2 aylık bir aradan sonra Emeğin Sanatı yoluna devam ediyor.
İnsanî hallerden kaynaklanan bu gecikme sürecinde, hep şunu düşündüm. Bu derginin devamlılığı gerekli mi gereksiz mi? Okurunun gönlünde bir ayrıcalık oluşturdu mu? Okuru, Emeğin Sanatı’nın her yeni sayısını ilgiyle bekliyor mu? Yani emeğimizin karşılığı var mı?
Ama okurlarımızdan, özellikle de genç okurlarımızdan e-postamıza gelen mesajları, dergiye yorumlarla beklentilerini bildirenlerin yazılarını okuduktan sonra devam kararını verdik. Dergimizin bir gereksinmeye karşılık düştüğünü görmek, elbet bizim de coşkumuzu kanatlandırdı. Dostlardan gelen övgü ve özendirici sözler, bizi kıvandırırken, 60 sayımızı gözden geçirdiğimizde en büyük eksikliklerimizden birinin eleştiri eksikliği olduğunu görüyoruz. Bundan sonraki süreçte, yapıcı ve iyiye, doğruya yönlendirici eleştirileri de bekliyoruz.
Gelelimsanatın yeni açmazlarına. Bugünlerde sanat ve kültür adına yeni bir pazar kuruluyor İstanbul’da. İstanbul 2010 Kültür Başkenti kumpanyası, halkın harcama kalemlerine konan ek vergiyle şişirdiği kasasını tekellerin omzunda sanat yapmayı marifet bilenlere açıyor. Sanat, sermayenin Zürafa Sokağına düşürülüyor. Holding ve tekeller, sanatı sömürerek yeni voliler vurma çabası içinde. İşin en acı yanı da kendine sanatçı diyenlerin bu pazardan kendilerine yemlik aramaları…
Bir zamanlar "Halk için sanat”, “sanat için sanat" tartışmaları bugün yerini "piyasa için sanat"anlayışına bırakmıştır. Sanat alanı açıkça tekellerin istilasına uğramıştır. Yıllardır tekeller kültür-sanat alanını piyasaya açmaya çabasındalar. Sanatı ve sanatçıyı düzenin en büyük destekçisi hâline getirmeye çalışıyorlar. Günümüzde sanat emekçilerinin yakıcı sorunudur bu
Günümüz sanatçısının yapması gereken, aklına, yaşamına, varoluş kaynaklarına yapılan bu çok yönlü saldırıya karşı düzenin bireyci, gerici, yalnızlaştırıcı köklerine iyice sarılmak yerine; direnişi ve karşı saldırıyı örgütlemektir. Bu çaba, ortak sorumluluk ve üretimlerle buluşturulmadığı sürece, sanatçı ve sanat metalaşmaya ve giderek hiçleşmeye devam edecektir. Çünkü, piyasa sanatı özgür sanatsal üretime pranga vurmaktadır. Sanatsal üretime, satış kaygısı egemen olmaya başlamaktadır. Böylelikle sanatçının muhalif, eleştirel tavrı aşınmaktadır.
1980'lerden 1990'lardan beri yoğunlaştırdığı yoz kültür bombardımanı ile bir yandan insanları tek tek hücrelerine hapsederek, onlara "özgür bireyler" olduklarını pompalamaya çalışıyor, diğer yandan ideolojilerin öldüğünü iddia ederek, tarihin hiçbir dayanağının bulunmadığını söylüyorlar. Gerçeğin "kendiliğinden" ilerleyen ve değiştirilemez bir olgu olduğunu savunarak dayattıkları kadercilikle, sundukları mistisizmle, örgütlülüğü suç göstererek, aklı ve istenci yaşamlarımızdan çıkarmak için uğraşıyorlar. Toplumsal savaşımdan bağları koparılan insan, bu süreçte giderek yalnızlaşıyor, bireycileşiyor ve düzenin çarklarında yok oluyor.
İşte Emeğin Sanatı çabasıyla yola çıkan bizler, sanatın alınıp satılan meta olmasına karşıyız. Sanatçının, pazar için üretmesine karşıyız. Sanatın ve sanatçının alınıp satıldığı bir dünya istemiyoruz. Artık gerçek sanatçıların, piyasa egemenliğini benimsemiş sanatçılardan ayrıştırmasının zamanı gelmiştir. Emeğin sanatı için verilecek devrimci mücadele kendi varlığını ortaya koymalı, kendi koşullarını yaratmalıdır.
Zaman, holdinglerin istilasına karşı sanatçıların başkaldırısını örgütleme; sanatçıların, özgür sanat için çaba gösterme, üretme zamanıdır.
ALİ ZİYA ÇAMUR
BU SAYININ SAVSÖZÜ
Birbirini bütünleyen, tabiat ve insan varlığı, dolana dolana öyle bir örgü ve nesiç (doku, dokuma) meydana getirmiş ki, bu bereketli malzeme sanatkâr için ‘İcat’ dediğimiz külfeti de ortadan kaldırmış. İş, bu örgüden en güzel, en sağlam parçayı almaya veya bu parçaları birleştirerek eser diye ortaya koymaya kalıyor. Buradan da sanatkârın sunuşu ve şahsiyeti doğuyor.
