politik kuşatmalara  karşı  üretimiyle, duruşuyla  bir  kültürel  direniş ve “kökleri halkların demokratik yaşam  toprağında filiz veren sosyalist kültür oluşturma çabasıdır.

    2) Özü  itibariyle  demokratik, devrimci ve sosyalist bir  sanat yaklaşımını içinde taşıyan Sanat  Cephesi  Hareketi,  gelişiminin  belirli  bir  aşamasında  kurumsal oluşumlarda yer alabilir. Kültür  merkezleri,  sergi  salonları açabilir, internet  sitesi, kitap üretimi, basılı bülten gibi  olanaklara  başvurabilir, ancak Sanat Cephesi Hareketi’nin felsefesi salt bu aktivitelere  indirgenemez. Hareketimizin temel  yapısı sanatın  en  büyük  düşmanlarından  olan  benmerkezciliğe, kişi ve grup kültünü yücelten her türden fetişçiliğe ve bürokratikleşmeye, bilim-sanat-estetik-politika-etik bütünlüğünü bozmaya çalışan her türden entelektüalizme, mistisizme, bilinemezciliğe, idealizme ve her türden gericiliğe karşı oluşundan gelir…

    3) Sanat  Cephesi  Hareketi, demokrat, ilerici, devrimci, yurtsever, sosyalist ve Marksist  sanatçıların, temel  ilkeler  çerçevesinde  yapıcı,  yaratıcı diyaloglar kurmasına ortam yaratmayı birincil görev sayar. Sermayenin  ve küçük burjuvazinin sanat ürünlerinin alınıp satıldığı kapitalist piyasada kendi malına yer bulmak doğrultusunda sanat ürünlerini dışlayıcı yaklaşıma sahip açık ve gizli sansürünü ve piyasa oluşturmak amaçlı oto sansürcüleri teşhir eder. İlerici  kitapların okura  ulaşmasını engelleyen  tekelci  dağıtım  ağılarının kuşatma politikalarına karşı mücadele eder; birlikte alternatif dağıtım ağı oluşturulmasında rol üslenir ve gerekli sorumluluğu alır.  Sanatsal  üretim-paylaşım  sürecindeki  tüm  olumsuzluklara karşı dayanışmayı,  bu  çabaların  süreklilik  içinde kurumsallaşmasını ve ‘gelenek’ haline  gelmesini  savunur. 

                 C- Sanat Cephesi Dergisi Olarak Sanata Bakışımız:

    1) Sanat  Cephesi  Dergisi, hem kendi  içinde  hem de  etkinlik  çevresinde  egemen kültürden kopuş için köklü bir  kültürel  arınmaya-aydınlanmaya dayalı yaratıcı paylaşımın  yaşanmasını gerekli  görmektedir. Bir  yandan  binlerce  yıllık  antik  kültürlerin,  iç içe  geçmiş emekçi halkların, bulunduğu  bir  coğrafyada  yaşıyoruz; diğer yandan ise ilerici  kültürün  ihtiyaç duyduğu önemli bir öge  olan burjuva  aydınlanma kültürü ile sosyalist deneyimlerin ürettiği birikimleri  ülkemizde  pek  bilmiyor ve  özgün senteze kavuşturamıyoruz. Bu açıdan temel önceliğimiz kültürel mirasın ilerici-gerçekçi özünü sahiplenerek, sosyalist kültürü yeniden üretme  çabasının  toplumsal  ve kişisel anlamıyla  sürekli  kılınmasıdır.

    2) Sanat Cephesi Dergisi, bir yandan sanatı mutlu bir4 azınlığın üretimi ve salt biyolojik estetik bir haz aracı olarak algılayanlara karşı durmakta; sanattan kopmadan halkın düzeyini, halktan kopmadan da sanatın düzeyini  karşılıklı etkileşim içinde yükseltmeyi hedef olarak seçmiştir. Sanatçı, emekçi halka tepeden bakarak "öğreten" değil, toplumsal yaşamın devrimci demokratik eylemliği tarafından eğitilendir. Bizim sanatımız, insanın, yurdun, dünyanın  her yanıyla tutarlı bir tarih ve sınıf bilinciyle ilgilenen bir sanattır. Kalkış noktamız, ilerici insanlık ailesinin bugüne dek ürettiği tüm değerleri doğal miras sayan, işçi sınıfının yararını önceleyen ideolojik ve siyasi eylem terbiyesi almış/düşünce ve davranış birliği olan bir sanat anlayışının emperyalist-kapitalist çürümüşlüğe baş kaldırmasıdır.

Sanat Cephesi Dergisi, Marksist eleştiri yöntemini etkin kullanma mücadelesini verecek; devrimci  lirizm, tutarlı sosyal içerikli  eğilimler  ile  eleştirel  gerçekçi  sanatsal  anlayışlarının  ilerici bir çizgide yeni nitelikler kazanacağı bir zemini güçlendirecektir. Dolayısıyla insancıl özünü yaşam biçimiyle, üretimiyle egemen sınıfa yem etmeyen her sanatçıyı Dergi’mizin doğal birparçası olarak görmekteyiz.

    3) Sanat Cephesi Dergisi’nde sanatın  gücüne  inanan  her  sanatçı, reklam  diliyle, burjuva basın  ve  edebiyatıyla,  küçük  üretimin  şartlandırdığı  yaygın  küçükburjuva  ideolojisiyle,  umutsuzluğun, ufuksuzluğun, kötümserliğin  beslediği  arabesk  eğilimlerle  nasıl  mücadele  edeceğini,  taraflı diliyle karşılacağı engelleri içeriği, biçimi ve yöntemiyle nasıl  aşacağını araştırmayı da gündemine alacaktır. Diğer ilerici-devrimci-sosyalist  sanatçı ve  sanat kurumlarıyla sürekli  birlik-dayanışma içinde olacaktır.

    Sanatın  ve  sanatının  gücüne  inanmayan ve toplumda  karşılığını  bulduğunda onun  nasıl  önlenemez  bir  güç  olduğunu  anlamayan  sanatçıların  bu  birlikte  yeri  olamaz. Bu yolda bize üretim ve yaşamlarıyla zengin deneyimler bırakan Brecht, Neruda, Nazım, O. Kemal, Enver Gökçe, Behrengi, Henri Barbusse, Victor Jara’ Vaptsarov, Mayakovski, Hasan Hüseyin, Attila Josef, A. Memedoğlu, D. Şostakoviç, Yılmaz Güney, Cegerxwin, İ. Ehrenburg ve  daha  nicelerini  hatırlatırız. Üstelik  yaşam  bize  göstermiştir ki,  onbinlerce  yılın  üretim  birikimini  üzerinde  taşıyan  halklar, emekçi halkı küçümseyen  burjuva/küçükburjuva  “sol” aydınlardan  çok daha  anlayışlı ve sanatsal paylaşıma açıktır… Sanatçıya  düşen, uvriyerizm ve popülizmin  kolaycılığına,  dogmatizmin  ezberciliğine  kapılmamak; tarihin  belirli  anlarındaki sanatsal birikimleri gözlemler yaparak ve deneyimleri sorgulayarak analiz etmektir. Sonsuz boyutta çeşitlenen  içeriğin gerek  duyduğu  yeni  biçimleri  aramak; yaratıcı,  yenilikçi, dinamik, iyimser, devrimci-dönüştürücü yaklaşımlardan  ödün  vermemektir.

    4) Sanat  Cephesi  Dergisi, sanatsal eserler üzerinden oluşabilecek kapitalist tecimsel ilişkilere girmeden, üretiminden dağıtımına kadar kolektifliği esas alır. Bütün süreçlerde eleştirel katkıyı, sanatın  her  dalına  yaratıcı, yenilikçi, dinamik, iyimser, devrimci-dönüştürücü bir  yaklaşım  sunmayı önemser. Kariyerizme, bireyciliğe, benmerkezciliğe  karşı, sosyalist  mücadelenin, ahlâkî normlarını içselleştirmeyi ve sosyalist bireyselliği güçlendirmeye özel bir önem gösterir.

    5) Sanatsal yöntemimizin amacı “insanların söylediklerinden, hayal ettiklerinden, tasavvur ettiklerinden … değil, gerçek ve faal insandan hareket edip, gerçek yaşam süreçlerini temel alarak bunların ideolojik yansımalarının ve yankılarının gelişimini göstermek suretiyle elle tutulur canlı insana varmaktır.”(Marx-Engels,Alman İdeolojisi) Sanat cephesi dergisi sanatçıları, eserlerinde insanlar aralasındaki ilişkiler ile bireyin benliğinde varolan çelişkilerin hangi koşullar altında geliştiğini ve ilişkilerin maddî temellerinin ne olduğunu açığa çıkarma-çözme amacındadır. Dergimiz bu açıdan felsefenin temel sorusuna; “Madde, düşüncenin ve bilincin kaynağıdır ve ilk veridir; düşünce, evrenin  kimyasal ve organik çeşitliliğinin bir sentezi olan beynin ürünüdür." diyerek cevap verir.

    6) Sanat Cephesi Dergisi, sanatsal yöntemde nesnelliği, işçi sınıfı ve emekçi halkların tarihsel-sınıfsal yararını gözeten ideolojik siyasal birikime bağlılığı ve sosyalizmden yana olmayı temel ilkeler sayar. Bu ilkeleri vazgeçilemez unsurlar olarak kabul eder. Sanatsal yaratımda içerik, biçim ve işlevselliğin diyalektik bütünlüğüne inanır. içeriğin öncelliğini kavrayarak biçimciliğe karşı çıkar, yeni süreçlerde yeni teknikleri araştırır. Sosyalist  gerçekçiliği  yaratıcı yorumla algılar, statikleşmiş bir mantıkla tek  ve  değişmez  biçim ve bir  kurallar bütünü olarak  görmez.

    7) Sanatsal üretimimiz edebiyat olduğunda  üretim  aracımız  dil’dir. Sanat Cephesi Dergisi olarak dilin  olanaklarını  araştırmak,  buna  özel  bir  ilgi  göstermek,  toplumun  yaşayan  canlı  bir  parçası  olan  sokaktaki  dil’i  tarihsel ve toplumsal boyutu içinde edebî  düzeyle  kaynaştırmak, dil üzerinden oluşabilecek mikro-milliyetçil sapmalara prim vermeden estetik-sanat alanındaki literatür karmaşasına bilimsel tanımlar getirmek görevlerimiz arasında olacaktır.

    8) Bilim, sanat, estetik, politika ve etiğin birbiriyle ilişkili olduğunu ve bu ilişkinin koparılmaması gerektiğini gören Sanat Cephesi Dergisi, sanatı ideolojilerin estetik kimlik kazanmış biçimi olarak kabul eder. O zaman, toplumsal kavgamızın bir parçası olarak gördüğümüz sanat alanında, bizi sadece sanatın estetik  iç dinamiği sınırlayacaktır. Bizim sanatımız; insanla nesnel gerçeklik arasındaki estetiksel ilişkiyi  koparmadan sanatsal derinliği güçlü ve estetiksel duyguların eğitilmesini sağlayan bir sanat olacaktır. Ve sanatsal yaratımımız, içerik ve biçimin birliğinden doğan gerçekliğin devindiği bir süreçler ırmağında birbirlerini besleyerek belirlenecektir. Çünkü sanat, tesadüfün yarattığı bir etkinlik değildir; sanat, bilinçli müdahalenin, yeniden yaratmanın, heyecanın, tutkunun sonucu çıkar ortaya.

    9) Sanat Cephesi Dergisi, estetik biliminin gelişimini ve bugünkü durumunu belirleyerek günümüz sosyalist gerçekçiliğinin sorunlarına çözümler üretme amacındadır. Gerçekçiliğin tarihsel bir gelişim aşaması olan sosyalist gerçekçiliği sahiplenen Sanat Cephesi Dergisi, kendinden önceki gerçekçi ve ilerici sanatın mirasçısı olarak sosyalist gerçekçiliği etkin bir bilinçle yeniden üretecek onun hayat ve mücadelede yerini alarak işlevsel olmasının kavgasını  verecektir. Dolaysıyla sanatın asıl sahipleri olan işçi sınıfı ve emekçi halklar ile buluşabilmenin, kaynaşabilmenin ve yaratılan birikimden öğrenebilmenin kanallarını açmanın mücadelesini de verecektir.

    10) Sanat Cephesi Dergisi yukarıda belirttiğimiz ilkeler ışığında yürümeyi doğru bulan tüm sanatçı ve sanatçı adaylarının kolektif birlikteliği, sesi ve eylemi olacaktır.  

SANAT CEPHESİ Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi(Sanatcephesi.org)

 

EMEĞİN SANATI

 

BU SAYININ SAVSÖZÜ

“Bu piyasa koşulları altında verdiği mücadeleyi kaybeden sanatın ne hale geldiği postmodern sanat olarak adlandırılan “boş zaman uğraşları”nda oldukça iyi görülmektedir. Sanatı isim yapmak ve imza atmak seviyesine indiren serbest piyasa yeni “yetişen sanatçılarda” merkezi bir konumdadır. Artık kimse estetik bir kaygı ve felsefi bir derinlik peşinde koşmuyor, herkes gazetede, bulvar dergisinde ismi çıksın diye uğraşıyor. Bu kaygı doğrultusunda piyasa koşullarında başka bir emek biçimi tasavvur edemeyen teknik kafalar sanat konusuna da teknik yaklaşıyorlar ve sanatı seri meta üretimi olarak tanımlıyorlar.

Sanat = Kullanım değeri + değiştirme değeri.

Seri üretim meta sanatının sonucu olarak sergilerde ve müzelerde sakatat fotoğrafları, çöpten heykeller, estetikle hiçbir bağı olmayan bir dolu karalamaca resim vb. boy gösteriyor.

Sanatın yok edilişi sanatın kendi iç sorunu değil, gündelik yaşamda insan ruhunun mekanize edilmesiyle alakalı. Estetiğin ve felsefenin metalaştırılan hayatlarda silikleşmesi bugünün ekonomik koşullarının bir ürünü.” KAAN KANGAL

 

SOSYALİST ŞAİR KEMAL ÖZER’İ YİTİRDİK…

Çağdaş sosyalist şiirin en önemli adı olan Şair Kemal Özer, 30 Haziran 2009 günü öğleden sonra İstanbul Haznedar'daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu sonsuzluğa göçtü. Yazılarıyla, yönettiği dergilerle ve 60 kitabıyla kültür dünyamıza büyük katkılarda bulunan Kemal Özer'in, derin birikimi ve çalışkanlığıyla edebiyatımıza kattıkları da paha biçilmezdir.

 "...Çıkarak çıkararak eylemin kozasından

bunca yıldır kanımızda uğuldayan coşkuyu

yürüyoruz bugünden yarına alkışlarla

birimizin göğsünde hepimizin soluğu

her alkış bir yolculuk emeğin özgürlüğüne

yürüyoruz alkışları alkışlarla çoğaltarak"   Kemal Özer, Alkışlarla Yürümenin Şarkısı’ndan

 

Kemal Özer öldü.

Devrimci bir şairdir Kemal Özer, cesur, meraklı ve olağanüstü seviyede seçme gücü olan bir şairdir.

 

Kemal Özer öldü.

Her bir sözcük için binlerce ayrı biçimde düşünen, her bir sözcük için binlerce kez soru soran bir şairdir. Şiirine aldığı ve dışarıda bıraktığı her bir sözcüğün hakkını vermek için didinmiştir. Bizim ülkemize böyle vermiştir o büyük şiirini ve şiiri dünyanın pek çok

ülkesinin insanlarına bu devrimci özle ve biçim özellikleriyle ulaşmıştır.

 

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşundan bugüne dek yöneticiliğinden, kurul üyeliklerine kadar pek çok alanında büyük çabalar harcamıştır Kemal Özer. Saygıyla, devrimci bir bilinçle yükseltmeye çalışacağız biz bu çabayı.

 

Kemal Özer öldü.

Onca şiir kitabı, çocuk edebiyatı, denemeler, günlükler ve… Bize en son öyle bir yapıt bıraktı ki, can acısı, yangın acısı, yitirdiğimiz insanların bize sonsuzca gönenç kaynağı olacak onuru,

cesareti, sevgisi yer aldı o yapıtta. Temmuz İçin Yaralı Semah.

 

Kemal Özer, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yakılarak öldürülenler için yazdı Temmuz İçin Yaralı Semah’ı. Ve  biz onu bir 2 Temmuz günü uğurlayadık… Bütün sevenlerinin, sevdiklerinin, yoldaşlarının başı sağ olsun.

 

 

DEVRİMCİ ŞAİR KUTSİYE BOZOKLAR ARAMIZDAN AYRILDI…

 

68 kuşağından devrimci şair ve yazar, Sanat ve Hayat dergisi ile Atılım gazetesinde yazan Kutsiye Bozoklar tedavi gördüğü Ankara Başkent Hastanesinde 16 Temmuz’da  hayatını kaybetti. Bozoklar 56 yaşındaydı.

 

56 yaşındaki Bozoklar akciğer iltihaplanması nedeniyle tedavi görüyordu. 1973'te çatışmada vurulan Bozoklar yaşamını tekerlikli sandalyeyle sürdürüyordu.

 

İçli bir ezgi tadında yaşamak istiyorum.

-her söylenişte güzelleşen-

Şarap tadında sevilmek

-en iyi bağ bozumlarının ürünü-

Ve sevmek şiircesine

Yepyeni bir dünya için

Değişmek ve değiştirmek hiç durmadan

Ve ulusca ölmek sonra

-tohuma durmuş çiçek gibi-

İnsan olmanın sevinciyle

Ve sonsuz hüznüyle ardında

Aydınlık bir sabah bırakmanın"

 

 

YAZAR DEMİRTAŞ CEYHUN ÖLDÜ…


            Sosyalist edebiyatımızın önemli romancı ve yazarlarından Demirtaş Ceyhun, 30 Temmuz günü yaşamını yitirdi.

 

Basına bir açıklama yapan PEN Yazarlar Derneği Türkiye Şubesi, “Demirtaş Ceyhun, çağına sorumlu bir aydın olarak yaşadı, edebiyat ve sosyal bilimler alanlarında eserler üretti” diyerek, Ceyhun’un yazarların örgütlenme hak ve özgürlüklerine uzun yıllar Yazarlar Sendikası bünyesinde katkıda bulunduğunu hatırlattı. PEN açıklamasında şöyle denildi:

 

“Toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışından, yazarların, güne, siyasala, çağa söz söylemeleri ve ses yükseltmeleri inancından hiç taviz vermedi.”

Demirtaş Ceyhun son dönemde Kemalist ulusalcı sola yönelerek işçi sınıfı sosyalizminden uzaklaşmıştı.       

 

 

ŞAİR KADINLAR BARIŞ İÇİN DİDİM’DE BULUŞTU…

6. Sanat Edebiyat günleri şair kadınlar buluşmasıyla 24-25-26 Temmuz’da Didim’de başlıyor. Her yıl Didim Belediyesi, Akköy Dergisi, Akbük Belediyesi ve Türkiye Yazarlar Sendikası ile birlikte düzenlenen Sanat Edebiyat günleri bu yıl da “Barış için Şair Kadınlar” temasıyla yola çıkıyor.

 

“Şair Kadınlar Barış için buluşuyor” konulu 6. Sanat Edebiyat günlerinin Onur Konuğu Melisa Gürpınar olurken Etkinliğe şairler Arife Kalender, Arzu K. Ayçiçek, Asuman Susam, Aydanur Saraç, Aysel Y. Gökçelik, Ayten Mutlu; Betül Tarıman, Bilsen Başaran, Derya önder, Emel Güz, Emel İrtem, Gonca Özmen, Gülce Başer, Gülseli İnal, Gülsüm Cengiz, Gülümser Çankaya, Leyla Şahin, Mehrizat, Melisa Gürpınar, Mine Ömer, Nalan Çelik, Nilay Özer, Nurduran Duman, Özlem Sezer, Türkan Yeşilyurt, Zerrin Taşpınar, Zeynep Kurada ve Zeynep Uzunbay katılacak. (Haber: Dergibi )

 

 

24. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ABDÜLKADİR BULUT ‘U ANIYORUZ...

 

 

Lirik, lirik olduğu kadar da toplumsal duyarlıkları duyan ve duyumsatan Abdülkadir Bulut, 42 yıllık yaşamına karşın Türk edebiyatında taklit edilemeyen önemli bir iz bıraktı.Adı, Nâzım, Külebi, Dağlarca, Ritsos, Neruda ve Lorca ile birlikte anıladurmakta.

 

Cemal Süreyya tarafından "Kasabalı Lorca" olarak da tanınan Bulut, bir Akdeniz çocuğu olup 1943 yılında Anamur'da, Dragon Çayı'nın kıyısındaki Akine köyünde doğdu. Çocukluğu ve ilk gençliği bu coğrafyada geçti.

