Image Hosted by ImageShack.us
Son Sayfa | Sonraki Sayfa

  • 1/11/2009 - EMEĞİN SANATI'NDAN 61. MERHABA
  • Kategori: Haberler

    Merhaba,

    2 aylık bir aradan sonra Emeğin Sanatı yoluna devam ediyor.

    İnsanî hallerden kaynaklanan bu gecikme sürecinde, hep şunu düşündüm. Bu derginin devamlılığı gerekli mi gereksiz mi? Okurunun gönlünde bir ayrıcalık oluşturdu mu? Okuru, Emeğin Sanatı’nın her yeni sayısını ilgiyle bekliyor mu? Yani emeğimizin karşılığı var mı?

     Ama okurlarımızdan, özellikle de genç okurlarımızdan e-postamıza gelen mesajları, dergiye yorumlarla beklentilerini bildirenlerin yazılarını okuduktan sonra devam kararını verdik. Dergimizin bir gereksinmeye karşılık düştüğünü görmek, elbet bizim de coşkumuzu kanatlandırdı. Dostlardan gelen övgü ve özendirici sözler, bizi kıvandırırken, 60 sayımızı gözden geçirdiğimizde en büyük eksikliklerimizden birinin eleştiri eksikliği olduğunu görüyoruz. Bundan sonraki süreçte, yapıcı ve iyiye, doğruya yönlendirici eleştirileri de bekliyoruz.

     Gelelim  sanatın yeni açmazlarına. Bugünlerde sanat ve kültür adına yeni bir pazar kuruluyor İstanbul’da. İstanbul 2010 Kültür Başkenti kumpanyası, halkın harcama kalemlerine konan ek vergiyle şişirdiği kasasını tekellerin omzunda sanat yapmayı marifet bilenlere açıyor. Sanat, sermayenin Zürafa Sokağına düşürülüyor. Holding ve tekeller, sanatı sömürerek yeni voliler vurma çabası içinde. İşin en acı yanı da kendine sanatçı diyenlerin bu pazardan kendilerine yemlik aramaları…

     Bir zamanlar "Halk için sanat”, “sanat için sanat" tartışmaları bugün yerini "piyasa için sanat"  anlayışına bırakmıştır. Sanat alanı açıkça tekellerin istilasına uğramıştır. Yıllardır tekeller kültür-sanat alanını piyasaya açmaya çabasındalar. Sanatı ve sanatçıyı düzenin en büyük destekçisi hâline getirmeye çalışıyorlar. Günümüzde sanat emekçilerinin yakıcı sorunudur bu

     Günümüz sanatçısının yapması gereken, aklına, yaşamına, varoluş kaynaklarına yapılan bu çok yönlü saldırıya karşı düzenin bireyci, gerici, yalnızlaştırıcı köklerine iyice sarılmak yerine; direnişi ve karşı saldırıyı örgütlemektir. Bu çaba, ortak sorumluluk ve üretimlerle buluşturulmadığı sürece, sanatçı ve sanat metalaşmaya ve giderek hiçleşmeye devam edecektir. Çünkü, piyasa sanatı özgür sanatsal üretime pranga vurmaktadır. Sanatsal üretime, satış kaygısı egemen olmaya başlamaktadır. Böylelikle sanatçının muhalif, eleştirel tavrı aşınmaktadır.

     1980'lerden 1990'lardan beri yoğunlaştırdığı yoz kültür bombardımanı ile bir yandan insanları tek tek hücrelerine hapsederek, onlara "özgür bireyler" olduklarını pompalamaya çalışıyor, diğer yandan ideolojilerin öldüğünü iddia ederek, tarihin hiçbir dayanağının bulunmadığını söylüyorlar. Gerçeğin "kendiliğinden" ilerleyen ve değiştirilemez bir olgu olduğunu savunarak dayattıkları kadercilikle, sundukları mistisizmle, örgütlülüğü suç göstererek, aklı ve istenci yaşamlarımızdan çıkarmak için uğraşıyorlar. Toplumsal savaşımdan bağları koparılan insan, bu süreçte giderek yalnızlaşıyor, bireycileşiyor ve düzenin çarklarında yok oluyor.

     İşte Emeğin Sanatı çabasıyla yola çıkan bizler, sanatın alınıp satılan meta olmasına karşıyız. Sanatçının, pazar için üretmesine karşıyız. Sanatın ve sanatçının alınıp satıldığı bir dünya istemiyoruz.  Artık gerçek sanatçıların, piyasa egemenliğini benimsemiş sanatçılardan ayrıştırmasının zamanı gelmiştir. Emeğin  sanatı için verilecek devrimci mücadele kendi varlığını ortaya koymalı, kendi koşullarını yaratmalıdır.

     Zaman, holdinglerin istilasına karşı sanatçıların başkaldırısını  örgütleme; sanatçıların, özgür sanat için çaba gösterme, üretme zamanıdır.

            

    ALİ ZİYA ÇAMUR

               

     

                    BU SAYININ SAVSÖZÜ

     

    Birbirini bütünleyen, tabiat ve insan varlığı, dolana dolana öyle bir örgü ve nesiç (doku, dokuma) meydana getirmiş ki, bu bereketli malzeme sanatkâr için ‘İcat’ dediğimiz külfeti de ortadan kaldırmış. İş, bu örgüden en güzel, en sağlam parçayı almaya veya bu parçaları birleştirerek eser diye ortaya koymaya kalıyor. Buradan da sanatkârın sunuşu ve şahsiyeti doğuyor.

    Hikâyenin de, hayalden çok gerçekten kuvvet alması gereken insancı bir sanat çeşidi olduğuna inanmışız. Eserlerimizde ekseriya karamsar görünen hava, realiteye sadakatimize ve samimiyetimize bağışlanmalıdır. Bu günün sanatkârı ‘Kızılcık şerbeti’ yalanına inanmıyor ve harabeleri güllük gülistanlık gösterme gayretine de sanat demiyor.

    Bugünü bütün kıymet hükümleriyle yarına bildirmek, eli kalem tutanların ödevidir. O halde bu ihbarı veresiye bir mektupla baştan savmak değil, kıymetli ve taahhütlü olarak postalamak lâzım. Eserlerimizde ekseriya karamsar görünen hava, realiteye sadakatimize ve samimiyetimize bağışlanmalıdır.”FAHRİ ERDİNÇ

     

    YAŞAM VE SANATTA
             15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

     

    TÜYAP 28. İSTANBUL KİTAP FUARI BAŞLADI

               

    TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi - Beylikdüzü’nde, 31 Ekim - 8 Kasım 2009 tarihleri arasında düzenlenecek olan 28. İstanbul Kitap Fuarı’ı başladı. Yurt içi ve yurt dışından 550 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenen 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda uluslararası etkinliklerin yanı sıra söyleşi, panel, şiir dinletisi, atölye ve çocuk aktiviteleriyle birlikte 297 etkinlik düzenlenecek.