Hikâyenin de, hayalden çok gerçekten kuvvet alması gereken insancı bir sanat çeşidi olduğuna inanmışız. Eserlerimizde ekseriya karamsar görünen hava, realiteye sadakatimize ve samimiyetimize bağışlanmalıdır. Bu günün sanatkârı ‘Kızılcık şerbeti’ yalanına inanmıyor ve harabeleri güllük gülistanlık gösterme gayretine de sanat demiyor.
Bugünü bütün kıymet hükümleriyle yarına bildirmek, eli kalem tutanların ödevidir. O halde bu ihbarı veresiye bir mektupla baştan savmak değil, kıymetli ve taahhütlü olarak postalamak lâzım. Eserlerimizde ekseriya karamsar görünen hava, realiteye sadakatimize ve samimiyetimize bağışlanmalıdır.”FAHRİ ERDİNÇ
YAŞAM VE SANATTA 15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ
TÜYAP 28. İSTANBUL KİTAP FUARI BAŞLADI
TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi - Beylikdüzü’nde, 31 Ekim - 8 Kasım 2009 tarihleri arasında düzenlenecek olan 28. İstanbul Kitap Fuarı’ı başladı. Yurt içi ve yurt dışından 550 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenen 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda uluslararası etkinliklerin yanı sıra söyleşi, panel, şiir dinletisi, atölye ve çocuk aktiviteleriyle birlikte 297 etkinlik düzenlenecek.
İstanbul Kitap Fuarı, öğrenci, öğretmen ve emeklilere ücretsiz olan fuar giriş bedeli 5 YTL’dir. Fuarlar, 1-8 Kasım 2008 tarihleri arasında 11.00-20.00 saatleri, kapanış günü 9 Kasım 2008 tarihinde ise 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.
Fuarda bu yıl okurları karşılayacak önemli bir yenilik de ilk kez açılan “Uluslararası Salon” olacak. 27 ülkeden yayıncılar, editörler ve Yayıncılar Birliği temsilcilerinin yer alacağı “Uluslararası Salon”, fuarın ilk 4 günü 11.00-18.00 saatleri arasında açık kalacak. Uluslararası Salon”a bu sene ilk kez Avrupa Kültür Merkezleri Fransa, Finlandiya, İspanya, Hollanda, Romanya, İsveç, İsviçre ve İtalya ortak bir stantla katılırken, salonun diğer katılımcıları Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela Bolivar Cumhuriyeti, Yunanistan, Romanya ve Fransa'dan yayıncılar ve editörler olacak. Bağımsız bir edebiyat topluluğu olan Literature Across Frontiers ise, Bask, Çek Cumhuriyeti, Galler, Estonya, Macaristan, Katalonya, Litvanya, Letonya, İskoçya, İrlanda, Polonya, Portekiz ve Slovenya'yı temsilen fuara katılacak. “Uluslararası Salon” içinde bulunan forum alanı 4 gün boyunca çok sayıda yazarı ağırlayacak ve sektörel etkinliğe ev sahipliği yapacak. Salon içinde ayrıca çevirmenlerin bir arada olacağı çeşitli çeviri etkinliklerinin düzenleneceği bir buluşma noktası olarak “Çeviri Merkezi” de bulunacak. “Uluslararası Salon” kitapseverlerin katılımına açık olacak.
Bu sene ana teması “Kültürler Arası Diyalogda Çeviri” olarak belirlenen kitap fuarına çok sayıda çevirmen de katılacak. Bunlar arasında Avrupa Çevirmenler Birlikleri Federasyonu Başkanı Martin de Haan, Maureen Freely, Hanneke van der Heijden, Ingrid Iren ve Rafael Carpintero bulunuyor. Ayrıca Tanpınar Festivali kapsamında Türkiye'de bulunan Carme Riera ve Bernardo Atxaga (İspanya), Valter Hugo Mae, Ingo Schulze (Almanya), Olga Tokarczuk, Frank Westerman, Norman Manea ve Dan Lungu (Romanya) da fuarda yer alacak. 28. İstanbul Kitap Fuarı yurt dışından çok sayıda yazar, şair, eleştirmen ve çevirmeni ağırlamaya hazırlanıyor. İstanbul Kitap Fuarı’nın yurt dışından söyleşi ve imza günlerine katılmak üzere 47 yazar konuğu olacak.
Fuarda, Emeğin Sanatı katılımcılarından Evin Okçuoğluyeni kitaplarını“İçi Görünen Şiirler(şiir), Sardunya Kırıldıkça (Öykü)imzalayacak.3 Kasım Salı günü Fuardaki Doğan HızlanKitaplığı (Heybeliada Salonu)’nda,17.15-18.30 saatleri arasında
Berfin Bahar Şiir Etkinliği’ne katılacak. H. Hüseyin Yalvaç yönetimindeki etkinliğeİdris Atmaca, Mahmut Baycan, Veysel Boğatepe, Funda Dane, Seher Duman, Arzu Karadağ, Hüsam Kurt, Ahmet Selçuk İlkan, Sabri Kuşkonmaz, Ali Narçın,Hakan Sevin, Hakan Sürsal, Hasan Taşçı. Yavuz Yavuzeradlı şairler de katılacak
Emeğin Sanatı’ndan Ali Ziya Çamur da Sorun Yayınları Kolektifi Sanat Cephesi Dergisi tarafından düzenlenen“Sanat Cephesi Dergisi Şairleriyle Söyleşi ve Devrim Şiirleri” etkinliğine katılacak.Etkinlik, 7 Kasım 2009 CumartesigünüBüyükada Salonu salonunda 18.15-19.30 saatleri arasında yapılacak. İsmail Hardal yönetimindeki söyleşi ve etkinliğeİsmail Hardal, Kemal Kök, Nevzat Oğuz, Ragıp Özcan, Refik Uğur, Hüseyin Gül, Asım Gönen, İrfan Ünal, Ferhat İşlek, Hüseyin Fırtına, Bülent Akdemir adlı şairler de katılacak.
Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları da 1 Kasım Pazar Günü TÜYAP 28. İstanbul Kitap Fuarı'nda, Türkiye Yazarlar Sendikası stantında olacaklar. Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları arasından yazarlar TMK Mağduru Çocuklar için kitaplarını imzalayacak ya da imzaladıkları kitaplarını gönderecekler.
Aynı gün akşamına kadar yayınevlerinden çocuklarımıza ve onlar için Diyarbakır Sur Belediye'sinin binasında Zeynep Taşcı'nın tadilat için verdiği emekle (halen devam etmekte) oluşturulan; Filiz Kutlar'ın eşi Onat Kutlar'ın kitaplarını bağışladığı Onat Kutlar Kütüphanesi'ne gönderilmek üzere kitap toplayacaklar.
Fuara uğradığınızda, Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları'na destek için TYS Stantı'na da uğrayabilir ve çocuklarımız için fuardan ya da evden seçtiğiniz kitapları bırakabilirsiniz.
Yalınsesyayınları tarafından faşistler tarafından katledilenyazar Ümit Kaftancıoğlu adına öykü yarışması düzenlenmekte.
Yazarlar yarışmaya, yayımlanmamış ve ödül almamış 2'şer öykü ile katılabilecek. Öyküler iki aralıklı olarak (bilgisayarda yazılmış) en az 2 en çok 10 sayfa olacak. Öykülerin yazılı olduğu dosyanın sağ üst köşesine büyük harflerle rumuz yazılacak. Kesinlikle gerçek ad ve soyadı belirtilmeyecektir. Katılımcılar öykülerini 5 kopya olarak gönderecekler ve gönderinin içine ayrı bir dosyada kısa özyaşamı, adresi ve telefon bilgilerini belirteceklerdir.
Değerlendirme 1., 2., 3. şeklinde olacak, ilk 10'a giren öyküler kitap olarakyayımlanacaktır. Dereceye giren katılımcılar plaket ve kitap seti ile ödüllendirileceklerdir. 30.11.2009 son katılım tarihidir. Öykü yarışması sonuçları 20.03.2010 tarihinde basın yolu ile açıklanacak ve Ümit Kaftancıoğlu'nun katledilişinin 30. yılı olan 11 Nisan 2010 günü yapılacak anma töreni ile ödüller sahiplerine verilecektir. Seçici Kurulda,Adnan Özyalçıner, Öner Yağcı, Mehmet Güler, Zeynep Aliye, Mustafa Sancar, Dr. Canan Kaftancıoğlu ve Öztürk Tatar yer almakta.
1960'ta kurulan Uluslararası yazarlar örgütü PEN Kulübü üyesi 'Cezaevindeki Yazarlar Komitesi', dünyada 600'den fazla yazar ve gazetecinin baskı altında olduğunu ve bunların 200'den fazlasının en zor koşullarda cezaevinde bulunduğunu bildirdi.
'Cezaevindeki Yazarlar Komitesi'nden yapılan açıklamada, Avusturya'nın Linz kentinde toplanan 75. Dünya PEN Kulübü kongresinde, özellikle, Çin, İran, Eritre, Vietnam ve Türkiye'de cezaevindeki kadın ve erkek yazarların durumunu gözler önüne sermek için katılımcıların oy birliğiyle kabul ettikleri kararların benimsendiği kaydedildi.
15 Kasım'daki Dünya Cezaevindeki Gazetecileri anma günü perspektifinde, kongre, ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında bulunduğu ülkelerle ilgili durumla ilgili endişeleri dile getirdi. Cezaevindeki Yazarlar Komitesi Avusturya yetkilisi Helmuth Niederle, "Söz özgürlüğü satın alınamaz" diyerek, muhaliflere yönelik baskıdan entelektüellerin de genel anlamda etkilendiği Gine örneğini verdi ve ifade özgürlüğünü savunmanın öneminin altını çizdi.(PEN)
2009 CEVDET KUDRET ÖDÜLÜ İRFAN YALÇIN'IN
Türk edebiyatının önemli isimlerinden Cevdet Kudret adına verilen ''Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü''nü, bu yıl, roman dalında, ''Yorgun Sevda'' adlı eseriyle İrfan Yalçın kazandı.
Yapılan açıklamaya göre, şiir, roman, öykü, deneme, inceleme, araştırma ve tiyatro dallarında her yıl dönüşümlü olarak verilen Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, 1992 yılında yaşamını yitiren yazar Cevdet Kudret anısına 1993 yılından beri veriliyor.