 

Kimliğini ve kişiliğini bu topraklar, bu zengin Şaman ve Yörük kültürü belirledi. Aynı zamanda devrimci tavrı ve hayata bakışıyla yüreğini halkına adayan, gönlü uçurum, alnı sarp kayalık, korkusuz bir yiğitti. Ve, 8 Ağustos 1985 tarihinde, yaşamının en verimli döneminde, trajik bir trafik kazasında onu yitirdiğimizde henüz 42 yaşındaydı. Zamansız ölümünü, yalnız ailesi, halkı ve yakın dostları için değil, bütün Akdeniz ve Türk edebiyatı için de acı bir kayıp sayıyor; ölümünün 23. yılında onu özlemle anıyoruz. 

 

Üflesem kabarır taşar mı acaba

Baktığım her deniz, bildiğim her nehire

bir şiir olup ağar mı dersin göğsüme

Yerine getirilen her sözdeki güzellik

Öyle hiç bakmadan boyuma posuma

 

Artık senin eşkalin

Su dibinde duran bütün taşların

Sulara verdiği yeni bir renktir

Kıpırdar bir halkın yüzünün altında

Andırarak çavdar çiçeklerini

Artık suların da bir eşkali vardır


 


 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

EMEĞİN SANATI'NDAN 59. MERHABA

1/7/2009


 

            Merhaba,

Son dönemde İnternet üzerinden dergiler ve edebiyat siteleri çoğaldı. Bunların çoğu, kişilerin şiir tutkularından rant kazanma çabasının sonucudur. Hiçbirinde doğru düzgün bir eleştiri kurumu yoktur. Ahbap çavuş ilişkisiyle şiirini öne çıkarma çabası öne çıkmakta. Bir de bu anlayışlardan rant çıkaran para karşılığı dağıtılan birincilik ödülleri de kokuşmuşluğu gösteriyor.

 

Ama gene de İnternette gelişen şiirin gelecekte edebiyatımız için önemli bir pınar oluşturacağına dair inancımı da koruyorum. Öz ve nitelik yönünden “has şiir”e ulaşma yolunda çaba gösteren, okuyan, öğrenen, araştıran özenci şairlerin yapıtları, gelecekte dergi çevrelerinin fildişi kulelerini aşarak edebiyat tarihi içindeki yerini alacak; Giderek tekelleşme sürecine giren dergilerin ve yayınevlerinin şiirimizi sokmaya çalıştıkları bireyci ve postmodern çıkmazları  yaracak; belki de ilerde Internet şairleri şiirimize yeni mecralar açabilecektir.

 

Bugünkü edebiyat ortamında göz ardı edilen İnternet şairleri, kuşkusuz içlerinden kendi estet ve eleştirmenlerini de çıkararak edebiyatımıza damgasını vuran bir kuşak ya da akım oluşturabilecektir. Bunu başaramazlarsa silinmeye mahkûm olacaklardır. İnanıyorum ki, medyatikleşmeye, magazinleşmeye, mistikleşmeye, metalaşmaya, markalaşmaya baş kaldıran İnternet şairleri fildişi kule şairlerinin de tahtlarını sallayacaktır. Çıkar, küme ve para kaygısı taşımadan yürek ırmaklarını Internet sayfalarına akıtan şairler, bugün düz ovalarda menderesler çizerek bataklığa dönüşen nehirler gibi yalpa vuran şiir anlayışlarını da önlerine katarak sanatsızlığın, hiçliğin, boşluğun, yokluğun ve zamanın derinliklerine göndereceklerdir.

 

Melih Cevdet ANDAY, “Sanatın büyük bir güç olması, ancak özgür  bir kafadan doğması ile gerçekleşir” diyor. Kendilerini yayınevlerine, dergilere beğendirme, şiirden rant kazanma kaygısı olmayan İnternet şairleri bu bağlamda daha özgür ve daha şanslıdır. Çünkü onlar için amaç yaratmak, üretmek ve sunmaktır. İnternet sitelerinde şiirler tüketim metaı değildir. Beğenen açar, okur; beğenmeyen tıklar, geçer.

 

İnternet sayfalarından fışkıran şiirler, çağına ve yaşamın seyrine karşı takındığı tutumla ve kazanacağı şiirsel birikimle sarsabilecektir edebiyat ortamını.  Yaşamla buluşmalarını sürdürdükleri, verili yaşam kalıplarıyla yaşamın ruhunu ayırt ettikleri, güne zamanın penceresinden baktıkları oranda önem kazanacaklardır. 

         NOT:DERGİMİZ, YAZ DÖNEMİNDE AYLIK OLARAK ÇIKACAKTIR.

ALİ ZİYA ÇAMUR

            

                BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Sanatsal ifadenin sosyolojik ve politik konularda anlam bulması… Bu benim seçtiğim bir yol. Sanat sanat için de yapılır. Ben diyorum ki sosyal konulara değinmeli. Ben bu şekilde yapıyorum ama çok estetik bir sanat da yapıyorum. Fazla estetik hatta, ondan kaçınmıyorum. Ama sanatı sadece sanat için yapmak benim işim değil. Sanat, o anda yaşadığınız dünyanın bir aynası. Başka türlü yapılamaz. Çok bilinçli bir şekilde değil, böyle gidiyor. Sanatı sanat için, kendi içimden gelerek yaptığım parçalar da var.

1977 Paris Bienali’nde Türk işçilerini desenlerle, fotoğraflarla ve videolarla gösterdiğimde, işçileri de getirttim oraya. Burjuva sınıf, “Bu sanat değil, bu politika. Ne işi var burda?” dediler. Artık bu denmez bugün, fazla estetik bulurlar. Hapishane üzerine iş yaptığım vakit feminist bir grup, “Siz neden gidip hapishanenin içinde eylem yapmıyorsunuz? Bu politika değil, sanat. Fazla sanatsal” dediler. Yerine oturmamıştı hiçbir şey. 

Kadın savaşını işçi savaşıyla paralel görüyorum. Sınıf kavgası diye bir şey var. Lafı edilmiyor artık. Kadınla ilgilendiğim gibi, erkek göçmen işçiyle de ilgileniyorum. Onun da hali perişan, orda da bir savaş var. NİL YALTER

 

YAŞAM VE SANATTA
         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

ŞAİR BEHÇET AYSAN ŞİİR ÖDÜLÜ İÇİN

SON BAŞVURU 15 EKİM

  

            Türk Tabipleri Birliği tarafından,  2 Temmuz 1993'de Sivas'ta Madımak Oteli'nde katledilen şair Behçet Aysan ve 36 kişinin anısına düzenlenen 15. Behçet Aysan Şiir Ödülü için, son başvuru tarihi 15 Ekim 2009 olarak açıklandı.

 

Yarışmaya, Ocak 2009'dan sonra yayımlanmış bir kitap ya da yayına hazır bir kitap dosyası ile başvurulabilecek. Yarışmaya başvuracak adayların kitap dosyalarını 'TTB Merkez Konseyi GMK Bulvarı Şehit Daniş Tunalıgil Sk. No:2 Maltepe-Ankara' adresine göndermeleri gerekiyor.

 

Yarışmanın seçici kurulunda Ataol Behramoğlu, Ahmet Telli, Cevat Çapan, Arif Damar, Doğan Hızlan ve Ali Cengizkan yer alacak.

Kaynak: www.haberler.com

 

HALDUN TANER ÖYKÜ ÖDÜLÜ BAŞVURULARI SÜRÜYOR…

 

Türk tiyatro edebiyatının ve öykücülüğünün en önemli isimlerinden biri olan Haldun Taner adına düzenlenen Haldun Taner Öykü Ödülü için başvuru süresi devam ediyor.

 

Bu sene 22. si yapılacak olan “Haldun Taner Öykü Ödülü”, 1 Ağustos 2008 tarihinden sonra yayınlanmış kısa öykülerden oluşan bir kitabın yazarına verilecek. Yarışmanın birincisine verilecek ödülün miktarı 5 bin TL olarak belirlendi. Yarışmaya katılmak isteyen yazarlar, 31 Temmuz Cuma günü saat 17.00’ye kadar kitaplarını kurula teslim etmek zorunda. Geçtiğimiz sene seçici kurul başkanlığını Doğan Hızlan’ın üstlendiği 21. Haldun Taner Öykü Ödülü’ne, Yazar Hasan Özkılıç layık görülmüştü. (EVRENSEL)

 

2009 ORHAN KEMAL ÖYKÜ YARIŞMASI SONUÇLANDI

 

Çukurova Edebiyatçılar Derneği'nin düzenlediği 2009 Orhan Kemal Öykü Yarışması sonuçlandı.

 

Zafer Doruk, Ferda İzbudak Akıncı,  Aysu Erden, Murat Tuncel'den oluşan seçiciler kurulu yaptığı değerlendirmede, birincilik ödülünün, yarışmaya 'Karva' rumuzuyla katılan Kevser Ruhi’nin "Saçları Deli Çoruh" adlı öykü dosyasına verilmesini uygun buldu. Kitap oylumunda, yayımlanmamış öykü dosyalarının kabul edildiği yarışmada 'Şubat' rumuzuyla katılan Serap Gökalp'in "Tuz Saraylar" dosyası ikinci, 'Samsa' rumuzuyla katılan Soydan Kızgın'ın  "Kedisiz" dosyası Üçüncülük Ödülünü kazandılar.

 

"İstanbul'un Yalnızlık Öyküleri" dosyasıyla katılan Sevda Yüksel mansiyon,  "Kalpte ve Yürekte" dosyasıyla Mehmet Fırat Pürselim ÇED Özel Ödülü'ne, "Çakış o Çakış" dosyasıyla Tülay Akkoyun, Orhan Kemal Jüri Ödülü'ne, "Güneş Bey'in Polyanna Oyunu" dosyasıyla katılan Mehmet Oğuz Aslan, Orhan Kemal Özel Ödülü'ne layık görüldü.(ŞİİR AKADEMİSİ)

 

UĞUR KAYMAZ 2. KEZ ÖLDÜRÜLDÜ

 

Kızıltepe'de 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ile babasının evlerinin önünde infaz edilmesini Yargıtay, hukuka uygun buldu. Polisler hakkında verilen beraat kararını onaylayan Yargıtay'a göre, polislerin infazı 'meşru müdafaa sınırları içinde yapıldı. 14 duruşma süren yargılamalarda, mahkemeye sunulan Adli Tıp raporunda, Uğur Kaymaz, '12 yaşında, 1.60 boylarında orta yapıda bir erkek çocuğu' diye tanımlanmış ve 'Sırtında 9 kurşun yarası olan bu yaştaki çocuğun ateş açmasının mümkün olmadığı' belirtilmişti.

            Şimdi 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, Mehmet Soylu’nun sözcükleriyle hepimizin vicdanına sesleniyor:

600 yıllık Haşmetli ve Hararetli Osmanlı'dan kalma hukuk sistemine söylenecek sözüm var benim. Söylenecek sözüm var, çocukların ölümleri üzerinde dans eden gözleri kana doymamışlara. Biliyorum kiminiz 'Kendi kendine konuşma UĞUR' diyecekler ama ben her şeye rağmen içimdeki acıyı kusmalıydım.

 

Daha yirmi birinde vurulmuştu bir defasında duyduğum hikayenin kahramanı, içimin ilk acıdığı yıllardı, ömrüm on ikinci yaşlara kulaç atmaya hazırlanıyordu. İnsanlar neden öldürür birbirini diye sorular sorma yaşıma geldiğimin farkındaydı Babam. Nedense hep korkularla büyümüş olmak bazı olguları dillendirmemize engel olmuştu. Ama ben adımın cesaretle atılmasını isterdim oysa. Durmadan ve hiç kimselere söylemeden hayaller kurmaya yelteniyordum. Büyük ve okumuş biri olup, çocuk ölümlerinin durması için nefes harcamalıydım. Dünyanın hiçbir yerinde savaşlar yaşanmamalıydı artık.

 

Kızıltepe'ye en uzak yıldıza UMUT adını vermiştim ben. Nedenini hiç bilmeyeceğim bir şeyler, adı UMUT ile anılan tüm yolculukları kutsallaştırıyordu içimde. Akşam sohbetleri sırasında WA DÎSA BU ŞEV XEWAMİN NAYÊ şarkısını dinlemek bana inanılmaz acı veriyordu. Ben güne, gündüze ve güneşe sevdalıydım oysa. Geceler hep katliamları anımsatırdı ülkemde çünkü. Geceler, cellatların otladığı zamanlardı diye korkardım belki.

 

Babamın şarkılarıyla yolculuğa çıkardık, önümüze dikilen tüm öteki bakışlı çocukları doldururduk garip ve fakat emektar arabamıza. Bu, kimseler yarı yolda kalmasın diye düşündüğümüzdendi. Yorucu bir yolculuk sonrası, terli alnıma kurşun izlerinin yer edeceğini bilmezdim. Sonra vuruldum ve etim kemiğim yandı ruhumun çektiği acı karşısında. İlk zamanlar, ağızlarından salya akanlar acıdılar göründüler ama sonraları belli oldu ki her ölüm onlara haz veriyordu. Hukuk denilen ve bu coğrafyada anlamını kaybetmiş sistem bize hiç uğramadı. Gözlerimin içine bakan katiller, masumluk etiketiyle karşılanırken, ben sararan koltuk altı kıllarımın cezasını çekiyordum ölümle. Bu durumda ben çocuk değilmişim, ölüm yaşıma gelmişim ve öldürülebilirmişim.

 

Şimdi ışık ve güneş ülkesinden bakınıyorum dünyaya. 'Kadında olsa, çocuk da olsa gereğini yapın' diye talimat veren pek saygıdeğer başbakanımızın bu lafını emir telakki eden hukuk(suz)umuzun en üst makamı Yargıtay, ölümümü hoş ve meşru görmüştü. Böylelikle ülkenin vicdanı rahatlamış oldu. Yaşıma kurşun sıkanlar, annemin karnında geçirdiğim zamanlara istinaden, on iki yaşındayken on üç kurşunla vurdular beni. Şimdi artık her kes katilleri kutlayabilir.

Ez cümle; İnsanlara ve çocuklara ölümü reva görenler UĞURSUZ kalsınlar... (GÜNDEM)

 

MERSİN'DE SANAT HALKLA BULUŞTU!

 

Pek çok etkinliğin yer aldığı Mersin Alternatif Sanat Günleri sona erdi. 3 gün süren etkinliklerde tiyatro, sinema, müzik ve fotoğraf dallarında çalışmalar yer aldı.

 

Milyonlarca lira bütçeli popüler festivallere alternatif olarak düzenlenen ‘ücretsiz’ sanat günleri, ‘halk için ve nitelikli sanat anlayışı’na hitap etmeye çalıştı. Etkinlik kapsamında ‘Anlatılmaz Bir Zulümdür Yaşadığımız’ isimli politik tiyatro ilk gösterimini yaparken, Name (mektup) isimli Kürtçe oyun ise ilk kez tiyatro sahnesinde izleyiciyle buluştu.

 

Akdeniz Belediyesi Tiyatro Salonu’nda gerçekleşen Alternatif Sanat Günleri, Akdeniz Kültür Sanat Merkezi’nin (AKSM) sahnelediği ‘Bizi Geri Döndürün’ isimli çocuk tiyatrosuyla başladı. Mersin Sinema Derneği’nin (MERSİNEMA) ‘Kısa Filmler Bir arada’ başlıklı seçkisiyle devam eden etkinlikte, ÖSS mağduru öğrenci ve aileleri konu edinen ‘Kopya’ filmi de ilk gösterimini yapmış oldu. Etkinlikte ayrıca Yasin Korkmaz yönetiminde MERSİNEMA ‘Kısa Film Atölyesi’ gerçekleştirilmiş oldu. Şair-Yazar Adil Okay’ın 3 kıtada çektiği ‘Konuşan Fotoğraflar’ının da sergilendiği etkinlikte, Yaşam Yolu Müzik Grubu Türkçe, Mezopotamya Kültür Merkezi Mahabat Müzik Grubu da Kürtçe konserler verdi.

Tiyatro Agon’un ‘Oyunlardan Seçmeler’ seçkisi izleyenleri kahkahaya boğarken, ‘Sanata He’ skeci ise Mersin’deki sanatçıların yaşadığı zorluklara ve yerel yönetimlerin ilgisizliğine yer verdi.

 

Adil Okay’ın yazdığı, Ramazan Velieceoğlu’nun yönettiği Merhaba Sanat Tiyatrosu ve Mersin 78’liler Derneği’nin sahnelediği ‘Anlatılmaz Bir Zulümdür Yaşadıklarımız’ isimli politik tiyatro, Türkiye’nin çalkantılı dönemlerine ışık tuttu. Ayakta alkışlanan oyunun Türkiye turnesine çıkacağını açıklayan Yönetmen Ramazan Velieceoğlu, insanların yaşananlara seyirci kalmamalarını istedi. Velieceoğlu gibi 12 Eylül mağduru olan oyunun Yazarı Adil Okay, “ölülerimiz bize sesleniyor” diyerek, mücadelenin devam ettiğini söyledi.

 

Adil Okay açıklamasında şu oyunla ilgili şu bilgileri verdi: “Yaklaşık dört aydır üzerinde çalıştığımız, tiyatro oyununu ilk kez sahneye koyduk. tiyatro tahminimden daha zor ve meşakkatli bir iş. Çok zamanımı aldı. Yani metni yazdım diye kenara çekilemedim. Tüm provalara katıldım. Metni sürekli olarak değiştirdim. Gerek yönetmenimiz Ramazan Velieceoglu gerek oyuncuların önerilerini aldım. Her bölüme yeniden mizansen ve giris yazdık, yarattık. Oyun boyunca teatral olmayan bölümleri değiştirdik. Tiyatronun mutfağında da görev almış oldum. Slayt görevini üstlendim. Velhasıl aylar süren çalışmalar sonucu oyunu sahneye koyabildik. Oyun esnasında fenalaşanlar ve ağlayanlar olması bizi üzdü. Tabi bir amacımız da bellek tazelemesiydi. Bir diğeri de empati yaptırmak ve sorgulatmaktı. Amacımıza ulaştığımız söylendi. Oyun dolayısıyla bizi kutlayan, oyundan önce ve sonra moral desteği sunan tüm arkadaşlara teşekkür ediyorum. Tabi dolmuş parası dahi bulmakta zorlanan gönüllü oyuncu arkadaşlarıma veya işinden, eşinden, çocuğundan kendisine kalan azıcık zamanı bize ayıran oyuncu arkadaşlara ayrıca teşekkür ediyorum. Umarım teknik engelleri aşar ve oyunu Türkiye’nin birçok yerinde sahneye koyabiliriz.” (EVRENSEL)

  

ÇOCUKLAR İÇİN ADALET ÇAĞRICILARI

TMK MAĞDURU ÇOCUKLAR İÇİN GALA DÜZENLEDİ…

 

Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları, 24 Haziran’da Van ve İzmir’de, yetişkin koşullarında yargılanan Van'lı, 1’i tutuklu 9’u tutuksuz 10 çocuk ve İzmirli tutuklu 3 çocuğun duruşmalarına destek vermek ve TMK Mağduru Çocuklara dair toplumsal farkındalığı arttırmak amacıyla, “Öteki / Önüm Arkam Sobe” belgeselinin galasını yapıldı.

 

"Öteki / Önüm Arkam Sobe "in yönetmeni Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları'ndan Taha Feyizli. Etkinlikte hukuki sunumu Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları 'ndan hukukçu Gülçin Avşar, pedagojik sunumu Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları 'ndan psikolog Fatma Zengin Dağıdır yaptı.. Açılış sunumunu ve etkinliğin sunuculuğunu Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları'ndan oyuncu Halil Ergün üstlendi. İstanbul dışında olduğu için Taha Feyizli’nin etkinlik için yazdığı mektubu ise yine Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları'ndan oyuncu Sanem Öge okudu..