                İstanbul Kitap Fuarı, öğrenci, öğretmen ve emeklilere ücretsiz olan fuar giriş bedeli 5 YTL’dir. Fuarlar, 1-8 Kasım 2008 tarihleri arasında 11.00-20.00 saatleri, kapanış günü 9 Kasım 2008 tarihinde ise 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

    Fuarda bu yıl okurları karşılayacak önemli bir yenilik de ilk kez açılan “Uluslararası Salon” olacak. 27 ülkeden yayıncılar, editörler ve Yayıncılar Birliği temsilcilerinin yer alacağı “Uluslararası Salon”, fuarın ilk 4 günü 11.00-18.00 saatleri arasında açık kalacak. Uluslararası Salon”a bu sene ilk kez Avrupa Kültür Merkezleri Fransa, Finlandiya, İspanya, Hollanda, Romanya, İsveç, İsviçre ve İtalya ortak bir stantla katılırken, salonun diğer katılımcıları Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela Bolivar Cumhuriyeti, Yunanistan, Romanya ve Fransa'dan yayıncılar ve editörler olacak. Bağımsız bir edebiyat topluluğu olan Literature Across Frontiers ise, Bask, Çek Cumhuriyeti, Galler, Estonya, Macaristan, Katalonya, Litvanya, Letonya, İskoçya, İrlanda, Polonya, Portekiz ve Slovenya'yı temsilen fuara katılacak. “Uluslararası Salon” içinde bulunan forum alanı 4 gün boyunca çok sayıda yazarı ağırlayacak ve sektörel etkinliğe ev sahipliği yapacak. Salon içinde ayrıca çevirmenlerin bir arada olacağı çeşitli çeviri etkinliklerinin düzenleneceği bir buluşma noktası olarak “Çeviri Merkezi” de bulunacak. “Uluslararası Salon” kitapseverlerin katılımına açık olacak.

                Bu sene ana teması “Kültürler Arası Diyalogda Çeviri” olarak belirlenen kitap fuarına çok sayıda çevirmen de katılacak. Bunlar arasında Avrupa Çevirmenler Birlikleri Federasyonu Başkanı Martin de Haan, Maureen Freely, Hanneke van der Heijden, Ingrid Iren ve Rafael Carpintero bulunuyor. Ayrıca Tanpınar Festivali kapsamında Türkiye'de bulunan Carme Riera ve Bernardo Atxaga (İspanya), Valter Hugo Mae, Ingo Schulze (Almanya), Olga Tokarczuk, Frank Westerman, Norman Manea ve Dan Lungu (Romanya) da fuarda yer alacak. 28. İstanbul Kitap Fuarı yurt dışından çok sayıda yazar, şair, eleştirmen ve çevirmeni ağırlamaya hazırlanıyor. İstanbul Kitap Fuarı’nın yurt dışından söyleşi ve imza günlerine katılmak üzere 47 yazar konuğu olacak.

                Fuarda, Emeğin Sanatı katılımcılarından Evin Okçuoğlu  yeni kitaplarını  “İçi Görünen Şiirler(şiir), Sardunya Kırıldıkça (Öykü)  imzalayacak.  3 Kasım Salı günü Fuardaki Doğan Hızlan  Kitaplığı (Heybeliada Salonu)’nda,  17.15-18.30 saatleri arasında

     Berfin Bahar Şiir Etkinliği’ne katılacak. H. Hüseyin Yalvaç yönetimindeki etkinliğe  İdris Atmaca, Mahmut Baycan, Veysel Boğatepe, Funda Dane, Seher Duman, Arzu Karadağ, Hüsam Kurt, Ahmet Selçuk İlkan, Sabri Kuşkonmaz, Ali Narçın,  Hakan Sevin, Hakan Sürsal, Hasan Taşçı. Yavuz Yavuzer  adlı şairler de katılacak

                Emeğin Sanatı’ndan Ali Ziya Çamur da Sorun Yayınları Kolektifi Sanat Cephesi Dergisi tarafından düzenlenen  “Sanat Cephesi Dergisi Şairleriyle Söyleşi ve Devrim Şiirleri” etkinliğine katılacak.  Etkinlik, 7 Kasım 2009 Cumartesi   günü  Büyükada Salonu salonunda 18.15-19.30 saatleri arasında yapılacak. İsmail Hardal yönetimindeki söyleşi ve etkinliğe  İsmail Hardal, Kemal Kök, Nevzat Oğuz, Ragıp Özcan, Refik Uğur, Hüseyin Gül, Asım Gönen, İrfan Ünal, Ferhat İşlek, Hüseyin Fırtına, Bülent Akdemir adlı şairler de katılacak.

                Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları da 1 Kasım Pazar Günü TÜYAP 28. İstanbul Kitap Fuarı'nda, Türkiye Yazarlar Sendikası stantında olacaklar. Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları arasından yazarlar TMK Mağduru Çocuklar için kitaplarını imzalayacak ya da imzaladıkları kitaplarını gönderecekler.

    Aynı gün akşamına kadar yayınevlerinden çocuklarımıza ve onlar için Diyarbakır Sur Belediye'sinin binasında Zeynep Taşcı'nın tadilat için  verdiği emekle (halen devam etmekte) oluşturulan; Filiz Kutlar'ın eşi Onat Kutlar'ın kitaplarını bağışladığı Onat Kutlar Kütüphanesi'ne gönderilmek üzere kitap toplayacaklar.

    Fuara uğradığınızda, Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları'na destek için  TYS Stantı'na da uğrayabilir ve çocuklarımız için fuardan ya da evden seçtiğiniz kitapları bırakabilirsiniz.

     

    2010 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ YARIŞMASI DÜZENLENİYOR

     

                Yalınses  yayınları tarafından faşistler tarafından katledilen  yazar Ümit Kaftancıoğlu adına öykü yarışması düzenlenmekte.

                Yazarlar yarışmaya, yayımlanmamış ve ödül almamış 2'şer öykü ile katılabilecek. Öyküler iki aralıklı olarak (bilgisayarda yazılmış) en az 2 en çok 10 sayfa olacak. Öykülerin yazılı olduğu dosyanın sağ üst köşesine büyük harflerle rumuz yazılacak. Kesinlikle gerçek ad ve soyadı belirtilmeyecektir. Katılımcılar öykülerini 5 kopya olarak gönderecekler ve gönderinin içine ayrı bir dosyada kısa özyaşamı, adresi ve telefon bilgilerini belirteceklerdir.

    Değerlendirme 1., 2., 3. şeklinde olacak, ilk 10'a giren öyküler kitap olarak  yayımlanacaktır. Dereceye giren katılımcılar plaket ve kitap seti ile ödüllendirileceklerdir. 30.11.2009 son katılım tarihidir. Öykü yarışması sonuçları 20.03.2010 tarihinde basın yolu ile açıklanacak ve Ümit Kaftancıoğlu'nun katledilişinin 30. yılı olan 11 Nisan 2010 günü yapılacak anma töreni ile ödüller sahiplerine verilecektir. Seçici Kurulda,  Adnan Özyalçıner, Öner Yağcı, Mehmet Güler, Zeynep Aliye, Mustafa Sancar, Dr. Canan Kaftancıoğlu ve Öztürk Tatar yer almakta.

                Adres, 2010 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması, Yalın Ses Yayınları, Cağaloğlu Yokuşu Ergüç Han No:5/8, Cağaloğlu-İstanbul. TEL: 0212 528 67 31, Cep:0555 254 27 26

    Ayrıntılı bilgi:www.umitkaftancioglu.com, www.yalinses.com

     

    CEZAEVİNDEKİ YAZARLAR İÇİN “SÖZCÜKLERE ÖZGÜRLÜK” KAMPANYASI DÜZENLENDİ

              

    1960'ta kurulan Uluslararası yazarlar örgütü PEN Kulübü üyesi 'Cezaevindeki Yazarlar Komitesi', dünyada 600'den fazla yazar ve gazetecinin baskı altında olduğunu ve bunların 200'den fazlasının en zor koşullarda cezaevinde bulunduğunu bildirdi.