Bu yıl roman dalında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü kazanan İrfan Yalçın, Zonguldak'ta 1945 yılında doğdu. Yalçın, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden 1960 yılında mezun oldu. Adana'nın Kozan, Samsun'un Çarşamba ilçeleriyle Zonguldak'ta toplam on yıl Fransızca öğretmenliği yapan Yalçın, 1972'de eğitim görevinden ayrılıp İstanbul'da bir kitabevi açtı. Yalçın,1985'de Köyceğiz'e yerleşti. Şiir, hikaye, eleştiri alanlarında ürün verse de romanda yoğunlaştı.
Milliyet Yayınları 1974 Roman Yarışması'nda ''Pansiyon Huzur''la ikincilik ödülüne değer görülen Yalçın, 1978'de ''Genelevde Yas'', 1979'da ''Ölümün Ağzı'', 1980'de ''Fareyi Öldürmek'', 1983'te ''Büyük Soytarı'', 1991'de ''Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi'', 1995'te ''Annem, Babam ve Ben'' adlı romanlarını yayınlandı. Yalçın, ''Ölümün Ağzı'' adlı romanıyla 1980'de TDK Roman Ödülü'nü kazandı. (GAZETEPORT)
CESARETİN VE BAŞKALDIRININ ÖYKÜCÜSÜ
KERİM KORCANI ÖLÜMÜNÜN 19. YILINDA ANIYORUZ!
Devrimci edebiyatımızın cesur yüreklerinden Kerim Korcan, öykü ve romanlarında sınıfsal bilinci öne çıkardı hep. Tüm engellemelere rağmen, içinden çıktığı sınıfın sesi oldu. Yaşamında da örgütlü devrimci savaşım içinde oldu.
31 Ocak 1918’de Adapazarı’nın Akfelek köyünde doğdu. Babası Murat usta yoksul bir saat tamircisiydi. Bu yüzden Kerim Korcan ancak ilkokul 4. sınıfa kadar okuyabildi. Küçük yaşta kahveci, dondurmacı, köfteci ve berber çıraklığı yaptı. 1938 yılında siyasi polis tarafından gözaltına alındı. Aynı yıl Donanma Askeri Mahkemesinde İsyan Suçlusu olarak yargılandı 12 yıl ağır hapse mahkûm edildi. Sinop Cezaevinde 10 yıl hapis yattıktan sonra serbest kaldı. Hapisten çıkar çıkmaz askere alındı. Askerlik sonrası 1950’de İstanbul’a geldi, marangozluk yaparak yaşamını kazanmaya çalıştı. 1957’de Vatan Partisi yöneticiliğinden kovuşturmaya uğradı. Türk Ceza Kanunu’nun ünlü 141 ve 142. maddelerine karşı gelmekten tutuklandı. İki yıl Sultanahmet Cezaevinde tutuklu kaldıktan sonra 1959’da beraat etti.
Ölümsüz birçok esere imza atan Kerim Korcan 1990 yılının 9 Kasım günü tedavi gördüğü kanser hastalığına yenik düşerek hayata veda etti.
Döneminin birçok edebiyatçısı gibi zor günler geçiren Kerim Korcan cezaevlerinde ağır koşullarda 12 geçirdi. İçinde bulunduğu koşulları estetize eden Kerim Korcan yaşadıklarını birer sanat yapıtına dönüştürür. Eserlerinin çoğunda cezaevi gerçeğini anlattığından ezilenler, başkaldıranlar, idamlıklar kitaplarının kahramanı olmuştur.Kerim Korcan’ın yazın tarzında “Halk Hikayeciliği” niteliklerine sıkça rastlanır, eserlerinin genelinde kahramanlarının şivesiyle sade anlatımlarla okuru sıkmaz, kolay okunan bir tarza sahiptir. Kerim Korcan; “Ben üniversite kürsülerinde vatandaşların hak ve hukuk eşitliği için ağlayan ama içeride insanların anasını ağlatan adaleti, tekmil ters uygulamalarıyla mahpushanede cürmü meşut ettim, suçüstü yakaladım. Madem ki adalet mülkün temelidir, ben de toplum sorunlarına, başlangıç olarak oradan yaklaşmayı uygun buldum. Başkaları ne düşünür bilmem. İyi bir giriş yaptığım inancındayım ve devam etmek isterim. Tatar Ramazan’ın benim ilk eserim Linç’ten evvel kaleme alındığını açıklayabilirim. Dil konusunda tartışmaya girmek istemem. Hem birazda bineceğim dalı kesmek gibi olur bu. Dilde arınmaya gitmeye çalışıyorum ve bu gayreti sürdürenlerle esasta mutabıkım. Ancak zorlamaya kaçmaktan da sakınırım” diyerek kendi yazarlığını anlatır.
Kerim Korcan’ın yayınlanmış eserleri: Linç (Roman), Tatar Ramazan (Öykü), İdamlıklar (Öykü), Ter Adamlar (Roman), Patrona (Roman), Dimitrof Geçiyor (Roman), Canlı Bayraklar (Öykü), Ölüm Pusuda (Öykü), Ateşten Köprü (Anı) Harbiye Kazanı (Anı), Ey Gaziler (Şiir), Acılar Çemberi (Çocuk Romanı), Capon (Çocuk Romanı).