 

            Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları tarafından yapılan açıklamada, “Terörle Mücadele Kanunu (TMK) Mağduru ocukların pek çoğu hapis, kimisi senelerce hapis cezası alıp tahliye oldu. Şimdi hapse geri döneceği günün tedirginliğiyle Yargıtay kararını bekliyor. Yani mücadelemiz bitmedi” denildi. Etkinliğin düzenlenmesinin temel etkenlerinden biri de 24 Haziran Çarşamba günü İzmir’de 5 buçuk aydır tutuklu M.T. (16) ve içeride oldukları sürede 18 yaşını doldurdukları için F tipine nakledilen V.T. (18) ile Y.T. (18) TCK 314/2 ve TMK 5. maddeden yargılanacaklar. Aynı gün Van’da ise iki ayrı duruşma var.  İlkinde tutuklu R.D. (17) ve tutuksuz F.A. (14) , S.A. (14) adlı Vanlı 3 çocuk TCK 314/2, TMK 7/2, TCK 151/1, TCK 152/1-2 (a), TCK 265/1-3-4’dan yargılanacaklar.; ikincisinde ise tümü tutuksuz A.K. (15)  , B.S. (15) , D.K. (15) , H.C. (16) , S.T. (16)  , Ş.Y. (15), V.A. (15) adli Vanlı 7 çocuk 3719 Sayılı Yasa ve TMK 7/2’den yargılanacaklar.   Bu çocuklar mahkemenin inisiyatifine göre en az 11 seneden, 23 seneye, hatta 34 seneye kadar ceza alabilirler. Tabii her şey yetişkin koşullarında işleme tabi tutuluyor.

 

SİVAS KATLİAMI UNUTULMAYACAK!

 

            2 Temmuz 1993 günü Sivas'ta faşist ve şeriatçı güçlerin gerçekleştirdikleri katliam sonucunda 33’ü kutlamaya giden demokrat, yurtsever ve devrimci; 2’si otel emekçisi, 2’si ise saldırganlardan 37 insan katledildiler.

Sivas Katliamı'nın üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen olayın gerçek failleri için hiçbir şey yapılmamıştır. Bu da, Sivas Katliamı'nın devletin bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğinin bir göstergesi olmaktadır. Ortaya çıkan tüm veriler, katliamın çok önceden planlandığını ortaya koymaktadır. Son yıllarda Sivas'ta gerçekleştirilen Pir Sultan şenlikleri'nin başlangıç gününün katliama sahne olması, gerici güçlerin hazırlıklarını önceden yaptıklarını göstermektedir. Böylece devlet, faşist ve şeriatçıların katliam yapmalarını engelleyebilmek için gerekli "önlemleri" alabilecek zamana sahip olduğu ortadadır. Ancak bu yapılmamış, tersine katliam için gerekli koşullar sağlanmıştır.


            Sivas Katliamı, devletin, en küçük bir devrimci ya da ilerici bir faaliyete karşı nasıl bir yok etmel politikası izlediğini açıkça ortaya koymuştur. Sivas Katliamı'nda yaşamını yitiren Asım Bezirci’yi, Behçet Aysan’ı, Metin Altıok!u, Uğur Kaynar’ı, Hasret Gültekin’i, Aşık Nesimi’yi, Muhlis Akarsu’yu ve diğerlerini unutmayacağız, unutturmayacağız.

 

AŞKIN VE KAVGANIN ŞAİRİ ADNAN YÜCEL KAVGAMIZDA YAŞIYOR!

             O, kavgalara sözlenen bir sevdanın izinde, yeryüzünü aşkın yüzü yapma çabasındaki ateşin ve güneşin çocuklarından biriydi. Temmuz sıcağının doğayı kavurduğu bir günde Çukurova’da toprak çatlarken yitirdik Adnan Yücel’i .Binlerce yürek titredi göçüp giderken. Birdenbire dağ gibi mısraları kaldı acılı yüreklere. Şair, yazar, araştırmacı ve öğretmendi.

 

Kah Cudi’nin gözleriyle Cizre’ye bakar, kah bir kavalın inceliğinde bir çiçeği okşardı. Soframda Kaval Sesinde peyniri zeytini ve biberi okşamıştı. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’te koca bir tarihe tanıklık etmişti. Toprağın ilk kez nasıl çitlerle çevrildiğini, topraklıların tanrılaşırken topraksızların nasıl köleleştiğini öğrenmiştik mısralarında. Sonra umudu kaybetmemeyi öğreterek hepimize yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek dedirtmişti. Ateşin ve güneşin çocuklarında bin yılın ağıtını yaktı. Ademden öncede akan o iki nehrin köpüklerine bindirip okuyucuyu koca bir tarihe tanıklık ettirdi. Munzur’un sesini dinletti. Laç deresinin leş deresine dönüşmesinin hüznüyle sızlattı yüreklerimizi sonra… İşçi  direnişlerinde, “Tariş denilince durulur birgün / Tarişin hesabı sorulur bir gün” diye direniş türküleri yazdı, söyledi.

            Çok verimli olabilecekken genç sayılabilecek bir yaşta, 49 yaşında akciğer kanserine yenik düşerek aramızdan ayrılan Adnan Yücel, anılarını zihnimizde her dem taze kılan şiirleriyle kavgamızda yaşamaya devam edecek.

Bir inancın yüceliğinde buldum seni / bir kavganın güzelliğinde sevdim. / bin kez budadılar körpe dallarımızı

bin kez kırdılar. / yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz / bin kez korkuya boğdular zamanı / bin kez ölümlediler /yine doğumdayız işte,  yine sevinçteyiz. / bitmedi daha sürüyor o kavga  / ve sürecek /

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

 

SAVAŞÇI ŞAİR VAPTSAROV’U UNUTMAYACAĞIZ!

 

Nikolay Vapstsarov, makine teknisyeni, şair, ve Bulgaristan Komünist Partisi üyesidir. Şiirlerinde işçi sınıfının ağır koşullarını, parti-sınıf ilişkileri içinde ele aldı. Bu tavır, O’nu Bulgar ve dünya insanlığı karşısında onurlu bir yere taşıdı. 1940 yılında tek kitabı “Motor Türküleri” yayınlandı.

 

1942 yılında alman faşizmine karşı silahlı eylemlerinden dolayı tutuklandı. Vaptsarov’a aylarca işkence yapıldı. İşkenceler, komünist Vaptsarov’u çözemezken, faşizm acil tarafından yargılayıp, idam cezasına çarptırdı. 23 temmuz 1942'de faşist rejim tarafından kurşuna dizildi. o ve beş yoldaşı, idam mangası önünde, hristo botev'in, "özgürlük uğruna düşen ölmez!” şarkısını söylediler. Yeni, demokratik ve devrimci Bulgar şiirinin en önemli temsilcilerindendi.  “Ölümden Önce” şiiri, onun bu özelliğini ortaya koyuyor.

acımasız dizginsiz bir kavga bu / kavga dedikleri gibi başsız sonsuz destansız / benden boşalan safı / bir başkası dolduracak / bir başkası o kadar  /// ama birlikte olacağız  / birlikte seninle büyük fırtınada /o gün o fırtınada birlikte olacağız halkım / çünkü sevdik seni.

 

SOSYALİST EDEBİYATIMIZIN ÜÇ ÇINARINI ANIYORUZ!

 

ASIM BEZİRCİ

             Edebiyatımızda nesnel eleştirinin öncülüğünü yapan; eleştiri ve yazılarıyla 70 kuşağına yol gösteren Asım Bezirciyi 2 Temmuz Sivas Katliamında yitirdik.  Yazılarında ve yaşamında “Halktan Yana/Sosyalizme Doğru”  tavrını her zaman sürdüren Bezirci 40 kuşağının sonrasında onlara öykünerek girdi edebiyata. Önce şiirler yazdı. Sonradan eleştiri alanına girdi. Nurullah Ataç’ın öznel eleştiri anlayışını yıktı.

           

Üniversite yıllarında, siyasal durum, doğal olarak Bezirci'yi de etkilemişti. Dünyada yaşanan devrimlerin etkisi hissediliyor, sosyalist düşünce tartışılıyordu. Bezirci de Türkiye Sosyalist Partisi'nin düşüncelerini benimsedi ve gerçek dergisi'nde o süreçte yazıları çıkmaya başladı. bu yazıları nedeniyle de birçok soruşturmaya maruz kaldı ve daha sonra tutuklandı. altı ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. 6–7 eylül olayları nedeniyle hakkında bir soruşturma daha açıldı ve tekrar tutuklanıp beş ay daha hapishaneye atıldı.

 

Birçok aydının, yazarın dile getirmekten kaçındığı doğruları asım bezirci çekinmeden dile getirdi. Ülkemize emek veren ve sosyalist düşüncelerinden dolayı tutuklanıp, sürgün edilen, ya da katledilen aydınların yaşamını araştırdı, yazdı ve hak ettikleri yere koydu. edebiyatın ve edebiyatçının bir ülkenin geleceğinde, kültürünü geliştirip yaygınlaşmasında büyük rol üstlenmesi gerektiğini bildiği için özelikle bu konu üstünde durdu:

"Edebiyat, gerçekliği estetiğin gereklerine göre yansıtmakla kalmaz, onu yorumlayıp değerlendirir, ona ilişkin bilgi de verir bize. bu yüzden, her seferinde sanatsal değerler ile kültürel (bilgisel, siyasal, ahlaksal, düşünsel, eğitsel vb.) değerler yan yana, iç içe bulunur. bunlardan yalnızca sanatsal olanlar üzerinde durup öbürlerini görmezden gelmek nesnelliğe aykırı, tek-boyutlu bir tutumdur. oysa edebiyat tek değil, çok –anlamlı, çok-işlevli, çok-yönlü, çok-katlı bir sanat koludur."

 

RIFAT ILGAZ

            1940 Fedailer kuşağının en önemli şairlerindendir. Yaşamı bir yandan ciğerlerine çöreklenen tüberküloz mikrobu ile diğer yandan ülkeye çöreklenen faşizm mikrobu ile savaşmakla geçti. Üzerlerinde dönüp duran faşist tehdit, yapıtlarını yayınlamasına da engel oldu. Sosyalist bir Türkçe öğretmeni duyarlığıyla yazdığı Sınıf şiiri ve kitabına Sınıf adını koyması nedeniyle kitabı toplatıldı. Kendisi hapse atıldı.

           

            Hapisten çıktıktan sonra İlhan-Turhan Selçuk kardeşlerin çıkardıkları Dolmuş mizah dergisine Stepne yakma adıyla mizah öyküleri yazdı. Adını en çok duyuran Hababam Sınıfını stepne adıyla yayımladı. Kendisine para değil ama ün kazandıran bu romanı ancak 60 sonrası kendi adıyla bastırabilecektir.

 

            Şiirlerinde de toplumsal yaşamdan izlere ve kesitlere yer veren Ilgaz, Sivas katliamında A.Bezirci’nin ölüm haberini aldıktan sonra kalp krizi geçirerek hastaneye kaldırıldı. 7 Temmuz 1993’te aramızdan ayrıldı. Rıfat Ilgaz bizim için, her zaman direngen umutların şairi olarak kalacaktır. Rıfat Ilgaz, şiileriyle insancıl bir dünyanın sıcaklığını, yalınlığını ve özlemini geleceğe taşımaya devam edecektir hep.

Önce şiirde sevdim kavgayı / Özgürlüğü kelime kelime şiirde. / Mısra mısra sevdim yaşamayı, / Öfkeyi de, sevinci de… / Senin ışıklı günlerin,  Benim iyimser dostlarım  / Hepsi hepsi şiirde. / Ne varsa yitirdiğim… / Bütün bulduklarım şiirde. / Kafiyeden önce gelen / Sevgilerimiz mi sade, / Sürgün de var / Hapis de.

 

              AZİZ NESİN

            Aziz Nesin; ülkemizin en korkusuz, en gözüpek yazarlarından, aydınlarından biri olarak anımsanacak hep. Çünkü ne  CHP diktasına, ne menderes diktasına ne de 12 eylül diktatörlerine boyun eğdi. İnsanların en umutsuzluğa düştüğü günlerde, cuntaya verdiği muhtıra gibi aydınlar dilekçesi ve bunun ardından yıllar süren davasıyla hiç geri adım atmadan mücadele etti.

 

İnsanların günlük yaşamlarından devşirdiği ölümsüz öyküleri ve romanlarıyla da her kuşak ve görüşten insanın gönlüne yerleşti. Öykülerindeki gerçeklik ve vuruculukla, yıllar sonra dahi bir olay karşısında “tam Aziz Nesinlik”  sözü deyim olarak halkın bağrına yerleşti. 12 Eylül sonrası duyarlılığını şiire de dökmeye başladı.

 

Sivas katliamında öldürülmek istenen Aziz Nesin, bu katliamdan 2 yıl sonra 6 Temmuzda aramızdan ayrıldı. Toplumumuzun yaşadığı büyük dram, Aziz Nesin’in yapıtlarında evrensel bir anlama varmıştır.

Bitki Olacaksam / Çayır çimen olayım / Aman baldıran değil / Yol altında kalacaksam / Gelin arabaları geçsin üstümden / Çelik paletler değil / Üstümde çocuklar koşuşsun / Ne kaçan ne kovalayan / Askerler değil / Kerpiç yapacaksanız beni / Okullarda kullanın / Ceza evlerinde değil / Soluğum tükenmez de kalırsa / Islık öttürsünler / Aman ha düdük değil / Kalem yapın beni kalem / Şiirler yazın sevgi üstüne  / Ölüm kararı değil / Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında  / Sakın ola ki Silahlarda değil.

 

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

EMEĞİN SANATI'NDAN 58. MERHABA

15/6/2009

   

    Merhaba,

   Haziran deyince, ilk akla gelenlerden biri de, Türkiye emek tarihinin en şanlı sayfasını yazan 15-16 Haziran işçi direniş ve yürüyüşleri akla gelmekte. Büyük direnişin 39. yıldönümünde,  Türkiye’de işten çıkarmalar, iş cinayetleri de alabildiğine sürmekte. Tuzla tersanelerinde 122. iş cinayeti de 8 Haziran’da işlendi.

  

   Yaşadığımız bu sancılı gündemde, 15-16 Haziran direncinin getirdiği bilinç daha da önem taşımaktadır.  Önemli olan bilinci geniş emekçi kitlelerinde yaşama geçirirken, sanatçılarında yapıtlarıyla bu bilinci sonsuzlaştırması, belleklere kazımasıdır.  

  

   Son dönemde, TYS’nin bu konulardaki duyarlığı büyük önem taşımaktadır. Tuzlaya yürüyüş düzenlemesini; tersane emekçileriyle dayanışmaları; Terörle Mücadele Kanunu mağduru çocukların acı çığlıklarını duyma ve duyurma çabalarını, TYS’nin derneklikten sendikalaşmaya geçişinin çabaları olarak alkışlıyoruz.

  

İşte emeğin sanatı; konularını, gereçlerini, öğelerini emeğin acı, tatlı, soylu, soysuz durumlardan alarak, onları yeni, özgün, estetik biçimler içinde ayrı bireşimlere götüren sanattır.  Emeğin sanatı, Yaşanılan toplum gerçeğini sanat gerçeğiyle dengeleyerek verir. Yani yaşanan ve yaşatılanlara uygun estetik anlatım biçemi geliştirir.

 

İşte geleceği özgürleştirecek, ama kendisi de hep özgür olan sanat budur!

       EMEĞİN SANATI

 

                BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Görmek, duymak; bize gelen sözcükleri alıp o sözcüklerin doğup yaşadığı bölgelere seyahat etmek lazım galiba… Ömrünce İstanbul’dan dışarı adım atmamış nice genç şairin dizelerinde soyu tükenmiş mesleklere ait araçlar çalışıp duruyor… Aynı şey doğa unsurları için de geçerli… Bütün bunların hepsi bir tarafa kendinden önceki birkaç şaire hayatiyet kazandırmak ve o şairlerin yaslandığı ihata duvarını korumak adına hayatımızı terk etmiş ve hiçbir yönüyle yaşayıp tanışamadığımız kelimelerle bu derece içli dişli olan genç şairlerin ne bildiği var acaba! Bizden önce dünyaya gelen Cumhuriyet sonrası şairlerimizin hemen hepsi çok kısa bir hayata teşrif ettiler; geride onlarca güzel ve dayanıklı şiir bırakarak…

Bugün gençler, sırtlarını, tanımak istemedikleri bir ağaca yaslayıp sefilliğin ve bencilliğin değneğini yontup durmakla kendilerini parlatıyor! Şiire seksenlerden sonra başlayıp günümüzde de yazmayı sürdüren kaç kişi sayılabilir, içine doğduğu dilin içerisine imkân açma bağlamında birkaç tuğla koyabilmiş… Yusuf ERTEN

 

 

YAŞAM VE SANATTA
         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

 

ORHAN KEMAL ROMAN ÖDÜLÜ'NÜN SAHİBİ

ZÜLFÜ LİVANELİ!

 

Orhan Kemal Kültür Merkezi'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, 2009 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu bir araya gelerek, bu seneki ödülün verileceği kitabı belirledi.

 

Tahsin Yücel, Osman Şahin, İnci Aral, Semih Gümüş, Refik Durbaş, Özdemir İnce ve A. Kemali Öğütçü'den oluşan kurul, ''38. Orhan Kemal Roman Armağanı''nın, Zülfü Livaneli'nin Remzi Kitabevi'nce yayımlanan ''Son Ada'' adlı romanına verilmesini uygun buldu. 

 

Zülfü Livaneli, insanların huzur içinde yaşadığı bir adaya emekli bir darbe liderinin yerleşmesinden sonra adada yaşanan olumsuz değişimleri işlediği, alegorik bir tarzın hâkim olduğu Son Ada adlı romanıyla, 2009 Orhan Kemal Roman Ödülü’nün sahibi oldu. (DERGİBİ )

 

YAYINCILARDAN NEDİM GÜRSEL’E ÖDÜL…

 

Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından her yıl, düşünce ve ifade özgürlüğü için mücadele eden yazar ve yayıncıların haklı mücadelelerine dikkati çekmek; düşünce ve ifade özgürlüğünün önünü tıkayan yasalarda gerekli değişiklik ve düzenlemelerin bir an önce yapılması talebini bir kez daha vurgulamak amacıyla verilen “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri Taxim Hill Hotel’de düzenlenen bir törenle sahiplerine verildi.

 

Bu yılki Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri, yazıları ve kitapları nedeniyle çeşitli cezalara çarptırılan ve yargılaması süren yazarlar adına Nedim Gürsel’e; yayımladığı kitapları toplatılan ve yargılanan tüm yayıncıları temsilen Sel Yayınları sahibi İrfan Sancı’ya, ağır ekonomik ve siyasal koşullar altında mesleklerini inatla sürdürmeye devam eden kitapçıları temsilen Şanlıurfa’da 54 yıldır kitapçılık yapan Naci İpek’e verildi.

 

Törende bir konuşma yapan Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Çetin Tüzüner, “2009 yılında olmamıza rağmen ne yazık ki ülkemizde özgürlüklerin kazanımı veriliyor” şeklinde konuştu. Türkiye Yazarlar Birliği olarak yaşamsal haklara önem verdiklerini vurgulayan Tüzüner, “Toplumun beklentisi daha demokratik bir anlayıştan yana. Kitaba ceza kesen anlayış kaybolmadıkça demokrasiden bahsedilemez. Her yıl sansürlenen onlarca kitap, her yıl dava edilen onlarca yazar ne yazık ki, hâlâ bu ülkede belli başlı şeylerin değişmediğinin göstergesidir” dedi.

 

Törende ödül alan ve “Allah’ın Kızları” isimli eseri ile ilgili TCK’nın 216. maddesine istinaden “halkın din duygularını rencide etmek” suçlamasıyla hakkında dava açılan Nedim Gürsel, konuşmasında “Bu benim üçüncü kez yargı önüne çıkışım. Tarih boyunca sistemler, devletler ne yazık ki sindirme politikası izlemişlerdir” şeklinde konuştu. “Ülke olarak ne yazık ki bir arpa boyu yol gidemedik” diyen Gürsel, “ülkemizde ne yazık ki söylenen sözler lafta kalıyor. Ne yazık ki düşünce özgürlüğünde de pek çok şey gibi geri kaldık. Bu ödülü, şahsıma verilen bu ödülü susturulmak istenen yazarlar adına alıyorum” diye konuştu. (EVRENSEL)

 

MAHSUS MAHAL ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU…

 

Hapishanelerle dışarısı arasında bir edebiyat köprüsü oluşturmak amacıyla yola çıkan Mahsus Mahal dergisi tarafından düzenlenen Mahsus Mahal Ödülleri’nin ikincisi sahiplerini buldu. Ödül töreni, Beyoğlu Hanif Han-Onat Kutlar Salonu’nda gerçekleştirildi.

 

Törende konuşan Sezai Sarıoğlu, Mahsus Mahal’in çoğalmak gibi bir derdi olduğunu anlatarak, “biz olmayan bir şeyi icat ederek, bu dergiyle içeriye sesimizi taşımak istedik” dedi. “Birbirimize ulaşmak için kapıları konuşuyoruz” diyen Sarıoğlu, Mehmet Yaşin’den bir şiir de okudu.