    'Cezaevindeki Yazarlar Komitesi'nden yapılan açıklamada, Avusturya'nın Linz kentinde toplanan 75. Dünya PEN Kulübü kongresinde, özellikle, Çin, İran, Eritre, Vietnam ve Türkiye'de cezaevindeki kadın ve erkek yazarların durumunu gözler önüne sermek için katılımcıların oy birliğiyle kabul ettikleri kararların benimsendiği kaydedildi.

    15 Kasım'daki Dünya Cezaevindeki Gazetecileri anma günü perspektifinde, kongre, ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında bulunduğu ülkelerle ilgili durumla ilgili endişeleri dile getirdi. Cezaevindeki Yazarlar Komitesi Avusturya yetkilisi Helmuth Niederle, "Söz özgürlüğü satın alınamaz" diyerek, muhaliflere yönelik baskıdan entelektüellerin de genel anlamda etkilendiği Gine örneğini verdi ve ifade özgürlüğünü savunmanın öneminin altını çizdi.(PEN)

     

    2009 CEVDET KUDRET ÖDÜLÜ İRFAN YALÇIN'IN

     

    Türk edebiyatının önemli isimlerinden Cevdet Kudret adına verilen ''Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü''nü, bu yıl, roman dalında, ''Yorgun Sevda'' adlı eseriyle İrfan Yalçın kazandı.

    Yapılan açıklamaya göre, şiir, roman, öykü, deneme, inceleme, araştırma ve tiyatro dallarında her yıl dönüşümlü olarak verilen Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, 1992 yılında yaşamını yitiren yazar Cevdet Kudret anısına 1993 yılından beri veriliyor.

    Bu yıl roman dalında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü kazanan İrfan Yalçın, Zonguldak'ta 1945 yılında doğdu. Yalçın, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden 1960 yılında mezun oldu. Adana'nın Kozan, Samsun'un Çarşamba ilçeleriyle Zonguldak'ta toplam on yıl Fransızca öğretmenliği yapan Yalçın, 1972'de eğitim görevinden ayrılıp İstanbul'da bir kitabevi açtı. Yalçın,1985'de Köyceğiz'e yerleşti. Şiir, hikaye, eleştiri alanlarında ürün verse de romanda yoğunlaştı.

    Milliyet Yayınları 1974 Roman Yarışması'nda ''Pansiyon Huzur''la ikincilik ödülüne değer görülen Yalçın, 1978'de ''Genelevde Yas'', 1979'da ''Ölümün Ağzı'', 1980'de ''Fareyi Öldürmek'', 1983'te ''Büyük Soytarı'', 1991'de ''Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi'', 1995'te ''Annem, Babam ve Ben'' adlı romanlarını yayınlandı. Yalçın, ''Ölümün Ağzı'' adlı romanıyla 1980'de TDK Roman Ödülü'nü kazandı. (GAZETEPORT)

     

    CESARETİN VE BAŞKALDIRININ ÖYKÜCÜSÜ

    KERİM KORCANI ÖLÜMÜNÜN 19. YILINDA ANIYORUZ!

     

     Devrimci edebiyatımızın cesur yüreklerinden Kerim Korcan, öykü ve romanlarında sınıfsal bilinci öne çıkardı hep. Tüm engellemelere rağmen, içinden çıktığı sınıfın sesi oldu. Yaşamında da örgütlü devrimci savaşım içinde oldu.

    31 Ocak 1918’de Adapazarı’nın Akfelek köyünde doğdu. Babası Murat usta yoksul bir saat tamircisiydi. Bu yüzden Kerim Korcan ancak ilkokul 4. sınıfa kadar okuyabildi. Küçük yaşta kahveci, dondurmacı, köfteci ve berber çıraklığı yaptı. 1938 yılında siyasi polis tarafından gözaltına alındı. Aynı yıl Donanma Askeri Mahkemesinde İsyan Suçlusu olarak yargılandı 12 yıl ağır hapse mahkûm edildi. Sinop Cezaevinde 10 yıl hapis yattıktan sonra serbest kaldı. Hapisten çıkar çıkmaz askere alındı. Askerlik sonrası 1950’de İstanbul’a geldi, marangozluk yaparak yaşamını kazanmaya çalıştı. 1957’de Vatan Partisi yöneticiliğinden kovuşturmaya uğradı. Türk Ceza Kanunu’nun ünlü 141 ve 142. maddelerine karşı gelmekten tutuklandı. İki yıl Sultanahmet Cezaevinde tutuklu kaldıktan sonra 1959’da beraat etti.

    Ölümsüz birçok esere imza atan Kerim Korcan 1990 yılının 9 Kasım günü tedavi gördüğü kanser hastalığına yenik düşerek hayata veda etti.

    Döneminin birçok edebiyatçısı gibi zor günler geçiren Kerim Korcan cezaevlerinde ağır koşullarda 12 geçirdi. İçinde bulunduğu koşulları estetize eden Kerim Korcan yaşadıklarını birer sanat yapıtına dönüştürür. Eserlerinin çoğunda cezaevi gerçeğini anlattığından ezilenler, başkaldıranlar, idamlıklar kitaplarının kahramanı olmuştur.  Kerim Korcan’ın yazın tarzında “Halk Hikayeciliği” niteliklerine sıkça rastlanır, eserlerinin genelinde kahramanlarının şivesiyle sade anlatımlarla okuru sıkmaz, kolay okunan bir tarza sahiptir. Kerim Korcan; “Ben üniversite kürsülerinde vatandaşların hak ve hukuk eşitliği için ağlayan ama içeride insanların anasını ağlatan adaleti, tekmil ters uygulamalarıyla mahpushanede cürmü meşut ettim, suçüstü yakaladım. Madem ki adalet mülkün temelidir, ben de toplum sorunlarına, başlangıç olarak oradan yaklaşmayı uygun buldum. Başkaları ne düşünür bilmem. İyi bir giriş yaptığım inancındayım ve devam etmek isterim. Tatar Ramazan’ın benim ilk eserim Linç’ten evvel kaleme alındığını açıklayabilirim. Dil konusunda tartışmaya girmek istemem. Hem birazda bineceğim dalı kesmek gibi olur bu. Dilde arınmaya gitmeye çalışıyorum ve bu gayreti sürdürenlerle esasta mutabıkım. Ancak zorlamaya kaçmaktan da sakınırım” diyerek kendi yazarlığını anlatır.

    Kerim Korcan’ın yayınlanmış eserleri: Linç (Roman), Tatar Ramazan (Öykü), İdamlıklar (Öykü), Ter Adamlar (Roman), Patrona (Roman), Dimitrof Geçiyor (Roman), Canlı Bayraklar (Öykü), Ölüm Pusuda (Öykü), Ateşten Köprü (Anı) Harbiye Kazanı (Anı), Ey Gaziler (Şiir), Acılar Çemberi (Çocuk Romanı), Capon (Çocuk Romanı).

    Kerim Korcan'ın okurları, çelişkilerin siyah beyaz çizgileri kalınlaştırılmış bir dünyada bulurlar kendilerini. Yaşadıkları dünyanın, yazarın aynasından böyle yansıyabileceğini sezseler de neden böyle bir dünyada yaşandığının, yaşanmak zorunda olduğunun sorusunu edinirler okuduklarıyla. Kısacası Kerim Korcan'ın anlatıları, Şükran Kurdakul'un da vurguladığı gibi, çağdaş bir bakış açısından destek alır “Yayımladığı roman ve öykülerinde diri, canlı, doğal bir anlatım içinde, yer yer kişilerin iç hesaplaşmalarını yansıtarak sosyalist gerçekçi akımın başarılı örneklerini verdi."