Kerim Korcan'ın okurları, çelişkilerin siyah beyaz çizgileri kalınlaştırılmış bir dünyada bulurlar kendilerini. Yaşadıkları dünyanın, yazarın aynasından böyle yansıyabileceğini sezseler de neden böyle bir dünyada yaşandığının, yaşanmak zorunda olduğunun sorusunu edinirler okuduklarıyla. Kısacası Kerim Korcan'ın anlatıları, Şükran Kurdakul'un da vurguladığı gibi, çağdaş bir bakış açısından destek alır “Yayımladığı roman ve öykülerinde diri, canlı, doğal bir anlatım içinde, yer yer kişilerin iç hesaplaşmalarını yansıtarak sosyalist gerçekçi akımın başarılı örneklerini verdi."
“Gözyaşı dökeceksin düşmanlara göstermeden, ter damla damla, kan avuç avuç, uzun yıllar mahpus da olacaksın. Dola kardaşım kolların demir parmaklıklara, mehtapları ağlatan yanık türküler çağır, bil ki sevdiklerine mevsimlerce hasret kalacaksın! Zaman mı aşınır? Yoksa insan mı? Düşün bakalım düşün. Şu var ki paslanmayan zincir, aşınmayan lale, kırılmayan demir kapı yoktur...”
İLHAN ERDOST, UMUDUMUZDA YAŞIYOR!
12 Faşizminin aramızdan aldığı değerlerden, yayıncı, yazar İlhan Erdost adı, 29 yıldır hiç unutulmadı, hep onurla, sevgiyle, hasretle, özlemle anıldı. İlhan ve ağabeyi Muzaffer Erdost adını, Türkiye�de az çok devrimci, demokrat, sol literatürle tanışan herkes biliyor, 29 yıldır da unutmuyor.Sol aydınlanmanın oluşumunda, sosyalist klasiklerin yayınlanıp geniş okur kitlesine ulaştırılmasında büyük emeği geçen İlhan Erdost’u, ölümünün 29. yıldönümünde saygıyla anıyoruz
Yayıncı İlhan Erdost 17 Aralık 1944’te Tokat’a bağlı Artova’da doğdu. İkinci Dünya Savaşı’nın sıkıntılarıyla boğuşan ailesinin maddi sıkıntısı nedeniyle ilkokulu köyünde okudu. Ortaokula gönderilmeyen İlhan Erdost’u babası bir berberin yanına çırak olarak verdi. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’la birlikte Ankara’ya giden İlhan Erdost’un yaşamı ve dünyaya bakışı burada şekillenmeye başladı.
Düşünceye vurulan kelepçeyle, ortaokul yıllarında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konulan ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’un başına gelenler ile tanıştı. Lise eğitiminin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Bölümü’ne girdi. Muzaffer Erdost’un kurduğu Sol Yayınları’nın başına geçen İlhan Erdost, fakültedeki tek dersini yayneviyle yakından ilgilenmekten dolayı veremedi. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost 12 Mart 1971 askeri darbesinin hemen ardından tutuklanıp hüküm giyince, Sol ve Onur yayınlarının yönetimini üstlendi. 12 Eylül 1980 sonrası yasak yayın bulundurmak iddiasıyla gözaltına alınan İlhan Erdost, Ankara Mamak Askeri Cezaevi’nde 7 Kasım 1980’de askerler tarafından dövülerek öldürüldü.
1940 sosyalist yazarlar kuşağınınadı çok öne çıkarılmamış şair ve öykücülerindendir Fahri Erdinç. İnönüfaşizminin baskıları karşısında, 2 arkadaşıyla birlikte Bulgaristan’a kaçtı. “Kardeş Evi” dediği Bulgaristan’dan yazmayı sürdürdü. 11 Kasım 1986'da Sofya'da öldü.
Fahri Erdinç, 1917'de Akhisar'da doğdu. Annesi, Erdinç'i dünyaya getirdikten bir yıl sonra veremden öldü. Sonradan, bu kaybın, anasızlığın bilincine varmak, üvey analı kalabalık bir aile ortamında büyümek, çocukluk uykularının çoğunu alan tütüncülük çilesi ve giderek bir yıl da tenekeci çıraklığı, ilkokul öğrencisi Erdinç'i vaktinden önce olgunlaştırdı ve yaşamı daha yakından tanımasına yol açtı. 1930'da Balıkesir Öğretmen Okuluna girdi. 1936-37 ders- yılında Afyon'un Sandıklı ilçesinin Ürküt köyünde öğretmenliğe başladı. Buradaki üç çalışma yılı, mesleksel uğraşların dışında, köyü kasıp kavuran bir gerici hocayla savaşım içinde geçti.
Erdinç, 1938-39 ders yılında baba mesleğini bırakarak, sınavını kazandığı Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde öğrenci oldu. Bu bölümde öğretim üyesi olan Sabahattin Ali ile tanıştı. Aynı yıl yazmaya başladığı ilk öykülerinde, onun öğütlerinden çok yararlandı. Orhan Kemal’in 1. olduğu yarışmada 2. olur.Erdinç, Konservatuardaki katı yönetime ve bazı ayrıcalıklara itirazları yüzünden, biraz da geçim sıkıntılarının zorlamasıyla, öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. Yeniden mesleğine döndü. Ama arada yedek subaylığını yaptıktan sonra, 1943'te mesleğinden tamamen ayrıldı. Bir süre yapı yerlerinde (taşeron kâtibi ve puantör olarak) çalıştı.Böylece, daha ilk yazı denemelerinde toplumun tabanındaki insanların yazgısını konu edinen Erdinç, onları köyde, kışlada ve kentte, iş yaşamında yakından tanımış oluyor, gözlem ve izlenimlerini arttırıyordu.