 

Sarıoğlu’nun ardından söz alan Mahsus Mahal Dergisi Yayın Yönetmeni Aytekin Yılmaz da, derginin isminin hikayesini anlatarak konuşmasına başladı: “1951 Komünist Tevkifatı sırasında gözaltına alınarak Sansaryan Han’a getirilen Ruhi Su, hakim karşısına çıkarıldığında, ‘Bizi tabutluklara koydunuz’ der. Hakim, Ruhi Su’yu ‘orasının adı tabutluk değil mahsus mahaldir’ diyerek düzeltir.” Ruhi Su’nun türküsüne de konu olan Mahsus Mahal isminden yola çıkarak dergiye başladıklarını anlatan Yılmaz, içerideki insanların dışarıya ulaşmakta güçlük çektiğini anımsatarak, onlarla dışarısı arasında bir köprü oluşturmayı hedeflediklerini, kendilerini yalnız hissetmemelerini sağlamaya çalıştıklarını söyledi. Yılmaz, en önemli sloganlarının “Edebiyat Kurtarsın” olduğunun altını çizdi.

 

Yazar Adnan Özyalçıner ise Mahsus Mahal dergisinin hapishanede yazanları dışarıyla buluşturma çabasını takdir etti ve Mahsus Mahal emekçilerini kutladı.. Duygulu anların yaşandığı törende, Ercan Yılmaz mızıkayla Hapishane Türküsü’nü seslendirdi. Öykü dalında ödüle E Tipi Cezaevi’nden Muzaffer Tansu’nun “İki Kıyı Arasında” çalışması layık görüldü. Tansu’nun ödülünü annesi, Adnan Özyalçıner’den aldı. Bolu F Tipi’nden yarışmaya katılan Hasan Koç’a şiir teşvik ödülü’nü Yazar Ayşe Sarısayın verdi. Karikatür ödülü’nü de Bolu F Tipi’nden Mehmet Boğatekin ve Tekirdağ 2 Nolu F Tipi’nde bulunan Murat İpek kazandı. Boğatekin ve İpek’in ödülünü, aileleri, Derviş Zaim ve Behçet Çelik’ten aldı. (EVRENSEL)

 

PEN TÜRKİYE BAŞKANI İNCİ ARAL…

 

Uluslararası Yazarlar Birliği Pen Türkiye Merkezi'nin yeni başkanı yazar İnci Aral oldu. Aral, PEN Türkiye Merkezi'nin Halide Edip Adıvar ve Nebile Direkçigil'den sonraki üçüncü kadın başkanı olarak göreve başladı. 1950'de Halide Edip Adıvar'ın girişim ve başkanlığında kurulan PEN Türkiye Merkezi'nin 380 üyesi bulunuyor.

 

PEN'den yapılan açıklamada, şu görüşlere yer verildi:

“Biz, 23 Mayıs 2009 kongresinde seçilen P.E.N yönetimi olarak, kültür hayatımızın ve ülke siyasasının demokratikleşmesinin, yaşadığımız sürecin en önemli gerekliliği olarak görüyoruz. Sanat ve edebiyat, ancak o zaman yaygınlaşarak ülkemiz insanının kendini ifadelendirme biçimi olabilir. Bu anlayışla, özgürleşmenin önüne çıkan- çıkabilecek totaliter tutum ve davranışların, nereden, hangi iktidar odağından gelirse gelsin, her tür engelin karşısında olma ilkesini benimsediğimizi, kültürel hayatımızın zenginleşmesinin önünde bir kısıtlama nedeni olabilecek, din, dil, milliyet, sınıfsal ayrımcılıklara karşı olduğumuzu, ülkemiz, düşünce ve ifade özgürlüğünün, sadece aidiyetlerin sınırlı gerçekliklerine değil, kültürel zenginleşmeye olanak sağlayacak çoğulculuğa dayanması gereğine inanıyoruz.

 

Bu anlayışın, demokratlığı bir strateji olarak kabul etmenin körleştirici taraftarlığından güç almadığını, demokratlığı bir ilke olarak benimsemenin önemini vurgulamak anlamına geldiğine de dikkat çekmek istiyoruz “

 

PEN Türkiye yeni yönetim kurulu; İnci Aral (Başkan), Özcan Karabulut (İkinci Başkan),  Sezer Ateş Ayvaz (Genel Sekreter), Aysu Erden (Dış İlişkiler Sekreteri), Ayten Mutlu (Sayman), Halil İbrahim Özcan (Üye, Hapisteki Yazarlar Komitesi Başkanı), Tarık Günersel (Üye) adlı yazar ve şairlerden oluştu.

 

TYS GENEL KURULU YAPILDI…

TürkiyeYazarlar Sendikası’nın (TYS) Genel kurulu 31 Mayıs’ta yapıldı. TYS’nin eski yöneticilerinden Cengiz Bektaş, Adnan Özyalçıner ve Ataol Behramoğlu’nun da katıldığı genel kurulda TYS’nin geçen dönem çalışmaları değerlendirildi, önümüzdeki dönemde yapılması beklenenler tartışıldı.

 

Geniş katılımlı geçen genel kurulda dikkati çeken, Türkiye yazarlarının ülke gündemine bir taraf olarak müdahale etmesi gerekliliğine yapılan vurgular oldu. Genel Kurul, TYS’nin konuklarının konuşmalarıyla başladı. Tuzla tersanelerinden kongreye katılan bir işçi kürsüde söz alarak tersane ölümlerine karşı direnişleri sırasında Tuzla’yı ziyaret ederek destekte bulunan yazarları anarak onlara teşekkür etti ve emekçilerin yanında olan TYS’nin genel kurulunu selamladı. Daha sonra grevdeki atv-Sabah grubu gazetecileri adına söz alan gazeteci de grev yerini ziyaret eden TYS üyelerine teşekkür ederek genel kurulun başarıyla geçmesini dilediklerini söyledi.

 

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın 16. Genel Kurulunda seçimlere Enver Ercan’ın başkan adayı olduğu tek liste katıldı. 2 yıl görev yapacak yeni yönetim kurulu Enver Ercan, Mustafa Köz, Tevfik Taş, Mehrizat, Nurullah Can, Şenel Gökçe, Kamil Tekin Sürek, Tozan Alkan ve Özgün E. Bulut’tan oluşuyor.

           

ÖYKÜCÜ VE GAZETECİ NAİM TİRALİ

SONSUZLUĞA UĞURLANDI

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) üyesi gazeteci Naim Tirali  26 Nisan’da aramızdan ayrıldı. 1943 yılında Yeşil Giresun Gazetesinde gazeteciliğe başlayan Naim Tirali 84 yaşındaydı.

 

Basın Şeref Kartı ve 1997 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibi olan gazetecinin ‘Park’, ‘Yirmibeş Kuruşa Amerika’ ‘Piraziz Nere Berlin Nere’, ‘Aşk Dediğin’, ‘Çılgınca Şeyler’, ‘Şapkasını Yiyen Bakan’ adlı öykü kitapları bulunuyor. Yenilik Dergisi ve Yenilik Yayınları’nı da yöneten Tirali, 40’lardan 21. yüzyıla uzanan süreçteki kentli orta sınıfı anlatan hikâyeler yazdı. . Lise öğrenciliği yıllarında yazmaya başladığı öykülerinden bazıları yabancı dillere çevrilmiş, okul kitaplarına alınmıştır. Naim Tirali'nin öykücü olarak Türk edebiyatında önemli bir yer taşmakta Yazar, ‘yalın, duru ve akıcı’ anlatımıyla’ tanınıyordu.  Tirali’nin gezi yazıları, çevirileri ve gazete yazıları da yayınlanmıştı: İki Şalom Arasında (Gezi Yazıları), Sakıncalı Yazarlardan Sakıncasız Öyküler (Çeviri Seçki), Şapkasını Yitiren Bakan (Gazete Yazıları), Karanlığa Işık Tutan (Gazete Yazıları)

 

Naim Tirali, gazetecilik ve siyaset sahnelerinde rol almış olmasına karşın, edebiyata hiçbir zaman sırt çevirmedi. Hikâyeyle bağını hep sıcak tuttu. Özellikle son yıllarını, tümüyle edebiyata ayırdı. Bunalımcı, kapalı edebiyat anlayışlarına karşı çıktı. Anlaşılır olmayı ön planda tuttu. Gençlik yıllarında kurduğu “Yenilik Yayınevi” ve “Yenilik” dergisiyle kuşağının yazarları kadar, kendinden sonrakilere de hizmet etti. Hikâye türünden hiç kopmayan Tirali, Giresun yöresinden masallar derleri. Gezi notları, günlükler yazdı. Çok verimli bir kuşağın içinde, kendine özgü hikâyeleriyle var oldu.

 

            İlk kitabından sonra, Nihad Sami Banarlı, Yedigün’de, “Park’ın genç sanatkarındaki en büyük meziyet, bir hikayenin ne demek olduğunu yakından kavramış bulunmasıdır.”; Fahir Onger, Son Saat’te “Naim’in alaycı bir gözle hadiseleri tetkik ettiğini, onların komik taraflarını açığa vurduğunu görüyoruz”, Sami N. Özerdim, Ülkü’de, “Naim Tirali, günlük hadiseleri, her yerde rastlanan dekorları ve her gün gördüğümüz tipleri temiz bir dil, yormayan ve sürükleyen bir üslup içinde maharetle anlatmasını biliyor” değerlendirmesini yapmıştı..

 

NAZIM HİKMET RAN 7. BARIŞ ÖDÜLÜ

DİKİLİ BELEDİYE BAŞKANINA VERİLDİ

 

            21 yıldan beri her üç yıl da bir verilen "Nazım Hikmet Barış, Sevgi, Emek, Kardeşlik ve Toplumsal Dayanışma" ödülü bu yıl Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven'e verildi.  7. Nazım Hikmet Barış, Sevgi, Emek, Kardeşlik ve Toplumsal Dayanışma ödülü, Nazım Hikmet Anıtı önünde düzenlenen törenle Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven'e verildi. Ödül töreninde konuşan Özgüven, "Yıllardır çeşitli ödüller aldım. Ama bunun yeri yaşamım boyunca bambaşka olacak. Yüreğimin üstünde" dedi.

 

Türk Başarı Ödülleri Kurulu (TÜBÖK) 49 üyesinin katılımıyla yaptığı toplantıda 34 aday arasından Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven"in başarılı toplum hizmetleri dikkate alınarak ödüle uygun gördü. Manevi anlamı büyük olan Başarı ve Onur Ödülleri önceki yıllarda; Uğur Mumcu"ya, Attila İlhan"a, Avni Arbaş"a, Prof. Dr.Tankut Öktem"e, Ahmet Piriştina"ya, Okan Yüksel"e ve Prof.Dr. Suat Çağlayan"a verilmişti. (EVRENSEL)

 

MELİH CEVDET ANDAY ŞİİR ÖDÜLÜ 4. KEZ DÜZENLENDİ…

Şiirimizin büyük ustası Melih Cevdet Anday’ın anısına, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Ören Belediyesi’nin işbirliğiyle düzenlenen ödülün bu yıl dördüncüsü veriliyor.

 

Melih Cevdet Anday, 1985 yılından itibaren yaz aylarını eşiyle birlikte Milas-Ören’deki yazlığında geçirmiş, 1999 yılında anıtı, Ören Belediye Başkanı Kazım Turan tarafından Ören sahilinde, bugün onun adını taşıyan parka diktirilmişti. Melih Cevdet Anday Şiir Ödülünün ilki, 2006’da Özdemir İnce’ye, ikincisi 2007’de Küçük İskender’e, üçüncüsü de 2008’de Ahmet Erhan’a verilmişti.

 

Seçici kurulu Gülten Akın, Doğan Hızlan, Ataol Behramoğlu, Eray Canberk, Egemen Berköz, Refik Durbaş ve Enver Ercan’dan oluşan ödül, sahibine eylül ayında Ören’de düzenlenecek “IV. Ören Melih Cevdet Anday Şiir Günleri ve Kültür Şenliği”nde sunulacak.

 

Plaket ve 3.000 YTL’den oluşan ödüle 1 Mayıs 2008-1 Haziran 2009 tarihleri arasında yayımlanmış kitaplar katılabiliyor. Son katılma tarihi ise 1 Temmuz 2009. Katılmak ya da kitap önermek isteyen yayınevi, kurum ve kuruluşların 8 adet yapıtı, başvuru dilekçesiyle birlikte “TYS Edebiyat Müzesi, Aysel Tezer-Yıldız Sarayı, Dış Karakol binası, Barbaros Bulvarı, Beşiktaş, İstanbul” adresine göndermeleri gerekiyor.  Ayrıntılı bilgi için: 0538 452 86 42

 

TUZLADAKİ CİNAYETLERE TYS’DEN ACİL  EYLEM ÇAĞRISI

 

Tuzla'da Çelik Tekne Tersanesi'nde 8 Haziran 2009 akşamı gerçekleşen patlamada, Hüseyin Kırgöl’ün yanarak, boğularak 122. iş cinayetine kurban verilmesinin ardından Türkiye Yazarlar Sendikası; bütün sendikaları, meslek örgütlerini, siyasi partileri, basını, sivil toplum kuruluşlarını; emek ve yaşama hakkına saygılı ve buna gereksinmesi olan herkesi 10 Haziran 2009 günü Tuzla Tersaneleri'nin önünde olmaya; ölümler durduruluncaya kadar yapılacak eylemleri bir eylemle başlatmaya çağırdı.

 

TYS basın bildirisinin girişinde, "Aynı gemideyiz."/ Gemiyi yapan, yaşamı yaratan işçiler ölüyor ama durmadan / O doymaz kâr hırsı yapıştığı için dümene / Metal, asit, ateş çölüne dönmüş bu gemide... / Ölüm öyle ağır kanıyor ki emekte... / Bu yüzden kazanmalı gemiyi yaratanlar / Yanarak, ezilerek, boğularak ölmemek için / İnsanca, hakça yaşayabilmek için. / Cehennemin dibinde yaşamak! / Cehennemin dibinde kazanmak ekmeği! / Üretmek, var etmek için cehennemsi mekanlarda ölmeye zorlanmak! / Budur Tuzla Tersanelerinde çalışan işçilere reva görülen. / Budur işsizliğin, açlığın kol gezdiği ülkemizde tersane işçisine dayatılan. /  "Aynı gemideyiz." / Gemiyi yapan, yaşamı yaratan işçiler ölüyor ama durmadan O doymaz kâr hırsı yapıştığı için dümene / Metal, asit, ateş çölüne dönmüş bu gemide... / Ölüm öyle ağır kanıyor ki emekte.../  Bu yüzden kazanmalı gemiyi yaratanlar / Yanarak, ezilerek, boğularak ölmemek için / İnsanca, hakça yaşayabilmek için.  / Cehennemin dibinde yaşamak! / Cehennemin dibinde kazanmak ekmeği! / Üretmek, var etmek için cehennemsi mekanlarda ölmeye zorlanmak! /  Budur Tuzla Tersanelerinde çalışan işçilere reva görülen. / Budur işsizliğin, açlığın kol gezdiği ülkemizde tersane işçisine dayatılan.” sözlerine yer verilmekte. Bildirinin sonunda, her kesimden herkese şu sorular yöneltilmekte: “Türkiye Yazarlar Sendikası olarak şu soruyu sormaktan da kendimizi alamıyoruz: Hangi iş kolunda olursa olsun işçinin bilerek öldürüldüğü yerde öteki işçilerin, onların örgütlerinin susması, cinayetleri kabul etmenin, boyun eğmenin ta kendisi değilse nedir?  İnanarak haykırdığımız "İşçilerin, Emekçilerin Birliği, kardeşliği" şimdi değilse ne zaman olacak; ne zaman YAŞAYACAKTIR?”

 

KAZIM KOYUNCU, UMUDUMUZDA

VE TÜRKÜLERİMİZDE YAŞIYOR

 

25 Haziran 2005’te, henüz 33 yaşında yitirdiğimiz Kazım Koyuncu’yu, dördüncü ölüm yıldönümünde  horonlarla anıyoruz.

Karadeniz dalgaları, kıyı boyunca yükselen Lazca, Pontusça, Türkçe, Gürcüce, … şarkıların kardeşliği ile coşunca Denizin Çocuklarından biri de bu coşkuya katıldı. Bizleri, kimi zaman ağırbaşlı, dingin; kimi zaman başeğmez, asi Karadeniz’in türküleriyle buluşturdu. Bu coğrafyaya barışın ve kardeşliğin hakim olacağı umudunu yitirmeden, müziği ile farklı dillerin, kimliklerin yan yanalığını, birlikteliğini dile getirme mücadelesi veren sanatçı arkadaşımız Kazım Koyuncu’yu unutmayacağız.

Kazım Koyuncu`nun özlemini duyduğu daha temiz, yaşanır, eşit bir dünya özlemimiz sürüyor. Bizler suları ay ışığı ile yıkanmış denizin çocukları, türkülerle yaslanıp aydınlığın kapılarını aralamak için Kazım Koyuncu`nun şarkılarıyla bir aradayız inatla, ısrarla Kazım`ın devrimci duruşuyla söylemeyi sürdürüyoruz. Leman Sam’ın sözleriyle haykırıyoruz: ''Saz benizli,dal incesi,koca yürekli çocuk...dünyadaki tüm alkışlar,şarkılar ve devrimler sana armağan olsun...''

 

15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ 39. YILDÖNÜMÜNDE

YARINLARA KÖPRÜ KURUYOR!

 

Sermaye çevreleri ve onların güdümündeki sendikalar yasal değişikliklerle demokratik sendikacılığı ve DİSK’i boğmayı hedeflemişler, ancak buna rıza göstermeyen İşçiler  eylemleriyle gereken cevabı vermişlerdi. 15-16 Haziran, Türkiye İşçi Sınıfının sendikalaşma hakkını korumak için harekete geçtiği gündür…

 

15-16 Haziran 1970 tarihi, Türkiye işçi hareketinde çok önemli bir dönüm noktasıdır. 15-16 Haziran büyük yürüyüşü, işçi ve emekçinin rastgele bir öfkesi değil, kararlı ve bilinçli bir tepkisiydi. 15-16 Haziran, işçilerin inandıkları dava uğruna güçlerini birleştirerek mücadele edildiğinde kazanımlar elde ettiğini gösteren derstir. Bu öyle bir derstir ki, siyasi iktidara yasayı geri çektirmiştir. Ve öyle bir derstir ki, üzerinden 32 yıl geçse de öğretmeye devam ediyor. Bugüne taşınması gereken en önemli yanı ise işçilerin kendi haklarına ve örgütlerine sahip çıkma bilincidir...

FEDAİLER MANGASININ  YİĞİT ÖNCÜSÜ
HASAN İZZETTİN DİNAMO’YU ANIYORUZ!


            Hasan İzzettin Dinamo, daha genç yaşta faşizm tarafından hedef hâline getirildi. Daha 18-20 yaşlarında hak ettiği bir üne kavuşan, 40 kuşağında adı Nâzım'dan sonra anılan Dinamo, 2. Dünya Savaşı Yıllarında Nazi hayranı iktidarlarca tehlikeli görülerek yıllarca zindanlarda çürütüldü.
      

Dışarı çıktığında işsizlik adlı büyük hapishaneye girmişti artık. Ekmek parasını kazanabilme çabasıyla gece gündüz zor koşullarda polis tehdidi ardında emeğini çok ucuza sömürtürken şiirini geliştirme olanaklarından uzak kaldı. Dergiler ve yayınevleri polis korkusuyla yaklaşmadılar. Şiirlerini ancak 1970'li yıllardan sonra kitaplaştırma, yayınlama olanağı bulabildi.

 

Günümüz burjuva yazarları, "yalın", "düz" ve "slogancı" diye burun kıvırırlarken, onun yaşadığı koşulları anlamaktan uzaktırlar. Dinamo'nun çektiği çileyi onların havsalaları hiç almaz, alamaz... Ama Hasan İzzettin Dinamo gerek romanları, gerekse şiirleriyle her zaman EMEĞİN ŞAİRİ olmaya devam edecektir. 19. ölüm  yıldönümünde andığımız Dinamo, Kavgası ve şiirleri bilincimizde her zaman yaşayacaktır. 

 

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

EMEĞİN SANATI'NDAN 57. MERHABA

1/6/2009


 

            Günümüzde sanat, her alanda kapitalizm ve onun sanat alanında geliştirdiği postmodernizmin etki alanı içine sokulmak istenmektedir. Sanat alanını gerek ucuz reklam aracı, gerekse bir prestij aracı olarak  egemenliği altında görmek isteyen kapitalizm, giderek sanatın kendi dinamiklerini de etki alanı içine alarak sanat ve edebiyatı kendi isteği doğrultusuna yönlendirmek çabasındadır. 