     

    “Gözyaşı dökeceksin düşmanlara göstermeden, ter damla damla, kan avuç avuç, uzun yıllar mahpus da olacaksın. Dola kardaşım kolların demir parmaklıklara, mehtapları ağlatan yanık türküler çağır, bil ki sevdiklerine mevsimlerce hasret kalacaksın! Zaman mı aşınır? Yoksa insan mı? Düşün bakalım düşün. Şu var ki paslanmayan zincir, aşınmayan lale, kırılmayan demir kapı yoktur...”

     

    İLHAN ERDOST, UMUDUMUZDA YAŞIYOR!

     

                    12 Faşizminin aramızdan aldığı değerlerden, yayıncı, yazar İlhan Erdost adı, 29 yıldır hiç unutulmadı, hep onurla, sevgiyle, hasretle, özlemle anıldı. İlhan ve ağabeyi Muzaffer Erdost adını, Türkiyede az çok devrimci, demokrat, sol literatürle tanışan herkes biliyor, 29 yıldır da unutmuyor.  Sol aydınlanmanın oluşumunda, sosyalist klasiklerin yayınlanıp geniş okur kitlesine ulaştırılmasında büyük emeği geçen İlhan Erdost’u, ölümünün 29. yıldönümünde saygıyla anıyoruz

                Yayıncı İlhan Erdost 17 Aralık 1944’te Tokat’a bağlı Artova’da doğdu. İkinci Dünya Savaşı’nın sıkıntılarıyla boğuşan ailesinin maddi sıkıntısı nedeniyle ilkokulu köyünde okudu. Ortaokula gönderilmeyen İlhan Erdost’u babası bir berberin yanına çırak olarak verdi. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’la birlikte Ankara’ya giden İlhan Erdost’un yaşamı ve dünyaya bakışı burada şekillenmeye başladı.

    Düşünceye vurulan kelepçeyle, ortaokul yıllarında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konulan ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’un başına gelenler ile tanıştı. Lise eğitiminin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Bölümü’ne girdi. Muzaffer Erdost’un kurduğu Sol Yayınları’nın başına geçen İlhan Erdost, fakültedeki tek dersini yayneviyle yakından ilgilenmekten dolayı veremedi. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost 12 Mart 1971 askeri darbesinin hemen ardından tutuklanıp hüküm giyince, Sol ve Onur yayınlarının yönetimini üstlendi. 12 Eylül 1980 sonrası yasak yayın bulundurmak iddiasıyla gözaltına alınan İlhan Erdost, Ankara Mamak Askeri Cezaevi’nde 7 Kasım 1980’de askerler tarafından dövülerek öldürüldü.

    “Göğğü tutmuşa benzer

    Yanmış tutuşmuş a kardaş

    Kanadı duymuşa benzer

    Uçar bir al kuş a kardaş”

     

    SOSYALİST  EDEBİYATIMIZIN ADSIZ ÖNCÜLERİNDEN FAHRİ ERDİNÇ’İ ANIYORUZ!

      

                    1940 sosyalist yazarlar kuşağının  adı çok öne çıkarılmamış şair ve öykücülerindendir Fahri Erdinç. İnönü  faşizminin baskıları karşısında, 2 arkadaşıyla birlikte Bulgaristan’a kaçtı. “Kardeş Evi” dediği Bulgaristan’dan yazmayı sürdürdü. 11 Kasım 1986'da Sofya'da öldü.

                Fahri Erdinç, 1917'de Akhisar'da doğdu. Annesi, Erdinç'i dünyaya getirdikten bir yıl sonra veremden öldü. Sonradan, bu kaybın, anasızlığın bilincine varmak, üvey analı kalabalık bir aile ortamında büyümek, çocukluk uykularının çoğunu alan tütüncülük çilesi ve giderek bir yıl da tenekeci çıraklığı, ilkokul öğrencisi Erdinç'i vaktinden önce olgunlaştırdı ve yaşamı daha yakından tanımasına yol açtı. 1930'da Balıkesir Öğretmen Okuluna girdi. 1936-37 ders- yılında Afyon'un Sandıklı ilçesinin Ürküt köyünde öğretmenliğe başladı. Buradaki üç çalışma yılı, mesleksel uğraşların dışında, köyü kasıp kavuran bir gerici hocayla savaşım içinde geçti.

                Erdinç, 1938-39 ders yılında baba mesleğini bırakarak, sınavını kazandığı Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde öğrenci oldu. Bu bölümde öğretim üyesi olan Sabahattin Ali ile tanıştı. Aynı yıl yazmaya başladığı ilk öykülerinde, onun öğütlerinden çok yararlandı. Orhan Kemal’in 1. olduğu yarışmada 2. olur.  Erdinç, Konservatuardaki katı yönetime ve bazı ayrıcalıklara itirazları yüzünden, biraz da geçim sıkıntılarının zorlamasıyla, öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. Yeniden mesleğine döndü. Ama arada yedek subaylığını yaptıktan sonra, 1943'te mesleğinden tamamen ayrıldı. Bir süre yapı yerlerinde (taşeron kâtibi ve puantör olarak) çalıştı.  Böylece, daha ilk yazı denemelerinde toplumun tabanındaki insanların yazgısını konu edinen Erdinç, onları köyde, kışlada ve kentte, iş yaşamında yakından tanımış oluyor, gözlem ve izlenimlerini arttırıyordu.

    1946'da Ankara'da bir yapı yerinden, sınavını kazandığı devlet radyosuna geçti. Temsil kolunda üç yıl çalıştı. Bu arada Şen Olasın Halep Şehri (İstanbul-1945) adlı şiir kitabından sonra Ankara'da "Seçilmiş Hikâyeler Dergisi" (1948, sayı 8) onun öyküleriyle özel sayı çıkardı.  Başkentte ilerici sanatçıların çevresinde görünmesiyle, bazı dergilerde yayınladığı öyküleriyle zamanın faşist çevrelerinin dikkatini çeken Erdinç, 1947'de kendisini devlet başkanına dille hakaret etmiş durumuna düşüren bir çatışma yüzünden tutuklandı ve aklanmayla sonuçlanan yargılaması boyunca (birkaç ay) cezaevinde kaldı. Ankara cezaevinde yazgılarını konu edindiği insanların kimilerini daha yakından tanıma fırsatını buldu. Bazı komünistlerle de ilkönce burada ilişki kurdu. Cezaevinden çıktıktan sonra da Erdinç dirlik bulamadı. Uyumsuz bir aile yaşamı da bunalımını arttırıyordu. Bu bunaltılar içinde bocalarken, 1948'de çok sevdiği Sabahattin Ali'nin Bulgaristan sınırında öldürülmesi Erdinç'i büyük acılara boğdu. Bu acı olay bir yandan da onu esinledi. Kısa bir süre sonra, 1949 Eylül'ünde, Erdinç, iki arkadaşıyla (Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman) birlikte, gizlice Bulgaristan'a geçti.  Bulgaristan'da Erdinç ve arkadaşlarına politik göçmen olarak sığınma hakkı verildi (1949 Ekim). Böylece, onun, yurt dışında ölümüne kadar sürecek olan göçmenlik dönemi başladı.