1946'da Ankara'da bir yapı yerinden, sınavını kazandığı devlet radyosuna geçti. Temsil kolunda üç yıl çalıştı. Bu arada Şen Olasın Halep Şehri (İstanbul-1945) adlı şiir kitabından sonra Ankara'da "Seçilmiş Hikâyeler Dergisi" (1948, sayı 8) onun öyküleriyle özel sayı çıkardı.Başkentte ilerici sanatçıların çevresinde görünmesiyle, bazı dergilerde yayınladığı öyküleriyle zamanın faşist çevrelerinin dikkatini çeken Erdinç, 1947'de kendisini devlet başkanına dille hakaret etmiş durumuna düşüren bir çatışma yüzünden tutuklandı ve aklanmayla sonuçlanan yargılaması boyunca (birkaç ay) cezaevinde kaldı. Ankara cezaevinde yazgılarını konu edindiği insanların kimilerini daha yakından tanıma fırsatını buldu. Bazı komünistlerle de ilkönce burada ilişki kurdu. Cezaevinden çıktıktan sonra da Erdinç dirlik bulamadı. Uyumsuz bir aile yaşamı da bunalımını arttırıyordu. Bu bunaltılar içinde bocalarken, 1948'de çok sevdiği Sabahattin Ali'nin Bulgaristan sınırında öldürülmesi Erdinç'i büyük acılara boğdu. Bu acı olay bir yandan da onu esinledi. Kısa bir süre sonra, 1949 Eylül'ünde, Erdinç, iki arkadaşıyla (Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman) birlikte, gizlice Bulgaristan'a geçti.Bulgaristan'da Erdinç ve arkadaşlarına politik göçmen olarak sığınma hakkı verildi (1949 Ekim). Böylece, onun, yurt dışında ölümüne kadar sürecek olan göçmenlik dönemi başladı.
1957'de illegal Türkiye Komünist Partisi'nin "Dış-Büro"suyla ilişki kurabildi. Partide aktif çalışmaya katılmak üzere 1958 Mart'ında Bulgaristan'dan ayrıldı. 20 Mart 1958'de TKP üyeliğine alındı.Böylece başlayan yurtdışı illegal parti çalışması 13 yıl sürdü. 1969'da bir kalp krizi geçiren Erdinç, aktif faaliyetlerden çekilme zorunluluğuyla, 1971 yılı başında yeniden Bulgaristan'a dönüp yerleşti. Parti çalışmasına katkısını buradan sürdürmeye başladı.Erdinç, yazınsal çalışmasına yetecek ölçüde Bulgarca, pratik olarak da Almanca ve Rusça öğrendi. 1965'te Bulgaristan vatandaşı, 1973'te Bulgaristan Yazarlar Birliği üyesi oldu.Yurt dışına çıkışından 1969'a kadar, yapıtları kendi ülkesinde okura ulaşamadı. 1970'li yıllarda Türkiye'deki dergilerin şiir ve öykülerine yer vermesiyle yeniden okur önüne çıktı. Bu yıllardan ölümüne değin kimi yapıtları kitap olarak da yayınlanma fırsatı buldu. Ama bu girişimler süreklilik göstermediği gibi, son yirmi yılda yine kesintiye uğradı.
Kemal Özer,“Ozanı “Sökmüş ve sökecek bütün şafakların habercisi” olaraknitelendirdiği Fahri Erdinç’in sanatanlayışını şöyle belirtiyor: “Sanatsal ve siyasal yönleriyle bir yazgı adamının kimliği var karşımızda. Onu tanımak,aynı zamanda, o kimliği oluşturan ve direniş diye niteleyebileceğimiz temel öğeyi tanımak anlamına geliyor. Kökleri 1940’lara giden, kendisine odak aldığı Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet’in sanat anlayışlarıyla yoğrulmuş bir toplumcu geleneğin halkası. Kendi yaşamındaki zorluklara yenik düşmeden üretimini sürdüren ödünsüz bir yazar ve ozan. Yapıtları, hem yazıldığı döneme göre, işlenişiyle, ele aldığı sorunlarla bir ileri aşamayı gündeme getiriyor, hem de kendinden sonrasına dil ve anlatım bakımından bir düzey hazırlıyor. Kitaplarını, 1980 sonrası koşullarının edebiyata getirdiği genel görünüm açısından bakıldığında, yaşamdan beslenen bir edebiyatın geçmişine ilişkin örnekler olarak okuyabileceğimiz gibi, onlarda yaşanan koşulların aşılması doğrultusunda önemli ipuçları da görebiliriz.”
Başlıca yapıtları: Şen Olasın Halep Şehri (şiir, 1945), İşte Böyle (şiir, 1956), Akrepler (öykü, 1952), Âsi (öykü, 1955), Memleketimi Anlatıyorum (öykü, 1960), Diriler Mezarlığı (öykü, 1964), Canlı Barikat (öykü, 1973), Alinin Biri (roman, 1958), Acı Lokma (roman, 1961), Kore Nire (roman, 1966), Kardeş Evi (roman, 1979), Göç (piyes, 1952), Türkiye'de Çocuklar (inceleme, 1951), Kalkın Nâzım'a Gidelim (anı, 1987).
NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler. Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com
Ben bir garip avareyim Hacıbaba.(*) Ozanın dediği gibi bir uzun ince yoldaymışım gidiyormuşum gündüz gece ve ben işte kâh gündüz, kâh gece yürürken Hacıbaba ne halde olduğumu bilmiyormuşum. Kendime o kadar yâd kalmışım ki gidiyormuşum daim gündüz ve daim gece. Lakin hacıbaba şu garip ozanın dizelerinde o meçhul, o sırıtan kaderinin acı tokadı yok mu? Aman tanrım. Şu bizim Hacıbaba diyor ki. “O ozan yememiş olsaydı o züppe tokadı. Hiç tatmayacaktı elbette şu garip savları.”
II
Bir sabah Hacıbaba. Benim sabah dediğim şey, o delice ve o daima yeni mutlak şimdilere götürecek o tanyelleri esecek ve işte daima ileri, ileri ve mutlaka ileriye esecek. İşte o sabaha Hacıbaba bir adım daha kaldı. O bir adımın mutlaklığı, bir adım sonrasının garip tasviri. Kâh üzücü, kâh sevindirici. Biliyorum Hacıbaba, (hıh) hissediyorum. Onlar “…” desin. Kim bilir. Ve bu yüzdendir Hacıbaba. Bu nedenledir elbette şimdilerde bir garibim. Dostsuz kaldığım gündendir heyhat. Elbette çok uzun bir zamandır. Görüyorum ki, bu gördüğüm şu dünya mutlak sınırlılığında değil. Üst ve alt makro arasında. Duyuyorum ki, bu duyduğum duyma sınırının üstünde mach(**) 20’nin altında mach 20000’in üstünde. Bir ışık hızından yüksektir hızım. Bu yüzdendir ona mesafeli olduğum. Keza çok tizdir sesim ve yüksektir o yüzden frekansını ayarlayamazsınız. İletişemeyiz onunla.
Hacıbaba diyor ki; “sen bir adım kalan ve o bir adım sonrasında mutlak surette ulaşacağın ve bir akşama kadar sürecek, o bir sabah her şeyinle normale döneceksin. Sen çocuğum unutma ki o sabahtan akşama dek. Bu sınırsızlıktaki görüntüleri, düşünceleri, melodileri ve buradaki her şeyi ulaşacağın mutlak devingen şimdilerde anlat anlat…” Ve kayboluyor Hacıbaba. Cevap vermemi dahi beklemeden. Kızıyorum ister istemez şu Hacıbaba’ya, ne kadar çok güveniyor bana, ben ise ona o kadar samimi olmadığımın burukluğundayımdır hâlbuki.
III
Tut ki gecedir Hacıbaba, tut ki küsmüşsün, tüm şehir bana küsmüş. Tut ki yağmur başlamış, bardaktan boşanır gibi. Tut ki ne üzerimde yağmurluk ne de elimde şemsiye, hatta bir ceket bile yok üzerimde. Tut ki acemiliğimdendir, böyle hazırlıksız oluşum. Tut ki bu gecede, yaşamak ağrısı asılmıştır boynuma. Ve tut ki şöyle bir türkü tadında yaşamamışımdır. Tut ki dilimde bir şarkıdan artakalan mısralarla, bir ıslıktır titreşen sessiz ve derinden. Ve tut ki Hacıbaba nedendir bilinmez bir sabahı beklemekteyimdir. Yağmurun altında bekliyorumdur o alaca şafağı, benim öz be öz benim şafağımı. Ve daim açılan ve daim gülümseyen ve güldür güldür, salkım salkım bir tan yelinin esintisinde doğaçlamadan kâh neşeli, kâh lirik, kâh dramatik bir türkü tutturmalığımdır. Eşyanın, tabiatın, dostluğun, devinimliğin, özbeöz insanlığın garip doğaçlama türküsünü, hep beraber ağız dolusu türküsünü…
IV
Şu tanrının biz insanlara nispet kıskançlığı zahir. Boşaltıyor ha bire bardak bardak. Bir merdivenim olsa derim, diksem derim gökyüzüne, bir zamanlar masmavi olan şu atlası iğneyle diksem. Boş veririm bilakis… Tanrının inadına şu bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda. Dere, tepe, düz demeden yürüyen ben. Acemi çaylak iç güdüleriye hareket eden ben. Islağım, sırılsıklamım. Yağmur doğa anaya taze bir kan enjekte ederken Hacıbaba. Ve sağrısı beslensin diye, emzirsin diye üstelik. Ve tabiat anamızı tertemiz ederken bir kez dahi temizlemek üzere. Yoksa başka bir amaçla değil, işte ben de isteyerek belki istemeden de olsa bu temizlenmeye maruz kalmalıyım. Buna mecburum Hacıbaba. Sıklamsırılım yok yok sırılsıklamım. Ve işte o müzik ustası dâhinin ve o ki sağırlığa bile yenilmeyen, onun bilmem kaç numaralı senfonisinin müziğini duyuyorum. Tüm klasik müziklerin notalarındır bir bir düşen yağmurla birlikte Hacıbaba her damlada. Bana sesleniyorlar. Hâlbuki herkese sesleniyorlar ve ihtimal benim gibi duyumsayan bir dolu insan vardır Hacıbaba. Yoksa birçokları gibi ben de kaçmalı mıyım bir saçak altına. Yok, yok kaçmayacağım. İşte doyasıya dinlemeliyim bu senfoniyi ve güneşli bir günde, hafif bir meltem eşliğinde dolaşır gibi dolaşmalıyım bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda. Dolaşıyorum da Hacıbaba ve yağmurda yürümek zordur bilirsin. Aptallık değildir bilakis…