         Adı öne çıkartılan sanatçıların çoğunluğu bu tezgâhtan geçmiştir, geçmektedir. Tezgâhtan  geçmeyen, direnen sanatçıların ise hep sesleri kısılmak istenmiş; okurla buluşma hatları olan dergiler yüzlerine kapatılmış; kitaplarını yayınlama olanakları oldukça azalmıştır. Bunun karşısında, sanata bulaşan kapitalizmin müdahalelerinden hoşnut olmayan pek çok sanatçının var olduğu biliniyor. Bunları bazen dergilerde, bazen fanzinlerde ya da bloglarda görmekteyiz. Bu sanatçılar, sanatın kâr objesi olmasından rahatsızlıklarını her fırsatta dile getiriyorlar.

      Ama şunu da görüyoruz ki, artık gerçek sanat ve edebiyatı, bu tezgâha direnen sanatçılar başaracaktır. Çünkü onların yaratıcılıklarının ve doğurganlıklarının  önünde bent yoktur. Çünkü onlar, kendi var oluş ve ortaya çıkış nedenlerini parada ve kârda değil halkların daha güzel bir dünyada  yaşatılması mücadelesindedir. Çünkü onların kökleri plastik, steril ortamlar değil, Baba İshak’ıyla, Pir Sultan’ıyla, Bedrettin’iyle, Börklüce’siyle HALK’tır.

      Burada HALK kavramını da açmak gerekmektedir elbet. Bu kelimeyle somutlamak istediğim; kapitalist sistemden olumsuz etkilenen, kapitalist sömürünün üzerlerinde acımasızca uygulandığı emekçiler, işçiler, az topraklılar, küçük esnaflardır. Daha bilimsel bir ad koymak gerekirse, işçi sınıfı ve müttefikleridir. Bizim sanatımızın öznesini onlar oluşturacaklardır. Biz sosyalist sanatçılar; esin kaynaklarımızı dar köşelerde, karanlık odalarda, loş ortamlarda değil açık alanlarda, ışıklı ortamlarda, kısaca emeğin kavga verdiği her alanda bulacağız. Kısaca bu tavır, devrimci bir tavır, hayatı değiştirme tavrı olmalıdır.. Bizim sanatımız, kitleleri, parçalanmış bir durumdan birleşmiş bir bütüne dönüştürebilme çabasında olmalıdır.  

      Ancak bir noktayı belirtmekte yarar var: İşçi sınıfı adına müdahil olduğumuz sanat alanında, dikkat edeceğimiz  noktalar bulunmaktadır. Yola çıkışımız işçi sınıfı adınadır. Sanatımızın öznesi de onlardır. Ancak sanat alanının kendi silah ve gerekliliklerini bu alanın dışına taşırmadan da sanat yapmak zorundayız. Böyle bir duruma da düşmemek gerekir. Çünkü sanat, nesnel gerçekliğin estetiksel imgeler hâlinde yansımasıdır. Elbette savunduğumuz sanatın adı sosyalist gerçekçiliktir. Ama sanat ve bilim durağan değildir. Sosyalist gerçekçilik de, ortaya çıktığı Sovyetlerdeki konumunda  donuk kalacak değildir. Sosyalist sanatçılar olarak, kendi halklarının kökleriyle sosyalist gerçekçiliğin temel bakış açısını buluşturarak, yeni bir sosyalist gerçekçiliğin temelini oluşturmalıyız.. 

      Sanat, ideolojilerin estetik kimlik kazanmış biçimidir. O zaman, toplumsal kavgamızın bir parçası olarak gördüğümüz sanat alanında, bizi sadece sanatın estetik  iç dinamiği sınırlayacaktır. Yani ilkemiz,  “Önce ‘iyi’ sanat, sonra ‘yararlı’ sanat” olmalıdır. Bizim sanatımız; yeni biçimler, yeni özlerle, gerçeklerin devindiği bir süreçler ırmağında birbirlerini besleyerek belirmelidirler. Yılmaz Güney’in de vurguladığı gibi sanat, tesadüfün yarattığı sanat değildir. Sanat, bilinçli müdahalenin, yeniden yaratmanın, heyecanın, tutkunun sonucu ortaya. Burada özenle durduğum nokta, insanla nesnel gerçek arasındaki estetiksel ilişkinin koparılmamasıdır.  Bu kaygımı, Lenin’in şu özlü sözü en vurucu biçimde somutlamaktadır: “Sanat kitlelere yaklaştırılmalıdır, kitleler de sanata..” 

 

Ali Ziya Çamur

            

                BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Sanat ütopyadır ve gerçeğin kubbesini aşmakla anlamını üretir. Bu aşmaya çalıştığı alandan üretir anlamını. Böylece yaşamın da bir ütopya olduğunu iddia edebiliriz. Nesnesinin kavramından mesafe ile bağ arsındaki gerilimdeki sanatsal imge gerilimlidir ve iletişimin aşılmasıdır. Bu cehaletin keskinleştiği iletişim-eğitim çevriminden uyanmadan düşümüzü anlatamayız. Düş/ünce en temelde bir 'şey'e dairdir ve buna bağlı olarak da bir yer ve zamana aittir. Sanatın ve sanatçının ne olduğu da bir yere ait olmaklığından devşirilir. Bu aidiyet de sınırlarıyla mümkündür. Sınırlar ötelerin varlığının da işaretidir. Sanatçının bu ötelere susamışlığı içindeki varoluşsal devrimciliği, mutlak olana yönelmiş dili ile idealize ettiği nesnesi arasındaki trajik terk ediş ve dağılmasıdır. Yükümüzden yoksun kalmak, kamburumuzdan eksilmek özgürlüğün eşiğinde olmanın emaresidir. Bütün bunlarla baktığımızda sadece bizi görenleri görmekten öteye sarkar bizi görmeyenlerin evrenine de sızarız. SUAT HAYRİ KÜÇÜK

 

YAŞAM VE SANATTA
         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

TEMEL DEMİRER ALTI AY HAPSE MAHKÛM OLDU!

 

Yazar Temel Demirer, 11 Ağustos 2007 tarihinde, Yedinci Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında düzenlenen bir panelde yaptığı konuşma nedeniyle, 7 Mayıs 2008’den bu yana Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren dava sonucu, 28 Mayıs 2009 günü 6 ay hapisle cezalandırıldı.

 

            Demirer’e dava Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 ve “terör örgütü propagandası” “suç”unu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 53/1 maddelerinden açılmış, dava süreci içerisinde savcı, iddianamede değişikliğe giderek Demirer’in “suçu ve suçluyu övme”den, yani TCK’nın 215. maddesinden mahkûmiyetini talep etmişti. Ne ki, savcının iddianamesine dayanak oluşturan Tunceli Emniyeti’nin üç sayfalık kaset çözüm tutanağında 74 kez “anlaşılamadı” ifadesi yer almaktaydı; ve davanın ilk duruşmasında mahkeme heyeti Demirer ve avukatının itirazını haklı bularak ses kayıtlarının Malatya Emniyeti’ne gönderilmesine karar vermişti. Malatya Emniyeti’nce de çözülemeyen kasetler, sırasıyla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na, buradaki deşifrasyon işlemi de başarısız olunca Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Laboratuvarı’na gönderilmiş ve çözülemeden mahkemeye iade edilmişti. Bir başka deyişle Malatya Ağır Ceza Mahkemesi içerisinde 74 kez “anlaşılamadı” ibaresi bulunan, çözümlenebilen kısımlarda ise bariz hatalar taşıyan (örneğin Temel Demirer’in “emperyalist politikalar” ifadesi, “Ermenist politikalar” (?) olarak geçmekte tutanakta…) bir tutanağa dayanarak verdi mahkûmiyet kararını…

 

            Ağır Ceza Mahkemesi’nce TCK’nın 215. maddesine istinaden, “sanığın tutumunu mahkeme önünde de ısrarla sürdürmesi” gerekçesiyle “takdiren ve teşdiden” altı ay olarak belirlenen hapis cezasının, Demirer’in Zonguldak’ta yaptığı bir konuşmadan dolayı 2003 yılında cezaya çarptırılmış olması nedeniyle,  ertelenemeyeceğ i ve para cezasına çevrilemeyeceğ i de kararda belirtiliyor. Yanı sıra, infazdan sonra Demirer’e “denetimli serbestlik” uygulanması hükme bağlanıyor. Temel Demirer, aynı zamanda, Hrant Dink’in katledilmesinin ardından Ankara’da düzenlenen bir protesto toplantısında yaptığı bir başka konuşma nedeniyle, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde TCK 301. maddeden yargılanıyor. Demirer’in davası, bilindiği gibi, 301. maddeye ilişkin davaların sürdürülmesini Adalet Bakanlığı iznine bağlayan yasa değişikliğinin ardından Bakanlığın izin verdiği ilk dava olma özelliğini taşıyor. Bu davanın önümüzdeki duruşması ise, 29 Mayıs 2009 Cuma günü saat 9.00’da Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapıldı..

 

            Temel Demirer hakkındaki hüküm, “demokratikleşme” vaat ve söylemlerinin kofluğunu, T. C. Devleti’nin düşünceyi ve düşündüklerini ifade etme eylemini “suç” olarak görüp cezalandırma geleneğinden vaz geçmeye niyetli olmadığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Mahkûmiyet kararını şiddetle protesto ediyor, kamuoyunu bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz.

 

Ankara Düşünce Özgürlüğü Girişimi

 

KAYIPLAR  HAFTASI’NDA ÜLKENİN HER YANINDA ETKİNLİK VE GÖSTERİLER YAPILDI…

 

23 Mayıs’ı içine alan haftanın Kayıplar Haftası olarak ilan edilmesiyle birlikte,  İHD, Barış Meclisi ve birçok siyasi parti ve demokratik kitle örgütünün katılımıyla  ülkenin her yanında etkinlik ve gösteriler düzenlendi.  Mersin’de, 23 Mayısta yapılan bir basın açıklamasında Adil Okay, konunun önemine dikkatleri çekici bir konuşma yaptı.

 

Adil Okay  Konuşmasına “Sakın Unutmayın” şiiriyle başladı: “birden radyolar sustu… / siren seslerinin/ postal seslerine karıştığı,/ karartmalı bir eylül akşamı,/ o çılgın delikanlılar / sır oldular… / tanklar ayak izlerini sildi / yıkıldı barikatlar./ dağlar düz oldu / nehirler kan kızıl / stadyumlar hapishane avlusu… / hüzne boyandı Ankara, / hüzne boyandı Diyarı Bekir./ sokaklar öksüz kaldı, / bakışlar soldu pencerelerde…”

 

            Konuşmasının devamında “17 bin faili meçhulle, binlerce kayıpla,  eğer hepsinin göğüs kafesi böyle sızılı aralıksa, nasıl yaşıyor bu ülke?”           diye soran Okay, “Onlar, kayıplar birer rakam değil. Onlar sizin bizim gibi insan. Türk, Kürt, Arap, alevi, Sünni, gayrımüslim. Onlar bizim insanlarımız. Annemiz babamız kardeşimiz, çocuklarımız, sevdalımız. Öyleyse Nasıl yaşıyor bu ülke kaybolmuş evlatlarıyla.”  diye sordu?

 

            Sözlerinin devamında, “Son kayıplardan Tolga Baykal Ceylan’ın annesi Kadriye Ceylan, ‘göz yaşı pınarlarım kurumak üzere. Oğlumu bulun bana!’ diye haykırıyor. ‘Hiç olmazsa mezarını. Son gözyaşımı dökeyim yattığı toprağa. Kızıl karanfiller açsın üzerinde.

Ebubekir Deniz’in çocukları,  ‘Bir akşam üzeri aldılar babamızı görevliler. Bir daha da getirmediler geriye’ diyorlar. ‘Yıllarca her kapı çalışında heyecanla koştuk. bize şeker getiren, kucağına alan babamızı bekledik. Ne babamız geldi. Ne katiler yargılandı. Ne mezarı bulundu babamızın.’  Serdar Danış’ın annesi, ‘oğlumun kemiklerini istiyorum’ diye haykırıyor. “O tertemiz kemikleri okşayacağım. Ellerimle gömeceğim. Sonra da papatya ekeceğim üzerine. Oğlumun çok sevdiği papatyalardan…” Orhan Cingöz’ün annesi, ‘Oğlumu getirip bana versinler. Yıllardır başlarına ne geldiğini bile bilmeden yaşamak bizim için çok zor. Çocuklarımızı geri versinler. Bazen oğlumun çıkıp geleceğini, ondan bir haber alacağımı düşünüyorum. Bazen de tamamen umudumu yitiriyorum. Oğlumun diri veya ölü bulunmasını istiyorum. Başka da istediğim bir şey yok'

 

Veysel Güney’in annesi: ’Alacağın olsun bezirgan başı’ diyor. ‘Oğlumu astın sonra da mezarını kaybettin.’ Alacağın olsun darağacı. Kırk canlı oğlan doğuruyor kocasını astığın kadınlar. Bir başka kayıp devrimcinin eşi: ‘İki ellerim yakalarında’ diyor ‘katillerin’. ‘Hayatımın sonuna kadar onun izini süreceğim. Hem katillerini arayacağım. Hem mezarını, hem de onun Barış düşünü, sınıfsız, sınırsız bir dünya ütopyasını yaşatacağım. Hep beraber yaşatacağız.’ 

 

Cumartesi anneleri , yani bizim annelerimiz, çocuklarını istiyor. İstanbul kapatıyor elleriyle yüzünü utanç  içinde. Ankara utanç içinde kapatıyor yüzünü. Diyar-ı Bekir Edi Bese diyor. Edi Bese. Artık yeter. Katiller geziyorlar içimizde refah içinde. Sırtında ağır bir ayıpla yaşıyor bu ülke. Ebubekir Deniz, Serdar Danış, Orhan Cingöz, Tolga Ceylan, Fehmi Tosun, Hüseyin Toraman, Lütfiye kaçar, Ali Efeoğlu… ve diğerleri… Bu isimler, 12 Eylül  darbesinden  sonra, onyıllar süren  karanlık dönem  boyunca  kaybedilen gençlere aitler.  Sakın unutmayın!  Sakın unutmayın…”

 

BAŞKALDIRI ŞAİRİ AHMET ARİF’İN MERT SESİ

ÇINLIYOR YİĞİT DAĞLARDA…

           

İçinden çıktığı coğrafyanın efsaneleri, klamları, stranları, destanlarıyla beslenen Ahmed Arif, kendi bilincinde oluşturduğu şiirsel  yapıyla bunları buluşturarak tadına varılmaz, kıvrak şiirlerin ustası oldu. Bu coğrafyanın duyarlılığı ve halk kaynağındaki sesini hiç yitirmeden, lirik, epik ve koçaklama tarzını kusursuz bir kurguyla kullanarak, özgün, tutkulu, müthiş ezgili çağdaş şiirler yazdı. Düzeni, sömürüyü şiirin içinden çıkardığı  duyarlıklarla anlatmakla kalmamış, başkaldırmanın gerekliliğini dize dize vurarak, bütün baskılara rağmen halkın bilincinden koparılamayarak büyük şair olarak kalabilmiştir hep. 2 Haziran 1991’de ölümünün 18. yıldönümünde selamlıyoruz büyük şairi.

 

Buna karşın hiç bir zaman söyleve düşmez Ahmet Arif.  Bir duygu sağanağı, imgeler halinde, sıra sıra mısralar kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur.  Bu yönüyle Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir.  Cemal Süreya’nın deyişiyle, “Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının yersel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e götürüyor. Büyük bir sevgiye, bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek.”

 

Ahmet Arif, şiirleriyle, yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor  hâlâ yalınayak ve ayakları yanarak. Dizelerinde bir tek kişinin değil, sayısız insanın sesini duyumsatarak, insanca kederli, insanca sevecen, insanca tutkulu, öfkeli ve özlemli yoğun, derin ve sımsıkı bir ses:

 

 

EMEĞİN YAZARI ORHAN KEMAL

KAVGAMIZDA YAŞIYOR!

             Edebiyatımızın roman adına hayata müdahil olan emeğin romancısı Orhan Kemal’i 2 Haziran 1970’te ölüşünün 39. yıldönümünde saygıyla selamlıyoruz.

 

Kurulu düzeni zorlayan insanların öfke ve neşelerine, daha iyi yarın isteklerine sanatıyla katkıda bulunma çabasını hiçbir zaman göz ardı etmedi Orhan Kemal. Yapıtlarının ana dokusunu oluşturan insan sevgisiyle; sanatçı olarak sorumluluk bilincini ve halkının geleceğine için sanatını oluşturma çabasını hiçbir zaman arka plana bırakmadı. Vedat Günyol’un deyişiyle, Orhan Kemal bize üç şey getirdi: Kinsiz, herkese açık cömert yüreğinde insan sıcaklığı; hayat serüveninden sonra da kafasının ışığından bilinç; insana olan sonsuz güveninde umut.

           

            Sınıfsal bakışından hiç kopmayan yüreği sosyalizm ve TKP için çarpan Orhan Kemal, daima yoksul ve dürüst insanların yazarı oldu. Ona göre sanatçı, insanı anlayacak, savaşını anlayacak, buna katılacak;  kolaylıkla aldatılan kişilerin aldanmalarına karşı duracaktı. Her zaman bakışını belirleyen sanat, “İnsanlığın, insanlık tarafından, insanlık için yönetilme çabası adına sanat” oldu.                                                                                                              

Yazarlığının gizlerini de şu tümcelerde vermişti: “Yazmak için yaşamak, duymak, halkı algılamak gerekir... Bir yazar için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek... Ve halkın değişimini algılamak.. Eskimemek için.”

 

Orhan Kemal, dünya halklarıyla da buluşarak, yapıtlarıyla halkın içinde soluk alıp vermeye devam ediyor.

 

“Yeryüzünde insanlar ve insanların uydurma hukuku, bu uydurma hukukun tapu senetleri yokken bu topraklar gene vardı. İnsanlardan çok önce var olan bu topraklar, insanlardan önce, şimdikinden çok daha şen ve esendiler herhalde. O zamanlar da topraklar üzerinde sert rüzgarlar eserdi. Kim bilir nerelerden aldıkları tohumları bu şen ve esen topraklara getirip saçar, şen ve esen topraklar da onları bağırlarına sımsıkı alarak, yağmur ve güneşin yardımıyla çimlendirirlerdi. Çimlenen tohum boy atar, toprağın yüzüne çıkar, ürününü vererek yeryüzünü mutlu bir kardeş sofrası halinde bezerlerdi.”(Kanlı Topraklar’dan)

 

NÂZIM HİKMET HÂLÂ ARAMIZDA,

HEP ARAMIZDA OLACAK!

 

            Dünya şiirinin en alevli meşalelerinden olan Nazım Hikmet’i, 3 Haziran 1963’te sonsuzluğa göçüşünün  46. yıldönümünde bir kez daha şiirleriyle selamlıyoruz. Halkının arasında kendini bulmuş ve kendini halkına kabul ettirmiş büyük şairin bu üstün özelliklerini Peter Hamm, şaşkınlıkla karşılıyor: Yüzde altmışı okuma-yazma bilmeyen  (bu yüzden ezberleyebilmek için bu şiirleri önce birisine okutan)  halk arasında elden ele dolaşmak üzere Nâzım Hikmet’in şiirlerinin hapishanelerden nasıl dışarı çıkarıldığı hiç bilinmeyecektir.  Tutuklu Hikmet, özgür bulunan  diyalektikçi Brecht’in olmayı isteyip de bir türlü olamadığını; “Halkın Ozanı” olmayı başarmıştır. Üstelik sadece kendi halkının değil, tüm dünya halklarının ozanı olmuştur. Japon balıkçı kadınları yeniden silâhlanma yarışına karşı, onun şiirlerini bildiri olarak basıp dağıttılar; Amerikalı zenciler, yaptıkları yürüyüşlerde onun büyük boy resimlerini taşıdılar; Fransa işçileri  ona teşekkür mektupları yazdılar; sayısız ülkelerdeki genç insanlar, onun şiirlerini yavuklularına sevda mektupları olarak gönderdiler. Ve   o geçen yılın haziran ayının üçünde öldüğü zaman, kendi gözlerimle gördüm; insanlar uzun kuyruklara girmişler, gazete bayilerinin önünde   suskun bekleşiyorlar, HİKMET’in son şiirlerini, onun anısına söylenen sözleri okumak, onun son resimlerini , bu resimlerde yılmaz, açık yürekli, temiz bakışlarını bir kez daha görmek istiyorlardı.”