    1957'de illegal Türkiye Komünist Partisi'nin "Dış-Büro"suyla ilişki kurabildi. Partide aktif çalışmaya katılmak üzere 1958 Mart'ında Bulgaristan'dan ayrıldı. 20 Mart 1958'de TKP üyeliğine alındı.  Böylece başlayan yurtdışı illegal parti çalışması 13 yıl sürdü. 1969'da bir kalp krizi geçiren Erdinç, aktif faaliyetlerden çekilme zorunluluğuyla, 1971 yılı başında yeniden Bulgaristan'a dönüp yerleşti. Parti çalışmasına katkısını buradan sürdürmeye başladı.  Erdinç, yazınsal çalışmasına yetecek ölçüde Bulgarca, pratik olarak da Almanca ve Rusça öğrendi. 1965'te Bulgaristan vatandaşı, 1973'te Bulgaristan Yazarlar Birliği üyesi oldu.  Yurt dışına çıkışından 1969'a kadar, yapıtları kendi ülkesinde okura ulaşamadı. 1970'li yıllarda Türkiye'deki dergilerin şiir ve öykülerine yer vermesiyle yeniden okur önüne çıktı. Bu yıllardan ölümüne değin kimi yapıtları kitap olarak da yayınlanma fırsatı buldu. Ama bu girişimler süreklilik göstermediği gibi, son yirmi yılda yine kesintiye uğradı.

    Kemal Özer,  “Ozanı “Sökmüş ve sökecek bütün şafakların habercisi” olarak  nitelendirdiği Fahri Erdinç’in sanat  anlayışını şöyle belirtiyor: “Sanatsal ve siyasal yönleriyle bir yazgı adamının kimliği var karşımızda. Onu tanımak,  aynı zamanda, o kimliği oluşturan ve direniş diye niteleyebileceğimiz temel öğeyi tanımak anlamına geliyor. Kökleri 1940’lara giden, kendisine odak aldığı Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet’in sanat anlayışlarıyla yoğrulmuş bir toplumcu geleneğin halkası. Kendi yaşamındaki zorluklara yenik düşmeden üretimini sürdüren ödünsüz bir yazar ve ozan. Yapıtları, hem yazıldığı döneme göre, işlenişiyle, ele aldığı sorunlarla bir ileri aşamayı gündeme getiriyor, hem de kendinden sonrasına dil ve anlatım bakımından bir düzey hazırlıyor. Kitaplarını, 1980 sonrası koşullarının edebiyata getirdiği genel görünüm açısından bakıldığında, yaşamdan beslenen bir edebiyatın geçmişine ilişkin örnekler olarak okuyabileceğimiz gibi, onlarda yaşanan koşulların aşılması doğrultusunda önemli ipuçları da görebiliriz.”   

    Başlıca yapıtları: Şen Olasın Halep Şehri (şiir, 1945), İşte Böyle (şiir, 1956), Akrepler (öykü, 1952), Âsi (öykü, 1955), Memleketimi Anlatıyorum (öykü, 1960), Diriler Mezarlığı (öykü, 1964), Canlı Barikat (öykü, 1973), Alinin Biri (roman, 1958), Acı Lokma (roman, 1961), Kore Nire (roman, 1966), Kardeş Evi (roman, 1979), Göç (piyes, 1952), Türkiye'de Çocuklar (inceleme, 1951), Kalkın Nâzım'a Gidelim (anı, 1987).

     

     

    NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/11/2009 - MUHAMMED DEMİR: “Cemre Düşerken Hava'ya”
  • Kategori: Öyküler


    RESİM: GALİNA SHİF

     

    I

    Ben bir garip avareyim Hacıbaba.(*) Ozanın dediği gibi bir uzun ince yoldaymışım gidiyormuşum gündüz gece ve ben işte kâh gündüz, kâh gece yürürken Hacıbaba ne halde olduğumu bilmiyormuşum. Kendime o kadar yâd kalmışım ki gidiyormuşum daim gündüz ve daim gece. Lakin hacıbaba şu garip ozanın dizelerinde o meçhul, o sırıtan kaderinin acı tokadı yok mu? Aman tanrım. Şu bizim Hacıbaba diyor ki. “O ozan yememiş olsaydı o züppe tokadı. Hiç tatmayacaktı elbette şu garip savları.”

     

    II

    Bir sabah Hacıbaba. Benim sabah dediğim şey, o delice ve o daima yeni mutlak şimdilere götürecek o tanyelleri esecek ve işte daima ileri, ileri ve mutlaka ileriye esecek. İşte o sabaha Hacıbaba bir adım daha kaldı. O bir adımın mutlaklığı, bir adım sonrasının garip tasviri. Kâh üzücü, kâh sevindirici. Biliyorum Hacıbaba, (hıh) hissediyorum. Onlar “…” desin. Kim bilir. Ve bu yüzdendir Hacıbaba. Bu nedenledir elbette şimdilerde bir garibim. Dostsuz kaldığım gündendir heyhat. Elbette çok uzun bir zamandır. Görüyorum ki, bu gördüğüm şu dünya mutlak sınırlılığında değil. Üst ve alt makro arasında. Duyuyorum ki, bu duyduğum duyma sınırının üstünde mach(**) 20’nin altında mach 20000’in üstünde. Bir ışık hızından yüksektir hızım. Bu yüzdendir ona mesafeli olduğum. Keza çok tizdir sesim ve yüksektir o yüzden frekansını ayarlayamazsınız. İletişemeyiz onunla. 

     

    Hacıbaba diyor ki; “sen bir adım kalan ve o bir adım sonrasında mutlak surette ulaşacağın ve bir akşama kadar sürecek, o bir sabah her şeyinle normale döneceksin. Sen çocuğum unutma ki o sabahtan akşama dek. Bu sınırsızlıktaki görüntüleri, düşünceleri, melodileri ve buradaki her şeyi ulaşacağın mutlak devingen şimdilerde anlat anlat…” Ve kayboluyor Hacıbaba. Cevap vermemi dahi beklemeden. Kızıyorum ister istemez şu Hacıbaba’ya, ne kadar çok güveniyor bana, ben ise ona o kadar samimi olmadığımın burukluğundayımdır hâlbuki. 

     

    III

     

    Tut ki gecedir Hacıbaba, tut ki küsmüşsün, tüm şehir bana küsmüş. Tut ki yağmur başlamış, bardaktan boşanır gibi. Tut ki ne üzerimde yağmurluk ne de elimde şemsiye, hatta bir ceket bile yok üzerimde. Tut ki acemiliğimdendir, böyle hazırlıksız oluşum. Tut ki bu gecede, yaşamak ağrısı asılmıştır boynuma. Ve tut ki şöyle bir türkü tadında yaşamamışımdır. Tut ki dilimde bir şarkıdan artakalan mısralarla, bir ıslıktır titreşen sessiz ve derinden. Ve tut ki Hacıbaba nedendir bilinmez bir sabahı beklemekteyimdir. Yağmurun altında bekliyorumdur o alaca şafağı, benim öz be öz benim şafağımı. Ve daim açılan ve daim gülümseyen ve güldür güldür, salkım salkım bir tan yelinin esintisinde doğaçlamadan kâh neşeli, kâh lirik, kâh dramatik bir türkü tutturmalığımdır. Eşyanın, tabiatın, dostluğun, devinimliğin, özbeöz insanlığın garip doğaçlama türküsünü, hep beraber ağız dolusu türküsünü…