V
Hâlbuki Hacıbaba korkuyorum. Belki de şu sıradan insanlardan. Çizgi dışı olmayı o kadar benimsediydim ki ve isteyerek bedenime, bana yad olan şu bedenime acı çektiriyorum Hacıbaba. Muhakkak sona erecek şu yağmur. Sonrasında bedenim bana isyan ederse ne yaparım. Biliyorum ki şu yabancı bedenim, şu nazik, hassas bedenim bana isyan eder, yataklara düşer, üstelik kıvranarak. Bir dolu şurup, bir dolu hap içip, üstelik bir dolu iğne yerim şu kalçamdan. Ateşli ve daim ateşli bir kâbustan sıçrayarak uyanırım gecenin bir vaktinde ve şu anam başucumda hep uykusuz, hep çileli ve tekrar histerik bir şekilde dalarım o kâbus dolu uykuya tekrar, tekrar yeni kâbuslarla uyanmak üzere…
VI
“Köşedeki kahvehaneye takılmalısın, bir başına olsa dahi” desen de Hacıbaba, Ben evet ben o kahvehaneye giremem. Ne kadar sakin de olsa dumansız da olsa. O kahvehanede oturamam, ben o kahvehanede bir bardak çay dahi içemem, TV seyredemem, müzik dinleyemem. Ben o kahvehaneye hiç giremem. Belki korkudan, belki her ne nedenden olursa olsun Hacıbaba. Ben oraya ayak basamam ve sonuç kah bir dolu şurup, kah bir dolu iğne kalçadan, kah bir dolu kabus/histeri, gecenin bir vaktinde ve anam uykusuz. Hacıbaba ben o kahvehaneye giremem… Amma Hacıbaba ihtimal yakınlarda bir yerde. Bir otobüs terminali olsa veya şurada ihtimal değil mi bir tren garı olsa ve elimde bir gazete girsem içeriye o büyük salona. Girsem içeriye sırılsıklam halde ve otursam o salonda bir vakit. Damlalar düşse saçımdan ıslatsa gazetemi ve ben okusam her sayfadaki sütunları ve bir vakit teker teker o tıp tıp damlalarla birlikte duyumsayarak, doyarak okusam, olayları yaşasam kah üzüntü ve kah sevinçle. Gazetemi katladığımda içimde oluşsa hüzün ve sevincim mutlak sonuçları. Dalsam, dalıp gitsem uzaklara…
Elbette dalarım Hacıbaba elbette. İnsanlara dalıp giderim. O anda kimi şöyledir, kimi başka bir şöyle. Sarsılırım bir anlık karın gurultusuyla. İşte o anda bir şeyler yapmalıyımdır ve eve dönüş bilet parasını bir köşeye ayırarak. Bir tost alırdım neyli olursa olsun. Bir de yanına içecek şöyle sıcacık bir şey. Hem ısınır içim biraz ve hem de o bir lokmacık tostla doyar şu garip midem. Bir vakit de böyle seyrederim insanları. Herkes benim gibi sıcak bir şeylerle yiyemezler kıyıntılarını. Şanslıyımdır. Ama buruk…
VII
İnsanlar vardır Hacıbaba insanlar vardır o terminallerde, o garlarda, o istasyonlarda, o limanlarda. Bir yerlerden geliyorlardır, bir yerlere gidiyorlardır. Henüz sersemlememiştir dinçtir gidecekler. Gelenler, henüz gelenler ise uyku sersemidirler aslında. Bu terminalde dostlarını bekliyorlardır kimi. (Hıh) Kimileri ise hiçbir şeyi. Bazıları nereye gideceğini bilmiyordur. Amacı yoktur onların zaten. (Hıh) Dost arıyorlardır o terminallerde, sımsıcak bir dost. Dostturlar aslında herkes yek diğer insanlarla. Kendi rastlantımız dâhilinde o gece yarısı bekleme salonlarında. Kâh bir yolcuyuz, kah bir yolcuya elveda eden bir dosttaş. Ne önemi var Hacıbaba. Bu bir diyalektik melankoli. Kısacası safsata. Kim bilebilirmiş bir gece yarısı terminalinde dostluğu. Her şey avuntu. Hıçkıra hıçkıra bir avuntu işte. Safsata demiştik bu duruma. Olsa olsa hayatın en garip ve en umutlu safsatası değil mi? Ürperti dolu, yaşam dolu, dopdolu bir safsata.
Muhammet Demir
* Buradaki Hacıbaba tanımlaması Leylekler için kullanılan bir halk ağzıdır. Bu referans ile kullanılmaktadır. ** Mach, burada ses hızı için kullanılmıştır.