 

            Çağcılları arasında ona en çok düşman olanlar dahi, onun sanatçı yönününü yadsıyamamışlardı. Bunlardan biri de  Ahmet Hâşim’di. Sonraları, Nâzım’ın politik tavrına karşı cephe alarak saldıracak olan Ahmet Hâşim, onun için önceleri şu yaldızlı sözcükleri kullanmaktan kaçınmamıştı: “Nâzım Hikmet” dev ellerile eski musikî kutusunu sarp kayalıklara çarpıp parçalayarak, yeni nazmın, gürültülü ateşinden fıskiyeler gibi fışkıran, korkunç ve tatlı musikîsini vücuda getirmiştir... Harabelerde tünemiş baykuşlar fırtınalı semalardan gelen bu şahinin vahşi ıslıklarını anlamazsa, bunda şaşacak ne var. Mâşukasına hazin veya  acıklı şeyler söylemek için, eskiden “üç telli”  âşık sazı kullanan Nâzım Hikmet, şimdi mâşukayı da sazı da köhne eşya gibi bir tarafa bırakarak, korkunç bir dağ tepesinde gürleyen bir bahar fırtınası hâlinde  şimşekler, dumanlar, âni lacivert parıltılar içinde kendisinin kaçan gülünç hayaline karşı vahşi bir sesle bağırıyor(“orkestra” şiirinin girişi”). Tek başlı, koyun gözlü, şehvanî ve haris eski sevgiliyi hayal, mukavvadan bir suret gibi çöp tenekesine atan Nâzım Hikmet’in yeni mâşukası “Halk” dediğimiz, her kımıldanışında  bir dünya yıkıp, bir dünya yapan milyon başlı, milyon gözlü, milyon ağızlı muhteşem bir canavardır.”

 

 

Nâzım, bir sosyalistti. Anma onun şiirlerinin kökü bu topraklarda, dalları ise diyalektiktedir. Şiirlerinde geçmişle gelecek, doğuyla batı, eskiyle yeni, sona erenle yeni başlayan, ölenle yaşayan, bütün bu karşıt, çelişik durumlar bir araya gelmekte ve geleceğe yönelik olarak kendi konumlarını bulabilmektedirler. Onun önemli bir niteliği de Onat Kutlar’ın deyişiyle, “Kendi oluşturduğu yapıyı, kendi oluşturduğu şiirsel dili yıkıp onun yerine yenisini koyabilen bir şair” olmasıdır.

 

Nâzım Hikmet,  şiir tarihimiz içinde bir karlı doruk gibi dikilmekte.Nâzım’ın şiirinin ötesine geçmek isteyenler, doruğa çıkmaktan çok çevresinden dolanarak kendi doruklarını oluşturmak zorundadırlar.  Kanını, canını sanatına koyan; sosyalizme olan inancını, tadına doyulmaz bir lezzet gibi sindiren şair, bir deniz feneri gibi, bizlere yeni isyan ışıkları göstererek göz kırpmaktadır.

 

MAKSİM GORKİ  YOL GÖSTERİYOR…

 

Sosyalist gerçekçi sanat anlayışının en önemli teori ve pratiğini, yaşantısından izdüşümlerle  roman ve öykülerinde bulduğumuz; 14 Haziran 1938’de sonsuzluğa yolculadığımız  Maksim Gorki'yi ölümünün 71. yıldönümünde anıyoruz.

 

 Büyük sanatçı, Stephan Zweig’in deyişiyle, “Rusya  kendi etinden bir ağız yarattı kendisine, kendi dilinden, kendi sözcüsünü, kendi içinden bir adamı ve bu adam, bu yazar Maksim Gorki, Rus halkının yaşamını, horlanmış, ezilmiş, canını yitirmiş Rus emekçisini bütün insanlık bilip öğrensin diye ortaya çıktı Rusya’nın dev ana rahminden.”

 

Nazım Hikmet ise, Gorki’ye bakışını şu sözlerle somutluyor: "Maksim Gorki, yalnız kendi halkına değil, bütün halklara yurtlarını, hürriyeti, barışı ve birbirlerini sevmeyi öğretir. Çünkü o, insanın, insanlığın geleceğinden, güzel günler göreceğinden emindir. Çünkü o, emekçi insanı, koluyla, kafasıyla çalışan insanı, yeryüzünün, gerçek, biricik efendisi sayar. o, bu insanın bu efendiliğe kavuşması için savaşmıştır. O, bu savaşa, bu bahtiyarlık savaşına insanları çağırır... düşünüyorum: gerçekçi, halkçı ileri edebiyatımız üstünde maksim gorki'nin en hayırlı bir tesiri olmuştur."

 

Görüldüğü gibi Maksim Gorki,  kimi yapıtlarıyla, ölümsüz, eşsiz bir sanatçı; kimileriyle bir öncü, yol açıcı; düşünsel  ve siyasal eylemiyle  ilk gençliğinden ölümüne kadar  emeğin ve emekçinin yanında yer almış, ve bu uğurda akıl almaz genişlikte  ve çeşitlilikte bir alanda mücadele etmiş bir eylem adamıdır.  Şu sözleri, zaten sanat  bakışını da göstermektedir:  “Sanatçı, ülkesini ve sınıfını etkileyen her şeyin duyarlı bir alıcısıdır, kulağı, gözü ve yüreğidir; döneminin sesidir sanatçı.”

 

“Düşüncelerini önyargılar zincirinden kurtaranlar için hapishane diye bir şey yoktur. örneğin biz, gerekirse taşları bile zorlarız ve taşlar, biz istediğimiz için dile gelirler."  diyen

Gorki, insanlar yaşadıkça yaşayacaktır. Çünkü bir yeryüzü sanatçısı, şairidir o!

 

“Kapitalist rejim, insanları, zulmedenler-zulüm görenler, uzlaştırılması mümkün olmayanı uzlaştıranlar diye bölümlere ayırır. Kaldı ki, ispat edilen bu itiraz edilmez şeyi anımsatmaya bile gerek yok. Yine de, anımsatmak ister. Çünkü, yaşamda çabucak rahat bir mevki sahibi olmak isteyen bir çok genç bu acelenin kendilerini geçmişe doğru sürüklediğini belki de anlamıyorlar. Yine anlamıyorlar ki, sürüklendikleri geçmiş kanlı bir cambazhane sahnesidir, kapitalist gerçek bu kanlı meydanda bütün revasızlığı ile gemi iyice azıya almıştır, hümanistler ve arabulucular, uzlaştırıcılar bu kanlı meydanda insanın içini titreten birer soytarı rolü oynarlar.” (Küçük Burjuva İdeolojisinin Eleştirisi)

EMEĞİN SANATI'NDAN 56. MERHABA

15/5/2009

             Merhaba,

         Yeni bir zamanın eşiğindeyiz. Bütün dengeler kaypak, bütün bağlantılar gevşek, bütün erdemler sakat, bütün büyüklükler çürük…

         Sanat ve sanatçılarda bu çürümeden payını almakta. Bir şekilde ele geçirilen köşe başlarında içbükey dünyalar kurulmakta ve batırılmaktadır.

         Kapitalizmin ideoloji postmodernizmin her yönüyle sağdan, soldan rağbet bulduğu ülkemizde sanat mahfillerinde, sanatçılarda da çürük kokuları gelmekte.

Bizi ilgilendirenler, “sol” kisveli oldukları için onları ele alacağız. Bazılarını işçi direnişlerinde ve gösterilerde sık sık görmek olası. Dış yüzüyle bu sanatçıları görenler, O’nu en devrimci, en sosyalist  sanatçı sanabilirler, sanmaktadırlar.

         Ancak, “kişinin aynası işidir” sözü uyarınca  bu sanatçı tiplerinin yapıtlarına baktığımızda, başat olan öğenin “birey’in bungunlukları, aşk ve birey kavramı olduğu görülmektedir.Aşka ve aşk şiirlerine elbette karşı değiliz. Başat  öğe olmasına karşıyız.

         Bu tipler için, elbette reklamın her türlüsü mübahtır. Gittikleri sergi ve etkinliklerde, devrimci yüzüyle tanıdıkları sanatçının yapıtlarını alanların düşünceleri, bu yapıtlar okundukça değişmektedir. Ama sanatçının kitapları yok satmıştır bir kere…

         Bu tiplerden bazıları, daha açık davranarak sonsuzluğa göçmüş, yaşamı cezaevi, işkenceler ve baskılar arasında geçmiş sanatçılara dil uzatmaktan çekinmezler. “Enver Gökçe şair değildir”, “A.Kadir manzumecidir”, “Rıfat Ilgaz, şair değil öykücüdür”….  Dillerinden çıksa Nazım’a da el atacaklar ama cesaretleri yok.

         Zaman, sapla samanı ayırma zamanıdır.  Yılmaz Güney’in vurguladığı gibi, “Devrimciler, kimle ve neyle ilgileneceklerini bilmediği zaman yanılgı ve yenilgi onlar için kesindir.”

         Zaman, bizim gibi düşünen insanların buluşma zamanıdır. Buluşmalıyız ki, köşe başlarının içbükey dünyalarını sırça köşk gibi tuzla buz edelim.

         Bizim gibi düşünen sanatçıların çok olduğunu görüyoruz. Önemli olan –birleşerek demiyorum- buluşarak sanatta bir sinerji oluşturabilmektir.

  Ali Ziya Çamur

                           

BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Faşizmlerini entellektüalize edip, sözleriyle gerçeğin başını döndüren, birbirleriyle kalem yarışına giren sanatçı(!)lar, anal-sadistik dönemde takılıp kalmış olmalarının bedelini kendi halkına da ödetmekle kalmıyor, unvan yarışlarıyla, evrim geçirme umudumuzu, köreltiyorlar. İlkçağda taş ve sopayla benini var etmeye çalışan mağara adamından tek farkları, sopa yerine kalem, taş yerine mürekkep kullanmaları.

Keşke tartışmalarının, insanlık için geliştirici olduğuna inanabilseydik. Günümüz okuru da zaten, anlam dayanakları çalınmış, yalnızlaştırılmış, umutsuzluk zerk edilmiş damarlarıyla, eylemsizleştirilmiş bir vaziyette elinde kumanda TV karşısında uyukladığından, başına ne geldiğinin ve neler gelebileceğinin ayırdın da değil................

Tarihin affetmeyeceği yanılgı aydının yanılgısıdır. Burada elbette epistemolojik değil, etik bir yanılgıyı kast etmekteyim. Hepimizin korkudan kedicik gibi titrediği, bir an sonra nereye gideceğini kestiremediğimiz Kuarklar gibi salındığı bu post modern ahlaksızlıkta, kimsenin oyalanmaya ve oyalamaya hakkı olmamalı.

Boynunda fular, gözünde gözlük, elinde pipo, sigara ve alkolden morarmış gözlerle, samimiyetsizliğini bedeniyle de gizleyemeyen entelektüelin yanılgısı, bilgiyi kibre dönüştürmesidir. Çünkü kibir faşizmin beslenme çantasındaki çürümüş cesettir. Ve parrhesiastes olamamış her insanın ödeyeceği bedel, korkudur.

Kibir, korkunun fiyonklu yastığıdır.  PINAR NURHAN

  

YAŞAM VE SANATTA
         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

DENİZ GEZMİŞ VE ARKADAŞLARI

ÜLKENİN HER YANINDA ANILDILAR


Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, ülkenin her yanında yapılan anma etkinlikleriyle anıldılar. Etkinliklere “Halkın denizi denizleşen halkla yürüyor iktidara!” belgileri damga vurdu. 

 

Çeşitli gruplar, idamlarının 37. yıldönümlerinde mezarları başında toplandılar. Konuşmalardan sonra sloganlar ve marşlarla anmalar saat 14.00'e kadar devam etti. İstanbul, İzmir, Adana ve Diyarbakırda da anma etkinlikleri düzenlendi.

 

            TYS’de Deniz ve arkadaşlarının idam edilişlerinin 37. yıldönümünde bir etkinlik düzenledi. Bu konuda bir de açıklama yaptılar:

“68 gençlik hareketinin devrimci önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam edilmesinin üzerinden tam 37 yıl geçti.

Denizler gençliğin bilgeliğiyle söylediler sözlerini ve devrimci bir ataklıkla yaptılar her eylemi…

Eğitimin militaristçe yönetimlerle, Ortaçağ düşünüşüyle yapılamayacağını söylediler; okul yönetimlerinde öğrencilerin yer almasını savundular… Bu nedenlerle üniversiteleri işgal ettiler, meydanlara döküldüler…

2009 yılında eğitim militaristçe bir korkaklıkla ve Ortaçağ karanlığıyla yapılmaktadır. Bu yetmezmiş gibi, öğrenciyi müşteri olarak gören Paralı Eğitim geldiği için yaralıyız…

Denizler idam edildiklerinde “yaşasın Türk ve Kürt halkının kardeşliği” diye haykırmıştı…

Biz bugün akan kardeş kanını durduracak tek şartın bu olduğunu haykırıyoruz egemen sınıflara...

Onların istediği dünyadaki bütün ülkelerle eşit, bağımsız bir Türkiye'ydi. “Bunun önündeki engel emperyalizmdi ve onun bir güç gösterisi olan 6. Filo bizim denizlerimizden,  limanlarımızdan defolmalıdır…” dediler ve Amerikan askerlerini denize döktüler…

2009 yılında, değişik tuzaklarla kanın ve barutun diktatörlüğüne sürüklenmekte olan bir coğrafyada, ülkemizin dünyanın yüzüne bağımsızlık duygusu ve güveniyle bakabilmesi için savaşım veriyoruz…

Türkiye Yazarlar Sendikası bu ülkenin ilerici yazın birikiminde, emperyalistçe her şeye karşı başı dik ve devrimci bir ülke özleminin yerini bilmekte ve devrimci aydın savaşımının ana ekseni olarak görmektedir…

Biz, Denizleri onların ve hepimizin Nazım’yla selamlıyoruz.

“…Denizin üstünde ala bulutyüzünde gümüş gemiiçinde sarı balıkdibinde mavi yosunkıyıda bir çıplak adam durmuş düşünür… Bulut mu olsam,gemi mi yoksa?Balık mı olsam,yosun mu yoksa?..Ne o, ne o, ne o.Deniz olunmalı, oğlum,bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla”Biz,  6 Mayıs'ta Taksim'den devrimcilerin emperyalizmin askerlerini denize döktükleri yere, Dolmabahçe'ye yürüyoruz.”

 

SAİT FAİK ÖDÜLÜ FERYAL TİLMAÇ'A VERİLDİ

  Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen “45. Sait Faik Hikaye Armağanı”, “Aradım Yaz Dediniz” adlı kitabıyla Feryal Tilmaç'a verildi.

 

Yapı Kredi Yayınlarından yapılan açıklamaya göre, Doğan Hızlan başkanlığında toplanan Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Jale Parla, Murat Gülsoy ve Beşir Özmen'den oluşan jüri, oy birliğiyle bu yılki ödülün Feryal Tilmaç'a verilmesini kararlaştırdı.

 

Tüm eserleri Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Sait Faik Abasıyanık adına düzenlenen “Sait Faik Hikaye Armağanı”, 2003'ten beri Yapı Kredi Yayınları ve Darüşşafaka Cemiyetinin iş birliğiyle veriliyor  (HABERLER.COM)

 

EZİLENLERİN TİYATROCUSU ÖLDÜ…

 

Brezilyalı tiyatrocu, yönetmen, oyun yazarı ve 'Ezilenlerin Tiyatrosu' kuramının yaratıcısı Augusto Boal 2 Mayıs’ta  yaşamını yitirdi.

 

Uzun zamandır lösemiyle mücadele eden sanatçı 78 yaşındaydı. Columbia Üniversitesi'nde tiyatro eğitimi alan Boal, 'Ezilenlerin Tiyatrosu' kuramını 1960'lı yılların başında oluşturdu. Paulo Freire'nin 'Ezilenlerin Pedagojisi' kuramından yola çıkarak oluşturulan kuram, oyuncu, metin yazarı, yönetmen ve seyirci arasında toplumu politize edecek bir diyalog kurmanın yolunu ortaya koyar. Seyircinin düşünme ve eylemde bulunma etkinliğini sahne üstündeki oyuncuya devredip, edilgen hale gelmesine karşı çıkar.

 

Brezilya'da 1964-85 yılları arasında yaşanan diktatörlük döneminde tutuklanıp işkence gören Boal, Arjantin'e kaçmış, sonra Brezilya'ya geri dönmüştü. Boal, 2009 Dünya Tiyatro Günü Bildirisi'nin de yazarıydı. Boal'ın Türkiye'de 'Arzu Gökkuşağı: Boal'in Tiyatro ve Terapi Metodu', 'Ezilenlerin Tiyatrosu', 'Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar İçin Oyunlar' kitapları yayımlandı.(ANF)

 

AYŞENUR ZARAKOLU DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

 ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU


Türkiye'de demokrasi ve kadın mücadelesinin önemli isimlerinden Belge Yayınları kurucusu Ayşenur Zarakolu adına İHD İstanbul Şubesi tarafından verilen 'Ayşenur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülleri' sahiplerini buldu. İHD İstanbul Şube binasında düzenlenen ödül törenine Adnan Özyalçıner, Yusuf Çetin, Cezmi Ersöz, Günlük Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Filiz Koçali, kapatılan Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yüksel Genç ve çeşitli siyasi parti ile demokratik kitle örgütü temsilcileri katıldı.


Düşünce özgürlüğü ödülüne layık görülen DEP eski Milletvekili Mahmut Alınak'a ödülünü Yazar Cezmi Ersöz verdi. Ödülünü alırken kısa bir konuşma yapan Alınak, “Bu ödülü Kürdistan ve Türkiye'nin kadim halkları için alıyorum. Zindanları ve düşüne zindanlarının bir gün kırılacak” dedi. Alınak'ın ardından tutuklu bulunan Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü Füsun Erdoğan adına ödülünü Özgür Radyo çalışanlarından Muharrem Demircioğlu aldı. Demircioğlu’na ödülü kapatılan Gündem Gazetesi Genel Yayın yönetmeni Yüksel Genç verdi. Törende konuşan Genç, “Ayşenur Zarakolu'nun ardılları olarak bizler mücadelemizi yürütmeye çalışıyoruz. İnanıyoruz ki bizler de onun gibi yaşamımızın son devrinde onun gibi özgürlük adına bir şeyler yapabiliriz'” diye konuştu.

 

Füsun Erdoğan adına ödülü alan Demircioğlu da “Devrimci bir kadının adını taşıyan bir ödülün yine demir parmaklıklar ardından bulunan bir devrimci kadına gitmesi oldukça anlamlıdır” dedi. Ödülünü İHD yöneticisi Ümit Efe'den alan Yazar Temel Demirer ise “Ödülü eşim Sibel'e, mahkemeler karşısında bana dik durmayı öğreten İsmail Beşikçi'ye, Dersim dağlarında bıraktığım Ökkeş Karaoğlan, Cumartesi anneleri, barış anneleri ve Hrant Dink için alıyorum” dedi.

 

SOSYALİST BASINA  BASKILAR SÜRÜYOR…

 

“İşçi Mücadelesi” gazetesi yazı işleri müdürü, 29 Mart seçimlerinde Adana Büyükşehir Belediye başkanlığı için solun ortak adayı  olan Avukat Şiar Rişvanoğlu hakkında Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Ankara Düşünceye Özgürlük girişimi de bu konuda bir kampanya başlattı.

 

Rişvanoğlu hakkında, İşçi Mücadelesi gazetesinin Kasım 2008 tarihli 37. sayısında yer alan “Kürt Halkı Ayakta... Bu Sese Kulak Verin” başlıklı yazıdan dolayı, “Suç ve Suçluyu Övmek” iddiasıyla TCK 215. madde ve Terörle Mücadele Yasası (TMY) 5. maddeden açılan davanın ilk duruşması, 30 Nisan 2009’da yapıldı. Rişvanoğlu “PKK talimatıyla sokakta eylem yapan çocukları ve ‘terör örgütü lehine, yasa dışı slogan atmak, kamu görevlilerine ve kamu ve şahıs mallarına zarar verme’ suçlarını övmekle suçlanıyordu. İlk duruşmada savcı Rişvanoğlu’nun “suç ve suçluyu övmek”ten değil, daha ağır bir ceza gerektiren “örgüt propagandası”ndan (TMK madde7/2) cezalandırılmasını talep etti.

 

         Şiar Rişvanoğlu, için düzenlenen kampanyada onun için şu sözlere yer verildi:

         “Ezilenlerin, sömürülenlerin davasına yürekten bağlı bir sosyalist, “düşünce suçu” davalarının yürekli, direngen avukatıdır. “Korkunun İmparatorluğu” sonunda onu da sanık sandalyesine oturttu…  Bugün görev, o sandalyede Şiar Rişvanoğlu ile birlikte oturmak, onunla birlikte düşüncenin suç olamayacağını, yargılanamayacağını bir kez daha haykırmaktır… Biz aşağıda imzası bulunanlar bu görevi onurla üstleniyor, Şiar Rişvanoğlu şahsında bütün düşünce “suçlu”larının “suç”larını paylaştığımızı ve yasalardaki tüm antidemokratik maddelerin kaldırılmasını talep ettiğimizi ilan ediyor, “Artık Yeter!” diyenleri 26 Mayıs 2009 tarihinde Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılacak olan duruşmada Rişvanoğlu’nun yanında yer almaya çağırıyoruz.”