    IV

    Şu tanrının biz insanlara nispet kıskançlığı zahir. Boşaltıyor ha bire bardak bardak. Bir merdivenim olsa derim, diksem derim gökyüzüne, bir zamanlar masmavi olan şu atlası iğneyle diksem. Boş veririm bilakis… Tanrının inadına şu bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda. Dere, tepe, düz demeden yürüyen ben. Acemi çaylak iç güdüleriye hareket eden ben. Islağım, sırılsıklamım. Yağmur doğa anaya taze bir kan enjekte ederken Hacıbaba. Ve sağrısı beslensin diye, emzirsin diye üstelik. Ve tabiat anamızı tertemiz ederken bir kez dahi temizlemek üzere. Yoksa başka bir amaçla değil, işte ben de isteyerek belki istemeden de olsa bu temizlenmeye maruz kalmalıyım. Buna mecburum Hacıbaba. Sıklamsırılım yok yok sırılsıklamım. Ve işte o müzik ustası dâhinin ve o ki sağırlığa bile yenilmeyen, onun bilmem kaç numaralı senfonisinin müziğini duyuyorum. Tüm klasik müziklerin notalarındır bir bir düşen yağmurla birlikte Hacıbaba her damlada. Bana sesleniyorlar. Hâlbuki herkese sesleniyorlar ve ihtimal benim gibi duyumsayan bir dolu insan vardır Hacıbaba. Yoksa birçokları gibi ben de kaçmalı mıyım bir saçak altına. Yok, yok kaçmayacağım. İşte doyasıya dinlemeliyim bu senfoniyi ve güneşli bir günde, hafif bir meltem eşliğinde dolaşır gibi dolaşmalıyım bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda. Dolaşıyorum da Hacıbaba ve yağmurda yürümek zordur bilirsin. Aptallık değildir bilakis…

     

    V

    Hâlbuki Hacıbaba korkuyorum. Belki de şu sıradan insanlardan. Çizgi dışı olmayı o kadar benimsediydim ki ve isteyerek bedenime, bana yad olan şu bedenime acı çektiriyorum Hacıbaba. Muhakkak sona erecek şu yağmur. Sonrasında bedenim bana isyan ederse ne yaparım. Biliyorum ki şu yabancı bedenim, şu nazik, hassas bedenim bana isyan eder, yataklara düşer, üstelik kıvranarak. Bir dolu şurup, bir dolu hap içip, üstelik bir dolu iğne yerim şu kalçamdan. Ateşli ve daim ateşli bir kâbustan sıçrayarak uyanırım gecenin bir vaktinde ve şu anam başucumda hep uykusuz, hep çileli ve tekrar histerik bir şekilde dalarım o kâbus dolu uykuya tekrar, tekrar yeni kâbuslarla uyanmak üzere… 

     

    VI

     

    “Köşedeki kahvehaneye takılmalısın, bir başına olsa dahi” desen de Hacıbaba, Ben evet ben o kahvehaneye giremem. Ne kadar sakin de olsa dumansız da olsa. O kahvehanede oturamam, ben o kahvehanede bir bardak çay dahi içemem, TV seyredemem, müzik dinleyemem. Ben o kahvehaneye hiç giremem. Belki korkudan, belki her ne nedenden olursa olsun Hacıbaba. Ben oraya ayak basamam ve sonuç kah bir dolu şurup, kah bir dolu iğne kalçadan, kah bir dolu kabus/histeri, gecenin bir vaktinde ve anam uykusuz. Hacıbaba ben o kahvehaneye giremem… Amma Hacıbaba ihtimal yakınlarda bir yerde. Bir otobüs terminali olsa veya şurada ihtimal değil mi bir tren garı olsa ve elimde bir gazete girsem içeriye o büyük salona. Girsem içeriye sırılsıklam halde ve otursam o salonda bir vakit. Damlalar düşse saçımdan ıslatsa gazetemi ve ben okusam her sayfadaki sütunları ve bir vakit teker teker o tıp tıp damlalarla birlikte duyumsayarak, doyarak okusam, olayları yaşasam kah üzüntü ve kah sevinçle. Gazetemi katladığımda içimde oluşsa hüzün ve sevincim mutlak sonuçları. Dalsam, dalıp gitsem uzaklara… 

     

    Elbette dalarım Hacıbaba elbette. İnsanlara dalıp giderim. O anda kimi şöyledir, kimi başka bir şöyle. Sarsılırım bir anlık karın gurultusuyla. İşte o anda bir şeyler yapmalıyımdır ve eve dönüş bilet parasını bir köşeye ayırarak. Bir tost alırdım neyli olursa olsun. Bir de yanına içecek şöyle sıcacık bir şey. Hem ısınır içim biraz ve hem de o bir lokmacık tostla doyar şu garip midem. Bir vakit de böyle seyrederim insanları. Herkes benim gibi sıcak bir şeylerle yiyemezler kıyıntılarını. Şanslıyımdır. Ama buruk…

     

     

    VII

    İnsanlar vardır Hacıbaba insanlar vardır o terminallerde, o garlarda, o istasyonlarda, o limanlarda. Bir yerlerden geliyorlardır, bir yerlere gidiyorlardır. Henüz sersemlememiştir dinçtir gidecekler. Gelenler, henüz gelenler ise uyku sersemidirler aslında. Bu terminalde dostlarını bekliyorlardır kimi. (Hıh) Kimileri ise hiçbir şeyi. Bazıları nereye gideceğini bilmiyordur. Amacı yoktur onların zaten. (Hıh) Dost arıyorlardır o terminallerde, sımsıcak bir dost. Dostturlar aslında herkes yek diğer insanlarla. Kendi rastlantımız dâhilinde o gece yarısı bekleme salonlarında. Kâh bir yolcuyuz, kah bir yolcuya elveda eden bir dosttaş. Ne önemi var Hacıbaba. Bu bir diyalektik melankoli. Kısacası safsata. Kim bilebilirmiş bir gece yarısı terminalinde dostluğu. Her şey avuntu. Hıçkıra hıçkıra bir avuntu işte. Safsata demiştik bu duruma. Olsa olsa hayatın en garip ve en umutlu safsatası değil mi? Ürperti dolu, yaşam dolu, dopdolu bir safsata.



    Muhammet Demir

     


    * Buradaki Hacıbaba tanımlaması Leylekler için kullanılan bir halk ağzıdır. Bu referans ile kullanılmaktadır. 
    ** Mach, burada ses hızı için kullanılmıştır.

     

    Yorum ( 0 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/11/2009 - ADNAN DURMAZ: “Göm Yüreği Sevdalara”
  • Kategori: Şiirler


    RESİM: HİKMET ÇETİNKAYA

     

     

    akşamların sekisine oturdum

    adsız

    ve atsız

    geçmez sancılar bırakarak

    yolunurken yüzümden

    kök salmış nice bakış

    gece serildi...

    gözlerim karanlıkta demir soğuğu

    ne gideceğim bir yer

    ne beklediğim bir yolcu...

     

    ucu tomurcuklu dizeler asmak yıldızlara

    bir iğne gibi saplanıp yitmek gecenin denizinde

    birini düşünmek...

    olmayan birini

    olan birini

    olmayacak birini

    düş kovalamalar yorgunu

    yakılmış bir bilicinin külleri gibi akşam

    düşleri gibi fani

    az sonra ay doğar

    ve görür kendi cesedini içimdeki kuyu...

     

    kim bilir

    eski bir yanılsamadır belki aşk da

    gökyüzünde gidecek yeri olmayan kuşun son düşü

    bütün okyanuslarda bulunamayan ada

    ve ilk yanılgıdan sonra

    yıkılınca direği yürek evinin

    bulutlar kadar nafile ömrümüzü

    savurduğumuz deli rüzgar

    kim bilir aşk

    çaresizliğimiz bizim

    belki de ölüme olan

    ölümü aşan korku...

    yıkık kerpiç bir ev gibi

    depremler artığı bir yüreğin sessizliğinde otur şimdi

    yaşananlardan kalan koyu bir toz yığını

    kim girer ki yıkılmış kapısından

    otur anılarının yırtık şiltesine

    akşam

    ve eylül

    geçmeyen bir yara gibi beynine kurmuşken çadırını

    mezarlığa dönmüş içinde hayaletlerle otur

    yaslanarak yalnızlığın taş gerçeğine

    su kurumuş

    ölmüş kuğu...

     

    hayatın tüm alanlarında yenildin işte

    kulaç attığın sular

    kendine götürdü seni

    ne zaman türkü söylesen

    dağlarını yaktılar

    uçurum uçurum yaşadın gençliğini

    sürekli ölü çocuklar doğuran

    bir kadının yüreği

    nasıl güler

    atının ölüsünü gömen

    bir yolcu gibi

    göm yüreği sevdalara

    ve bu zulüm toprağında sevgiler olsun diye

    omzunda yalnızlık heybesi

    kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan herkes gibi

    yeniden yürü uçurumlara

    bulutlara

    sulara

    şarkılara

     

     

     

    Adnan DURMAZ

    Yorum ( 4 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/11/2009 - İRFAN SARİ: “Asmin”
  • Kategori: Şiirler


    FOTOĞRAF: UFUK AKÇAY

    paletler tankları yürütürdü tanklar ağır demir kokusu
    çocukların ödünde bir keman yırtılması
    kemiklerimizi saran şu deri tabakası
    sarı tütün tabakası
    ağızlığın duman yerinde kirli bir düşman
    çatışması

    sen gelirdin şehre
    mavi gökyüzünde beyaz parçalı bulutlar
    gözlerine ayna tutardı
    içini sarardı kaldırım taşlarının
    sicim sicim uzayan yağmur şarıltısı
    pencereye değen ıslantılar
    uçardı

    dudaklarında pembenin ayak izi
    fırtınaya tutulurdu kalbim
    kurşun yarısı bir kefem
    bir yanım
    dinim imanım benim
    telefon direklerinde haki elbiselerden konuşurdu
    potinlerinin burnu kan tekmeleri
    şarap dökerdin kanser yaramın üstüne

    badem ve incir döverdi havanda Asmin
    parçalanmış ağzından yeminle
    bağlamanın akorduyla kıyım kıyım ciğer tanem
    ölürsem ezberen olsun istemem
    akşam üstü
    bir asker kurşunuyla mesela
    sihri boşalmış imam palavralarıyla ya da
    bir virgül kadar olsa bile ölüme kafa tutmalıyım
    bir çingene mememin üstüne kırmızı karanfil takmalı
    falıma iki liralık soytarılık çekmeli
    iki vakte kadar
    ya da şimdi

    sen gelirdin şehre
    bastonu kiraz ağacı günahlar
    forsuna ebonit taraklar ve kokulu kehribar
    ibriğinden idrar ve sarı saman damlar
    mancınığa germe bağırsaklar
    oracıkta hemen

    ve çocuklara
    ikram ettiğin o sıcak gülüşlerin fotoğrafları
    mayınsız topraktan yapılmış memelerin
    isminin kolyesi oldu
    savaştan adresini sormayı unuttular
    aynalarını ayalarında sakladıkları bilinmedi
    sıratın ince telini koparmaya kudretti hepsi
    onları astığın kolyede kaldın

    sen gelirdin şehre
    bir biber acısı dolanırdı sokakları
    gözyaşlarına limon suyu sıkılırdı
    tavan aralarına ölü güvercinler toplanırdı
    bir bütün olurdu küçük taşların fırtınası
    hortum suyu sıkardı boğazından
    işte o vakit sen gelirdin şehre
    falcılar falıma bakmaya korkardı
    benden sorulurdu yeryüzü ve gökyüzü
    Asmin açardı her yer

    Yorum ( 0 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/11/2009 - EVİN OKÇUOĞLU: “Yıldız Tarihi 2009 “
  • Kategori: Şiirler

     


    RESİM: EMER EZWAN

     

     

    Yıldız Tarihi 2009 

    Özet 1

     

    krize gireceğiz yeniden

    bir alçak basınç dalgası gibi

    kumaşı sökük bir bayrak

    dolar dalgalanıyor gökte

    “emekdeğer” hücrede inim inim inlemede

     

     

    Yıldız Tarihi 2009

            Özet 2

     

    ABD’nin Büyükelçisi James Jeffrey’e

     

    Kim döşedi bu rayları

    30 yıldır işine yaramıştı

    Raylar geçmişte çatışmalı silahlı

    Ellerinde büyümüş terör canavarı

    Döşediği rayları söke söke ilerliyor Abe De

    Söküyor silahı ve kan izlerini

    Bir demokrasidir başlıyor aniden

    Bastıkça tank paleti ayaklı

    Eski rayları söküp yenileri döşüyor

    Şiddetten uzak olun diyor bu kez

    Halk ray kenarında izleyici

    Ne eski raylar ne şimdiki sözde demokrasi rayları

    Yürümüyor üstünde yaya gitmeye alışık bacaklar

    Bu yollara döşenecek raylar yoksul halklardan sorulur

    Senden sorulmaz diyor abe deli adam

    Çek git diyor topla rayını

    Kendi çizer yolunu bu toprağın insanı

     

     

    Yıldız Tarihi 2009

            Özet 3

     

    Birden değişim başladı

    İçler dışlara iyice açıldı

    Dışın askeri geçsin diye içimizden

    Dış saldı dışkıyı rahatladı

    Ağa dışa bağlı kul dışa

    Dış ve iç bir olmuş

    Dışkı yedirmekte kuluna

     

    herkes oldu sarmaş dolaş

    içe işleyen kirleri birbirine bulaştı

    gözünü açan kapıldı sihre

    din bilime bilim dine nasıl oldu yaraştı!

     

    medya kalemleri aynı hokkaya batık

    herkes sarmaş dolaş oldu sonunda

    kanlısı kansızı kulu tanrısı aynı rüyaya daldı

    paragözün parladı yıldızı

     


    http://www.evinokcuoglu.blogspot.com/

    www.evino.spaces.live.com

    Yorum ( 2 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/11/2009 - AHMET TAHSİN:”Sana Sevgi Söyleyeceğim”}{AHMET YILMAZ TUNCER: “Özgür”
  • Kategori: Şiirler

    SANA SEVGİ SÖYLEYECEĞİM

     


    FOTOĞRAF:ADNAN DURMAZ


     


    Sana sevgi söyleyeceğim kar pekmez
    Turşu, yoğurt ah çocukluğum
    Sevgi ballı dürümdür diye düşüyordum.

    Sonra,
    Sonra öpemezdim ağzından
    Ah delikanlı aymazlığım
    Süreç incinirdi
    Uçları dizlerime değen kalın bir atkıydı sevgi
    Sevgi el gibi bir şeydi parkamın cebindeki.

    Bir öglen vakti kızıl kar
    Soguk odasında sobalı bir evin
    Genç kız titremelerin ve hayallerinle
    Sen bana zimmetlendin.