 

"UMUT GEÇİTLERİ" FİLMİNİN GALASI,

TMK MAĞDURU ÇOCUKLAR İÇİN  DÜZENLENDİ


            Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları, 14 Mayıs Salı günü Diyarbakır’da yargılanacak iki çocuğa eş zamanlı destek etkinliği olarak yönetmen Mutlu Şahin’in, şu sıra İspanya'daki Atletico Bilboa Film Festivali'nde yarışan “UMUT GEÇİTLERİ” filminin Türkiye premierini ve galası  5 Mayısta gerçekleştirildi

 

14 Mayıs Salı günü yine Diyarbakır’da TMK Mağduru Çocuklar’dan ikisinin duruşması var. 3 aydır hapis olan 16 yaşındaki K.A. ve gözaltına alındıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan 15 aydır 14 yaşındaki Y.V.  Her iki çocuk da TCK 314/2 3713 ve TMK 7/2 2911 sayılı yasaya muhalefetten yargılanacak. Bu durumda mahkemenin inisiyatifine göre en az 11 seneden, 23 seneye, hatta 34 seneye kadar ceza alabilirler. Tabii her şey yetişkin koşullarında işleme tabi tutuluyor. Suçları (!?) örgüt üyesi olmadıkları halde örgüt gösterisine katılmak, toplantı ve gösteri kanununa mukavemet, yüzünü kısmen ya da tamamen örtmek…

 

         1991’de çıkarılan ve 2006 yılında değiştirilen Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle çocukların da ‘terörist’ damgasıyla ‘yetişkin’ koşullarında yargılanmasının da önü açıldı. Normalde “Çocuktur, yapar.” diyerek geçiştireceğimiz nedenlerle gözaltına alınan, yargılanan, tutuklanan ve hapsedilen çocuklar her daim eril ve hiyararsideki guc vesayetini şiar edinmiş ‘Devlet Baba’ tarafından yetişkin muamelesi görüyor. Bazılarını bir yılı aşan sürelerle tutuklu yargılanan çocuklar, ailelerinden, arkadaşlarından, okullarından, kısacası yaşamdan uzak, çocukluğa uygun olmayan koşullarda günlerini geçiriyorlar.

        

         Gala’da yapılan konuşma ve etkinlilerde, “Tüm dünyada olduğu gibi T. C. Çocuk Koruma Kanunu’nda da “suçlu çocuk yoktur”, “suça itilen çocuk vardır” tanımı yer almasına karşın TMK’nın bu kanunu da yok sayması ve 12-18 yaş arası çocuklara çocuk değilmiş gibi işlem ve muamele yapmaya devam edilmesi eleştirildi.

 

ŞİİR FESTİVALİ HALKIN İÇİNDE…


14 Mayıs’ta,  Uluslararası İstanbul Şiir Festivali kapsamında Türkiyeli ve yabancı şairlerla düzenlenen  şiir dinletisi Sirkeci Garı’nda yapıldı.

 

2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş’nin sponsorluğundaki festival çerçevesinde Danimarkalı Hav Niels, Arjantinli Leopoldo Castilla, İspanyol Luis Garcia Montero, Alman Joachim Sartorius, Osman Konuk ve İsmail Kılıçarslan’ın da aralarında bulunduğu şairler, bazı şiirlerini okudu. 

 

Şiir severlerin ilgiyle dinledikleri şiir dinletisinde söz alan İspanyol Şair Luis Garcia Montero “Şiir gibi bir şehirde sizlerle olmaktan mutluyum” dedi. Festival 16 Mayıs’a dek sürecek. Etkinlikler çerçevesinde3 16 Mayıs’ta “Şiir Hatları Vapuru” iskeleden kalkacak. Vapurda boğazın fonunda, müzik destekli şiir etkinlikleri düzenlenecek. (MİLLİYET/ŞİİRKOOP)

 

RIFAT ILGAZ MEMLEKETİNDE ANILDI

 

Edebiyatımızın “Koca Çınar”ı Rıfat Ilgaz, doğumunun 98. yılında Kastamonu’da düzenlenen bir dizi etkinlikle anıldı. Bahçeşehir Kolejlerinin sponsorluğunda, Çınar Yayınları ve Kastamonu İl Kültür Turizm Müdürlüğü’nün katkılarıyla düzenlenen etkinliklere 500 civarında öğrenci ve veli katıldı.

 

Kastamonu Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi’ndeki etkinliklerde Nilay Yılmaz ve Ali Kırkar, öğrencilere yönelik yaratıcı drama uygulamalarından örnekler verdi. Ayşegül Şen ise Nilgün Ilgaz’ın “Dostum Çino” adlı kitabından bölümler okurken, Nilgün Ilgaz da öğrencilerin sorularını yanıtladı. Mavisel Yener ise günlük yaşamda Türkçenin yanlış kullanımına dair örnekler verdi. Kastamonu Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi öğrencilerinin hazırladığı Rıfat Ilgaz konulu resim sergisi de gün boyunca gezildi.

 

Günün son etkinliğinde ise bu yıl ilki yapılan Rıfat Ilgaz Öykü Yarışması’nda dereceye girenlere ödülleri verildi. Birincilik ödülünü alan Ezgi Terzioğlu “Maviye Özlem” adlı öyküsünü okuyarak duygularını anlattı.(EVRENSEL)

 

DESA BELGESELİ: ‘KAFESTEKİ KUŞ GİBİYDİK’

Birinci yılını dolduran Desa direnişini konu alan “Kafesteki Kuş Gibiydik” belgeseli, IV. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali kapsamında Yeşilçam sineması’nda izleyicilerle buluştu. Belgeselin galasında, Desa direnişinin, yaşananları sonraki kuşaklara taşıyan bir anlamı olduğu vurgulandı. 

 

Güliz Sağlam ve Feryal Saygılıgil’in hazırladığı “Kafesteki Kuş Gibiydik” filminde, Desa direnişçisi Emine Arslan’ın, Deri-İş Sendikası örgütlenme uzmanı Nuran Gülenç’in anlatımları, Desa Direnişiyle Dayanışma İstanbul Kadın Platformu eylemleri, direnişteki kadınların fabrikada yaşadıkları sorunlar ve sendikayla tanışma, örgütlenme süreçleri yer aldı.

 

Desa fabrikasındaki çalışma koşullarının bir kafeste yaşamaktan farklı olmadığını söyleyen Emine Arslan’ın ve Desa’da direnen diğer kadınların mücadele boyunca  yaşadıklarını gösteren belgeselin ardından, Emine Arslan ve belgeseli hazırlayanlarla bir söyleşi gerçekleştirildi.  Emine Arslan, “Bu direnişe başlamadan önce bunun bir belgesel olacağını söyleseler inanmazdım” diyerek söze başladı. “Biz günde 36 saat çalışıyoruz” diyen Arslan, hiçbir koruyucu önlemleri olmadığını, daha pek çok sorunla karşı karşıya olduklarını anlattı. Arslan, sendikayı şöyle anlattı: “Sendikayla tanıştığımda hemen kabul ettim. Çünkü sendikadan gelenler beni anlıyordu. Örgütlendiğimiz için bize vatan haini dediler, kaldırım işgal cezası kestiler, haraç istediğimizi söylediler. Direnişe kadar kimse beni tanımazdı. Ama biz sendikadakilerle ve bana destek olan diğerleriyle, inat ve sabırla ilerledik.” 

 

Belgeseli hazırlayan Feryal Saygılıgil ve Güliz Sağlam, yaptıkları belgeselin kadın emeğinin görünür kılınması açısından çok önemli olduğunu, belgeseli çekerken çok şey öğrendiklerini, çünkü mücadelenin kendilerini ve direnişteki kadınları değiştirip dönüştürdüğünü ifade ettiler. Bu mücadelenin insanlarla buluşturulmasında emeği geçen kadınlara teşekkür eden Deri-İş Sendikası Genel Başkanı Musa Servi, Tuzla’da bu zamana kadar pek çok direniş gördüklerini, ancak bunları sonraki kuşaklara taşıyamadıkları için eksiklik duyduklarını, Desa direnişinin belgeselinin bu eksikliği gideren bir anlam taşıdığını belirtti. (EVRENSEL)

 

TSY, 35. YILDÖNÜMÜNÜ KUTLADI…


Türkiye Yazarlar Sendikası, kuruluşunun otuz beşinci yılını, 4 Mayıs’ta, Bahçeşehir Üniversitesi’nin Beşiktaş Kampüsü’nde yer alan Fazıl Say Salonu’nda yapılan bir etkinlik ile kutladı.  Adnan Özyalçıner, Hıfzı Topuz, Tarık Günersel, Lütfü Kaleli gibi yazarların konuşmacı olarak katıldığı, TYS’nin otuz beşinci yıl etkinliğinde, şiir ve müzik dinletileri, tiyotro gösterisi yapıldı.

 

Gecenin ilk konuşması Türkiye Yazarlar Sendikası’nın başkanlığını yürüten Enver Ercan tarafından yapıldı. Enver Ercan konuşmasında TYS’nin kuruluşundan itibaren yaşadığı tüm zorluklara rağmen otuz beş sene boyunca ayakta durabildiğini hatırlatırken, 31 Mayıs günü on altıncı kongresine gidecek olan sendikanın önünde daha mücadele edeceği birçok konu ve uzun yıllar olduğunu belirtti. Ercan, TYS’nin Türkiye’de yazarları ve tüm halkı ilgilendiren konular üstünde her zaman taraf olduğunu ama kendisine yakın bulduğu ve görüşlerini benimsediği kişi ve kurumları da eleştiri süzgecinden geçirebildiğini vurguladı.

Enver Ercan’dan sonra söz alan, TYS’nin kuruluşundan beri kurumun içinde olan Adnan Özyalçıner ise Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Türkiye’de aydınlara yönelik baskı ve kovuşturmanın oldukça yoğun olduğu bir dönemde halka ve düşünce özgürlüğüne yönelik baskılara karşı kurulduğunu, yazarların ekonomik ve özlük hakları ile kültür-sanatın tüm ülke insanları arasında yaygınlaşması için bugüne kadar mücadele ettiğini ifade etti. Özyalçıner, TYS’nin kurulduğu günden bugüne yaptığı en büyük hizmetlerden birinin ülkenin ilk kitap sergilerini organize etmesi ve bu sergilerin Türkiye çapında yaygınlaşmasına ön ayak olması olduğunu sözlerine ekledi.

 

          Cengiz Bektaş, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın otuz beş yıllık macerasını anlattığı konuşmasında Aziz Nesin’in sendikanın başkanlığını üstlendiği dönemde özverili ile çalışmasının, hatta bu çalışmalar dolayısıyla bir süre kitap yazmak için vakit bulamamasının üstünde durdu. Cengiz Bektaş, ayrıca Türkiye’de yetişen yazarların diğer ülkelerdeki yazarlara oranla çok daha açık görüşlü olabildiğini ve düşünce özgürlüğüne önem verdiğini belirtti. (EVRENSEL)

 

2009 YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ” SAHİPLERİNİ BULDU…


Bu yıl 63’üncüsü düzenlenen “Yunus Nadi Ödülleri”, törenle sahiplerini buldu. Grand  Cevahir Otel ve Kongre Merkezi’ndeki törende, “Sosyal Bilimler Araştırması” dalında ödül, “Rus Basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri” adlı yapıtıyla Rasim Dirsehan Örs’e verildi.

“Roman” dalında ödülü, “Amida Eğer Sana Gelemezsem” adlı yapıtıyla Özcan Karabulut ve “Fotoğraftaki Kadın” adlı çalışmasıyla Hakan Yaman paylaştı.  “Komi ve Kemikler” adlı yapıtıyla Gönül Çolak ve “Ayna Çarpması” adlı çalışmasıyla Murat Özyaşar, “Öykü” dalındaki ödülün sahibi oldu.

“Şiir” dalında, “Çıplak Su” adlı yapıtıyla Hüseyin Atabaş ödüle layık görülürken, “Karikatür” dalında ödül, Ali Şur ve Ahmet Ümit Akkoca arasında paylaştırıldı. (DERGİBİ )

 

            Merhaba,

         Bugün, ülkenin her yanında, alanlarda, on on, yüz yüz, bin bin, milyon milyon insan; “1 Mayıs 1 Mayıs ilk dileğimiz / Yaşatacak seni tunç bileğimiz!” belgisiyle yeryüzünü ve gökyüzünü sallıyorlar. “Günlerin getirdiği baskı, zulüm ve kandır” diye başlayan 1 Mayıs marşı, dirençli ve bilinçli dudaklarda bir başka dünya umudunu yüreklere ve beyinlere kazıyacaktır.  

         Evet, günler bugüne dek hep baskı, zulüm ve kan getirdi, getirmeye de devam etmekte. Ama alanlardan yükselen belgiler, bu barbarlığın sosyalizm güneşiyle ışıyacağını  muştuladı.

         Günler öncesinden sanatçıların yükselen sesi, “1 Mayıs’ta 1 Mayıs Alanındayız!” diyordu. Bu 1 Mayıs’ta, ilk kez sanatçılar, kafelerin, barların loş ve dumanlı havalarını çürüyenlere, popmodernlere bırakarak alanlara koştular. İşin ucunda gaz bombası yemek, basınçlı kırmızı suyla ıslanmak, hatta birkaç cop yemek varken…

         Yaşadığımız gündem içinde bu sanatçıların bu duruşu, geleceğe dair umutlarımızı da yeşertti. Bu arada, Türkiye Yazarlar Sendikasının olumlu bir davranışını da gördük. Hem derinleşen krize karşısında tavrını göstermek, hem de Sinter Metal işçileriyle dayanışmak için, Sinter Metal fabrikasına ziyaret  düzenlediler. Ancak bu olumlu tavrın dışında, 1 Mayıs’a dair suskunluklarını da korudular.

         Dileriz, bu 1 Mayıs rüzgarı, borana dönüşerek, her alanda duyarlı ve direngen duruşları süreklileştirir.  Sanatçılardan, yaşamın her anında, aynı duyarlığı ve direnci görürüz.

         Mayıs ayının gündeminde iki önemli gün vardır: 1 Mayıs ve 6 Mayıs… 6 Mayıs’ta da, devrim umudumuzun çelik dayanakları Deniz, Yusuf ve Hüseyin’i yaşayacak ve yaşatacağız.

Bu açıdan bu sayımız, bu gündemin ağırlığını omuzlarında taşıyarak oluştu. İlerideki sayılarımızla ilgili görüş ve önerileriniz, bizim için önem taşımakta. Amacımız, etkileşimli bir dergi olarak yarınlara, sosyalist sanatın izlerini bırakmaktır.

 

EMEĞİN SANATI

                  

 

BU SAYININ SAVSÖZÜ

 

Bence, yazar, dünyada neler olup bittiğine dikkat eden kişidir. Yani insanoğlunun ne tür kötülüklere muktedir olduğunu anlamaya, içselleştirmeye, ilişki kurmaya çalışan, ama bu anlayışının sonunda kendisinin yozlaşmasına, bunların onu alaycı ve yüzeysel kılmasına izin vermeyen kişidir.

Edebiyat, bize dünyanın neye benzediğini anlatabilir. edebiyat, dil ve anlatı aracılığıyla standartlar sunup derin bilginin kuşaktan kuşağa geçmesine imkân sağlayabilir.

Edebiyat, başkaları için, bizden olmayan, bizim olmayanlar için ağlamayı öğretebilir bize, bu yetimizi kullanmamızı sağlayabilir. eğer bizden olmayanlar ve bizim olmayanların duygularını anlayıp paylaşamasaydık, kim olurduk biz? En azından bir süreliğine de olsa kendimizi unutamasak? Eğer öğrenemesek kim olurduk?  SUSAN SONTAG

 

 

YAŞAM VE SANATTA
         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

SOSYALİST HALK OZANI İHSANİ SONSUZLUĞA GÖÇTÜ…

 

 68’lerden 78’lere sesi her devrimcinin damarlarında çınlayan Aşık İhsani  77 yaşında, 21 Nisan 2009’da kaldırıldığı Diyarbakır D.Ü.T.F. Hastanesinde aramızdan ayrıldı.

        

Azeri kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1932 yılında Diyarbakır’da doğan İhsan Sırlıoğlu, Aşık İhsani olarak biliniyordu. Küçük yaşta babasını kaybeden, yoksullukla büyüyen Aşık İhsani, 17 yaşındayken İstanbul Büyükçekmece Mimarsinan Köyü’nde maden ocağında çalıştı. Askerliğinin ardından, sazı ile Anadolu’yu dolaşmaya başladı. ilk kez 1958 yılında radyoda türkü söylemeye başlayan Aşık İhsani, 1963 yılına kadar geleneksel halk türlülerini okumayı tercih etti. 1968"li yıllarla birlikte devrimci rüzgardan etkilenen İhsani, Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu. Aşık İhsanı bu bilinci ve inancı ile halk şiirine çok yenilikler katmıştır. En başta devlete ve düzene hiçbir dönemde uşaklık etmemiştir. Her dönem de sazıyla, sözüyle, haksızlığa, baskı ve zulme baş kaldırmış, ona sus dendikçe susmayıp sesini daha da yükseltti. Sosyalist bir düzen özlemiyle yazdığı, bestelediği türkülerle devrimcilerin direnç ve sınıf bilincini pekiştirdi. Aşık İhsani"nin ilk yazdığı devrimci şiir "Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar Geliyoruz, geleceğiz, yakındır" şiiri olmuştur. Dönemin gençlik hareketiyle birliktede birçok protesto gösterisine katılan Aşık İhsani, Türkiye ve ülke dışında birçok konser verdi. Aşık İhsanı'nın sosyalist bilinçle gürleyen şiirleri, binlerce yıllık halk şiirinin en modern, en güçlü sesi oldu.

 

Aşık İhsani"nin eserleri arasında, değişik halk hikayelerini türkülerle birlikte derlediği “Kerem ile Aslı”, “Aşık İhsani ve Güllüşah” kitapları yanında bir çok şiir kitabı da  bulunmaktadır. İhsani şiirlerini, “Ağalı Dünya” (1964-65, 2 cilt), “Yazacağım” (1966), “Bakalım Hele” (1967), “Bak Tarlanın Taşına” (1974), “Vur Ağanın Başına” (1975) adlı kitaplarda toplarken, “Dünden Bugüne Aşık İhsani” (1976), “Düş Değil Bu” (1993), tüm şiirlerini topladığı “Bıçak Kemikte” (2002) ve “Ozan Dolu Anadolu” (1973) adlı antoloji ve gezi izlenimlerinden oluşan “Beyaz Köle” (1985) adlı kitapları yayımlandı.

“Yazacağım bu can tende
Durana dek yazacağım
Eşitsizlik zincirini
Kırana dek yazacağım

Günüm çıkasıya dardan
Haber gelesiye yardan
Vurguncuyu şahdamardan
Vurana dek yazacağım”

 

 

ŞAİRLER “TMK MAĞDURU ÇOCUKLAR” İÇİN ŞİİR OKUDULAR…

 

             17 Nisan Cuma günü saat 14.30’da, şairler Terörle Mücadele Kanunu mağduru çocuklar için yazdıkları birer şiirlerini, ayni saatlerde duruşması yapılacak, 30’ar seneye kadar hapis istemiyle Diyarbakır’da yargılanan 14-16 yaslarındaki çocuklara destek için okudular.

 

 “Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları” tarafından düzenlenen etkinliğin koordinatörlüğünü, çağrıcılardan şair Sennur Sezer yaptı. 17 Nisan’da yapılan etkinlikte, Sennur Sezer, Türk PEN Başkanı Tarık Günersel,  avukat Filiz Kerestecioğlu, pedagog Ayten Zara Page sunumlarda bulundular.

 

Etkinliğe katılan şairler: Berfin Zenderlioğlu, Bilal Kayabay, Bilgin Adalı, Cahit Koytak, Enver Ercan,  Fikri Cumhur, Gülsüm Cengiz, Halil İbrahim Özcan, Kawa Nemir, Kemalettin Bal, Küçük İskender, Metin Cengiz, Mirza Metin, Murathan Mungan, Müslim Çelik, Nese Yaşın, Nurullah Can, Onur Caymaz, Ömer Erdem, Roni Margulies, Sennur Sezer, Seyhan Erözçelik, Sezai Sarıoğlu, Şeymus Diken, Tarık Günersel, Tekin Gönenç, Tevfik Taş, Zeynep Arkan…

 

1990’daki, deklarasyonundan bir sene sonra, Türkiye Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ülkelerden biri olmasına rağmen,  ve dahi 23 Nisan’ı resmi “Çocuk bayramı” ilan etmiş tek ülke olmasına rağmen, 13–17 yaş arası yüzlerce çocuk bu sözleşmeye aykırı olarak bugün Adana, Diyarbakır, Gaziantep, Hatay, İzmir, Mardin, Mersin, Siirt, Şırnak ve Van’da, TMK (Terörle Mücadele Kanunu) sebebiyle yetişkin koşullarında sorgulanıyor, yargılanıyor, 50 senelere varan cezalar alıyor, hapsediliyor…

 

         Her gün TMK Mağduru Çocuklar’ın sayısı artıyor. Bu hafta yine adana’da 14 yaşında üç çocuk, “gizli tanık” ifadesiyle, “polise taş attıkları” idaasıyla Özel Yetkili Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, 38’er sene hapis istemiyle tutuklandı. Silopi’de ‘Amara Yürüyüşü’ sırasındaki şiddeti protesto gösterilerine katılan 15 ve 17 yaşındaki iki çocuk daha Cumhuriyet Savcılığı tarafından Terörle Mücadele Kanunu ile tutuklanarak cezaevine kondu. Adana’da taş attığı iddia edilerek 14–16 yaşları arasında 4 çocuğa 3,5 ile 7 yıl arasında ceza verildi. Hatay’da örgüt propagandası yapmak iddiasıyla 14–17 yaşındaki iki çocuğa 3,5 ve 4,5 buçuk yıl ceza verildi. Yalnızca 2009 Ocak ayı içinde çeşitli şehirlerde duruşmaları yapılan 26 çocuğa TMK ile toplam 75 yıl ceza verildi.

         Bu konuda ayrıca “Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları” adıyla bir kampanya başlatıldı.

 

EMEKÇİ ŞAİR İBRAHİM YILDIZ İÇİN ŞİİR ÖDÜLÜ DÜZENLENDİ…

                         

1928 Eflani/ Çengeller Köyü doğumlu olan İbrahim Yıldız, Karabük Demir ve Çelik fabrikasında çalıştı. Ülkemizdeki ilk yerel sendika dergilerinden olan “Sendika” dergisini çıkardı. 13 Şubat 1994’ de yitirdiğimiz Yıldız, uzun süre Karabükte Tay edebiyat dergisini çıkardı. (Dergiyi şimdi oğlu Halil Nihat Yıldız sürdürmekte.) Yanı sıra şiir ve yazıları Gösteri, Milliyet Sanat, Yeni Biçem, Yazko Edebiyat, Varlık başta olmak üzere birçok dergide yayınlandı.. Daha önceki yıllarda Çelik-İş Sendikası tarafından adına beş kez şiir ödülü düzenlenmişti. Bu yıl da Eflani Belediye Başkanlığınca  düzenlenmekte.

 

Şiir ödülüne en fazla 3 şiirle aday olunabilir.  Şiirler başka bir yerden ödül almamış olacaktır. Ödül bir Birincilik, iki Mansiyon olarak verilecektir. Ödüle başvurular rumuzla yapılacak, şiirler üzerinde isim bulunmayacaktır. Şiir üzerine rumuz yazılacaktır. Şair katıldığı bütün şiirlerinde aynı rumuzu kullanacak, her şiirden 6 nüsha olmak üzere bir zarfa koyacak. Aynı zarfa isim, adres, kısa özgeçmiş bulunan ve üzerinde aynı rumuzun yer aldığı küçük bir zarfı da koyarak Halil Nihat YILDIZ P.K. 10 KARABÜK ( Bilgi için: Tel: 05558578060-hnihatyildiz@hotmail.com) adresine 15 Haziran 2009 tarihine kadar göndermeleri gerekmektedir. Sonuçlar 01 Temmuz 2009 günü Eflani Belediye Başkanlığı internet sitesinde açıklanacaktır.

 

         Ödüller, 4 Temmuz 2009 Cumartesi günü 3. Doğa ve Kültür Şenliği kapsamında verilecektir. Koşulların uyması, seçici kurulun da uygun görmesi halinde; ödüle aday şiirlerden bir şiir seçkisi kitap haline getirilecek, ödül anısına ödül töreninde dağıtılacak, katılımcılara da gönderilecektir. Ödül olarak birinciye 400 TL + Plaket; 2 adet mansiyona da ayrı ayrı 200 TL + Plaket verilecektir. Yarışmanın seçici kurulunda Hüseyin Avni Cinozoğlu,  Gülderen Canyurt, Hüseyin Özmen, İsmail Arslan, Hüseyin Lütfi Ersoy yer almaktadır.

 

PAY TADI

 

gökyüzü dediğin bir dilim ekmek

bal sürdük üstüne

karanlığa çiçek ekerek

çıktık güneşe

bölüşmeyi bir öğrenebilsek

gök de bizimdir yerde

 

İbrahim Yıldız

 

SANATÇILAR:  “TAKSİM İŞÇİLERE AÇILSIN!”


 

Yaşar Kemal, Müjde Ar, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Suavi, Eşber Yağmurdereli, Genco Erkal’ın da aralarında olduğu çok sayıda tanınmış sanatçı ve aydın, ortak bir bildiriye attıkları imza ile siyasi iktidarı ve İstanbul Valiliği’ni “Taksim’i 1 Mayıs’a açmaları” için göreve çağırdı.

 

Birçok sanatçı, yazar ve öğretim üyesinin imzasının bulunduğu bildiride, 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanacağı hatırlatılarak, “Bu sadece emekçi sınıfların değil, Türkiye’de zorlu mücadelelerle ilerletilmeye çalışılan demokrasinin de bir kazanımıdır” denildi. Bu demokratik adımın, “Darbe hukukuyla halkın elinden alınmış bir hakkın gasp edildiği yerde”, 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda iadesiyle tamamlanmış olacağı ifade edilen bildiride şunlar vurgulandı:

 

“1976’dan bu yana 1 Mayıs’la özdeşleşmiş olan Taksim Meydanı’nın işçilerin ve emekçilerin dayanışma günlerine açılmasını istemek bir ‘inatlaşma’ değil, bir hak talebidir. Her türlü gösteriye açık olan bu meydan, orada 36 insanımızın karanlık güçler tarafından katledildiği 1977’de, emekçi sınıflar kadar Türkiye’nin demokrasi güçleri için de çok özel bir tarihsel anlam kazanmıştır. Meydanlar ve mekanlar, orada yaşananlarla toplumsal hafızaya kazınırlar. 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması ve emeğin 30 yıldır yasaklı tutulduğu meydanına kavuşması, şu güç günlerde çok ihtiyacımız olan barış ve uzlaşma anlayışına doğru bir adım olacaktır.”(EVRENSEL)

ŞİRİN CEMGİL'İ KAYBETTİK…

1968 kuşağının öncülerinden, Nurhak’ta katledilen Sinan Cemgil’in eşi  Şirin Cemgil 17 Nisan günü Almanya'da, Duisburg'da aramızdan ayrıldı.

Şirin Cemgil 11 Mayıs 1945'te Buldan, Denizli de doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Kısa bir dönem avukatlık yaptı ve siyasi suçlamalarla yargılanan ilerici–demokratların davalarına girdi. Türkiye İşçi Partisi Çankaya şubesi üyesi ve F.K.F kurucusu'ydu. 1968 öğrenci hareketi içinde aktif olarak yer aldı. Hareketin öncülerinden Sinan Cemgil ile öğrenciyken evlendi. 12 Mart darbesinden sonra cezaevine girdi.  Serbest bırakıldıktan sonra Hikmet Kıvılcımlı geleneğinin içinde yer aldı.

12 Eylül askeri darbesini izleyen günlerde de tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra 1982'de politik sürgün olarak ülkesini terk etti. Bir komünist olarak yurt dışında da sürdürdüğü politik mücadelesi 17 Nisan 2009'da Almanya'nın Duisburg kentinde sona erdi. Eşinden 38, vatanından 27 yıldır ayrı olan Şirin Cemgil, son yolculuğuna devrimci arkadaşlarınca uğurlandı.(BİANET)

“KÜRTÇE EDEBİYAT DİLİ OLSUN”

 

Eleştirmen, öykü yazarı Semih Gümüş, Kürtçe'nin edebiyat dili olarak da kullanılması gerektiğini söyledi.

 

Eğitim Sen Mardin Şubesi, öykü yazarı Semih Gümüş ve İHD Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey'in katılımı ile KESK Mardin Şubeler Platformu toplantı salonunda “Edebiyatın Hayatımızdaki Önemi” konulu panel düzenlendi. Yoğun bir ilginin gösterildiği panelde konuşan öykü yazarı Semih Gümüş, edebiyatın hayatımızdaki önemine dikkat çekti. Edebiyatın insanlar için vazgeçilmez bir unsur olduğunu ifade eden Gümüş, edebiyatla ilgilenen her insanın kendini onun içinde gördüğünü kaydetti.

 

Kürtçe diline de dikkat çeken Gümüş, bölgede aslında Kürtçe’nin edebiyat dili olarak kullanılması gerektiğini söyledi. Gümüş, Kürtçenin aslında bir edebiyat dili olarak tartışılmadığını belirterek, “Aslında Kürtçe bir edebiyat dili olarak yeterince tartışılmamaktadır. Kürt yazar Mehmet Uzun aslında Kürtçeyi bir edebiyat diline yerleştirmek istemekteydi. Bunun için de üzerinde çalışmalar yapıyordu. Kürtçe aslında bir resmiyetten sonra edebiyat dili olarak kullanılmalıdır” dedi.  (DİHA)

 

ÇUKUROVA SANAT GÜNLERİ’NİN ÜÇÜNCÜSÜ DÜZENLENDİ…

 

3. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri 24-27 Nisan günleri arasında gerçekleştirildi.  Dört gün süren etkinlik, Türkiye ve Suriye'de 10 merkezde gerçekleştirildi. Her yıl "Yerelden ulusala, ulusaldan evrensele" sloganıyla düzenlenen etkinliğin bu yılki teması "Emek ve Aydınlanma İçin..."

 

Türkiye Yazarlar Sendikası ile Arap Edebiyatçılar ve Yazarlar Birliği'nin öncülüğünde gerçekleştirilen etkinliğe Türkiye, Afrika, Ortadoğu ve Kafkas ülkelerinden 50'nin üzerinde şair, yazar ve bilim adamı katıldı.

 

Sergi, konser, söyleşi, panel ve dünya sinemalarından özgün film gösterilerinin yer aldığı etkinliğe, ayrıca Filistinli şair Semih El Kasım ile Lübnanlı şair Jozef Harb konuk olarak katıldı.(SOL)

 

‘TÜRKİYE'DE KİTAP OKUNMUYOR’ YANLIŞI DÜZELTİLMELİ!

3. Çukurova Sanat Günleri kapsamında düzenlenen 4. Uluslararası Antakya Kültür Sanat ve Edebiyat Günleri etkinliklerinde, yazarların katıldığı söyleşide, Türkiye'de iyi kitap okunduğu belirtilerek, “Türkiye'de kitap okunmuyor” yanlışının düzeltilmesi istendi.

 

4. Uluslararası Antakya Kültür Sanat ve Edebiyat Günleri etkinlikleri kapsamında, Antakya Hayyam Kafe'de, yazarlar Turhan Günay, Demir Özlü, Nilüfer Açıkalın, Metin Fındıkçı okurlarıyla bir araya geldi. Etkinlikte konuşan Turhan Günay, ülkede sürekli kitapların satılmadığından bahsedildiğini ancak aksine iyi kitap okunduğunu savundu. Türkiye'de her ferdin kitaba yıllık 40 TL para ayırabildiğini dile getiren Günay, “Bu her insanın dört beş kitap okuduğu anlamına geliyor. Türkiye'de kitap okunmuyor diye bir şey yok. Türkiye'de kitap okunuyor. Batı ülkeleriyle şöyle kıyaslıyoruz. O da yanlış bir şey. İngiltere'de şiir kitapları bin tane tane satıyor, bizde 200 tane. İngiltere bütün dünyaya pazarlıyor, biz sadece kendi sınırlarımız içinde kullandığımız dil karşılığında bunu yayınlıyoruz” diye konuştu. Şu anda Türkiye'de haftalık olarak iki gazetenin, aylık olarak da sekiz gazetenin kitap eki çıkardığını dile getiren Günay, “Kitap okunmuyorsa bu kadar ek neden çıkartılır? Bu kadar ilan niye verilir? 'Türkiye'de kitap okunmuyor' yanlışının düzeltilmesi gerekir” dedi. Türkiye'de 8 bin yayınevi olduğunu hatırlatan Günay, “Çoğu faal değil çok az kitap çıkartıyor ama 2 bin civarında faal yayınevi var. Yılda 30-35 bin kitap yayınlanıyor. Düşünürseniz bunlar büyük rakamlar, doğrusu az değil” diye kaydetti.

 

Etkinlikte, yazar Nilüfer Açıkalın da, barış üzerine yazdığı bir denemeyi okudu. Öykücü Demir Özlü ise, öykü serüvenini anlattı. Şair ve çevirmen Metin Fındıkçı da, “Ortadoğu şiirinin şiddet lekesi” adlı bir bildiriyi okudu. (DİHA/ANTAKYA AJANS)

 

"ARKADAŞ Z. ÖZGER ŞİİR ÖDÜLÜ" NURULLAH KUZU'YA VERİLDİ

Mayıs Yayınları'nın bu yıl ondördüncüsünü düzenlediği "Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü" şair Nurullah Kuzu'ya verildi. Ödül kazanan dosya 2009 yılı içinde, telif ücreti de ödenerek kitap olarak basılacak.  

Yarışmada önceki yıllarda jüride yer alan ve geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Mehmet H. Doğan anısına verilen Jüri Özel Ödülü'ne de Nur İpek Önder'in "Kan Rüyayı Bozar" adlı dosyası layık görüldü. Kurul ayrıca 2008 yılı içinde yayımlanan ilk şiir kitapları arasından sorgu yöntemiyle tespit edilen "İlk Kitap Özel Ödülü"nün, "Ateş Akvaryumu"  ile Burak Acar ve yayımcısı Pan/Heves Kitaplığı Yayınları’na verilmesine karar verdi.  Ödül töreni 9 Mayıs Cumartesi günü saat 19.00'da Konak Belediyesi Kültür Sanat Merkezi'nde yapılacak.

 ARKADAŞ Z. ÖZGER’İ 36. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ!

 

            5 Mayıs 1973’te, SBF yurduna yapılan faşist saldırıda başına aldığı darbeden birkaç gün sonra geçirdiği beyin kanaması sonucu 25 yaşında aramızdan ayrılan Arkadaş Z. Özger,  o yıllarda dergilerde yayınlanan şiirleriyle dikkati çekti.. Sağlığında kitap yayımlama olanağı olmadı. Ölümünden sonra ilk olarak “Şiirler” adıyla Nadas Yayınları tarafından 1974'de basıldı. Genişletilmiş 2. basımı “Sevdadır” adıyla Mayıs Yayınlarınca yapıldı. Kitap genişletilerek 6. baskısına ulaştı.  1996 yılından bu yana adına Mayıs Yayınları tarafından şiir ödülü düzenleniyor.

         Şair, şiirlerinde, o dönemin parlayan yıldızı 2. Yeni’den önemli oranda etkilense de, hayata bakışıyla onlardan farklıdır. Daha çok hüzün, acı, umutsuzluk, aşk, sevgi, anne, baba ve şeylerin gizemli dünyasına ilişkin şiirler yazmış, tüm çocuksuluğunu gençliğine ilişkin şeyleri de şiirine taşımıştır. Yirmi beş yaşındadır ve o hayatın kendisini değiştirmesine asla izin vermemiştir. Daha çok da, kendisini toplumdan dışlayarak, kendini gerçekleştirme yolunu tercih etmiştir.

 

“sevdan ki bir yakıcı kuştur yüreğimde

gümbürder zulme karşı kan gibi

ölürsem dağlar için ölürüm Ferhat

kalırsam vuruşkan şahan gibi”

 

EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜN VE ÖZGÜR SESİ

ABASIYANIK UNUTULMAYACAK…

 

            11 Temmuz 1954’te yitirdiğimiz durum ve kesit öyküsünün öncüsü Sait Faik Abasıyanık, öyküleriyle soluk alıp vermeye devam ediyor hâlâ.

 

Uçurtmalar ve İpekli Mendil adlı ilk öykülerinden sonra kendisini tamamen öykü yazmaya verir. Sait Faik, öykülerinde işçi ve emekçileri, kimsesiz çocukları, köşe başındaki dilenciyi ve bankta pineklik eden ayyaşı konu eder. İlk yapıtları Semaver, Sarnıç, ve Şahmerdan’da çocukluk ve gençlik yıllarının hatıraları, Fransa’da kaldığı yıllarda yabancı çevreye olan yabancılaşması ve insan ilişkilerine dayanan tutumu yer alıyordu. Kimi zaman İstanbul’un kenar semtlerini, yoksul insanları, küçük insanların serüvenlerini ve en önemlisi insan sevgisini anlattı. Züppe burjuva insanlarına kızdığı bu dönem öykülerinde yoksulları yüceltir ve yaşama sevinci ağır basar. İkinci dönem öykülerinde ise insanları bireyler olarak ayrı ayrı değerlendirmeye ve eleştirmeye başladığını görürüz. Bunu takip eden üçüncü dönemde ise yazarın yaşama sevinci yavaş yavaş solar ve yerini hüzne bırakır.Asıl ününü, bu dönemde kaleme aldığı, yaşadığı Burgaz adasından ve çevresinden kaynaklanan, Rum balıkçıları, denizi, deniz kuşlarını, balıkları, doğayı konu edinen Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar, Kumpanya ve Havuz Başı hikayeleriyle yaptı. Uzun öykülerinin yer aldığı ilk kitabı Havada Bulut’ta Sait Faik, tamamen yalnızlığı, hüznü, çaresizliği, kaçıp gitmeyi anlatır.

 

1940 yılında yayımlanan, yoksul insanların yaşam mücadelesini anlattığı Medarı Maişet Motoru adlı roman, tema bakımından olduğu gibi, birbirine eklenmiş hikayeler dizisi oluşturmaları bakımından da diğer kitaplarının tekrarı görünümündedir. 1951’de yayımladığı Kayıp Aranıyor romanı ise yerleşik ahlak kurallarını taşıması, toplumun türlü kesiminden insanları karşı karşıya getirmesi ve toplumdan kopmuş aydınları eleştirmesiyle dikkat çeker. Bilinçaltını dile getiren, çağrışımlarla gelişen, sağlığının bozulduğu son dönemlerdeki tedirgin, yalnız dünyasını yansıtan hikayelerinde (Alemdağ’da Var Bir Yılan) gerçeküstücü öğeler dikkat çeker.

        

         Sait Faik’in çevresi ve arkadaşları ilerici, devrimci şair-yazarlardan oluşuyordu. Ancak, bir burjuva ailesinin çocuğu olarak, baba malından gelen gelirlerle yaşayan yazar, yaşamının her anında politik etkinliklerden uzak durdu. Ama bu uzak duruş, toplumsal sorunlara duyarsız kalmak değildi. Hep bir arada yaşadığı işçileri, balıkçıları, yaşamını emeğiyle geçinen insanları yazdı. Semaver öyküsünde, öykünün kahramanı Ali, semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetir. Sait Faik’in bu bakışı bile hangi saflarda olduğunu vurgulamaktadır. Bu tarafsız görünür gibi taraf tutan duruşunu “Haritada Bir Nokta” öyküsünün sonunda ki sözlerinde bulabiliriz:

 

         “Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra öptüm. Yazmasam deli olacaktım…”

 

 

İDAM EDİLİŞLERİNİN 37. YILDÖNÜMÜNDE DEVRİMCİ YAŞANTIMIZA KATTIKLARI BİLİNÇ VE COŞKUYLA HER ALTI MAYISLARDA  ONLARI YAŞAMAYI VE YAŞATMAYI  SÜRDÜRECEĞİZ….

 YAŞADIĞIMIZ ÇAĞIN HER YERİ VE HER KAVRAMI KİRLETEN ANLAYIŞINA KARŞI, ONLAR BİZE HEP DEVRİMCİ  İNANÇ VE TUTARLILIĞIN PİSLİKLERDEN ARINMIŞ ŞAFAĞINI GÖSTERECEKLER!

 

EMEĞİN SANATI

 

 

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

« Önceki ::


 Devrimci Siteler i ziyaret et

Blogcu ile yapıldı