    Mor zambaklar açan toprak olmaktan
    Beni sürekli geriye çeken
    Uzun kumral saçlardan oluşan kelepçemdin

    Sana sevgimi söyleyeceğim başka dil bilmiyorum
    Hani sözcükler nerede
    Sevgimi dillendireceğim o derin
    Yetersiz kalırsa ana dilim
    Başka dillere de giderim.

    Elif bir ömürdü ne derin sular geçtik
    Kaygısı başamızı aşan
    Sevgi burnumda kokusu kalmakmış
    Saçımın tellerine bulaşan.

    AHMET TAHSİN



    ÖZGÜR



    FOTOĞRAF:İLİDİO FERNANDES

     

    İlk  demir  kapı  düştü    

    Kapıyı  sarmalayan  zincir

    Ardından   kapıdaki   kilitler   

    Birer   ikişer   üstümüze    

     

    Gece   düştü    üstümüze  

    Ve  onlarca  tahta   kuruları    

    Geceyi  orada   tanıdım

    Geceyi  ve  soğuğu   

    Bakışlarım   tavana   asılı   iken  

     

    Düşüncelerim   mavi   gecede   

    Tutuklu  kaldı

    Dışarıda  türküler  özgür    

    Burada  demir   kapı   bile  tutuklu  

    Sen  tutuklu  ben  tutuklu

     

    İnci  tanesi  gibi  yan  yana   

    Dizili   yıldızlar   gecede   özgür     

    Bu   gece   gece  özgür

    Şimdi  elimde :  

     

    Kalem  özgür 

    Dizimde  kağıt  özgür   

    Dışarıdan   sızan   kıskanç  

    Işık  özgür


    AHMET YILMAZ TUNCER

    Yorum ( 0 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/11/2009 - UYSAL HİMMET: “Yalan” }{ HAMZA İNCE: “Barış”
  • Kategori: Şiirler

    YALAN


    FOTOĞRAF: MİSHA GORDİN


     

    bir yaprak daha dökülüyor sonbahardan
    bir takvim yaprağı daha
    karılarımızı ve çocuklarımızı kandırıyoruz
    yalan söylüyoruz her gün
    güneşli bir güne inanmanın kıvrandıran sevdasıyla

    yakınlarda bir baykuş ötüyor
    bir yaprak daha ömrümüzden
    .................................salına
    ....................................salına
    .......................................salına
    faşizmin mükerrer baskısını karşılıyoruz ömrümüzden yapraklarla

    çünkü resmi gazete
    en çok satıyor hâlâ


    UYSAL HİMMET

     

     

    BARIŞ


     

    FOTOĞRAF: KADİR OCAK



    Barış ekmektir insanlık aşı
    Yaşatırsanız filiz verir
    Kurşunlarsanız kıtlık olur
    Bilmelisiniz
    Kıtlıkta doyum olmaz
    Kin ve kan boy atar

    Barış tan vaktidir
    Kuş olmaktır
    Seyretmek için gökyüzünü
    Bilmelisiniz
    Karanlıkta uçmaz kuşlar
    Yalnızlık korkusu taşır karanlık

    Barış gün aydındır
    Yaşamak için tebessüm
    Gün başlangıcıdır yaşamın
    Bilesiniz
    El uzatmaz savaş
    Kan gözyaşı taşır

    Barış bağımsızlıktır
    Tur atar evlerde
    Öğretir anonimliği
    Bilesiniz
    Bir kanalda çekip gider
    Barışa düşmanlar tarafından

    Barış evrendir
    Plajı var ırmağı var
    Ücretsiz açıktır ziyarete
    Bilesiniz
    Karşı olmak barışa
    Tir tir titremektir sıtmada

    Barış bakmaz hiçliğe pencerede
    Yaşarsın pazarda cumaya evren bir yatak
    Tasarruf etmez yaşamda
    Bilesiniz
    Meydan kandır barışa karşı durmak
    Senin benim bizim kanımız

    Barış cesarettir ister yürek
    Avazı avazına bağırmaktır
    Seviyorum seviyorum seni demektir
    Bilesiniz
    Sır veriyom şefkatsizlik ve korku taşır
    Barışta yana olmayan yürek


    HAMZA İNCE

    Yorum ( 0 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/11/2009 - HASİBE AYTEN: “Boransa Esen” }{ ÖZENÇ ESEN: “Yazgınızdır Hükümsüzlüğüm”
  • Kategori: Şiirler

     

    BORANSA ESEN

     

    FOTOĞRAF: CHEYENNE ROUSE

     

    Gün kışı esmeden cefalı ozanlar
    Maya çaldınız çıplağına dağların
    Gelincik mevsimi diyorlar
    Başağına acıların


    Gün kışı esmeden gülyüzlü ozanlar
    İşe çağırıyor sözcükler sizi

    Kardelense mevsim
    Boransa esen
    Ağartalım geceleri

     

    HASİBE AYTEN




    YAZGINIZDIR HÜKÜMSÜZLÜĞÜM

    FOTOĞRAF: NDLONGOP

     

    .................................................Seni Sevmiyorum Ey Kavmim

     

    Hükümsüzdür suretim

    İdam fermanım asılsın

    Geleceğimin buğulu camlarına

    Titri yok bunca yorulmuşluğun

    Adı sadece dizelere manşet çoktandır

    Ölümlerin ve yalnızlığın

     

    Uyan artık ey cani yalım

    Sereserpe yanağındaki bozkıra

    Çiselerken aksi sedası ruhundaki vehmin

    Ağlıyorum boynu bükük ütopyamla

    Meğer ne yılkılarla serinlermişsin duldasında

    Hümanizm denen sahte gölgenin

     

    Oysa oysa dillerinde büyük paragraflarla

    Şairler ne komiktir ne soysuz

    Kıvrandıkça dillerinde insanlık sevgisi

    Bu kadar da kendinden emin

     

    Neden kimse duymaz kanırtmışlığını

    Dudaklara pelesenk edilen sahte sevgiyle

    Duyarsızlığın

    Kimse görmez mi

    Makarna özlemiyle dağılan parçalarını

    Yaşlı bir çocuğun

     

     

    Devril devril ey itaat çılgını bunak kavim

    İnadına yakıp tenimin körpe fidanlarını

    Uğrunda anıların

    Yüzümü sürteceğim sinsi gülüşleriyle

    Çapraz yanılgısına yazgının

    Ve Tahvil edilen cennet hayalleri

    Geçer akçe olduğunda eteğinde acıların

    And olsun ki ağlayacağım

    Secdeye vararak önünde insanlığın

     

    Hükümsüzdür suretim

    Katli vaciptir düsturu

    İliştirilsin sessizce dizelerine bu şiirin

    Siz tekrarlarken bin yıllık aczini efendinizin

    Ölmekteyim zaten an be an yabancılaşarak

    Çeperlerine titrek gövdemin….

     

    ‘’Gün Ola Devran Döne Sevdiğim’’

     

     

    ÖZENÇ ESEN

     

    Yorum ( 0 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/11/2009 - ADİL OKAY: “Telif Hakları ‘Rsf’, ‘ Müyap’ Ve Aydın Tavrı”
  • Kategori: Yazılar

                                             

      

    Konuya basından taze sayılabilecek bir haberle başlayayım: Dünyanın en büyük sosyalleşme sitelerinden MySpace ve Last FM  MÜYAP'n şikayeti üzerine 19 Eylül'de erişime kapatıldı. Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, MySpace sitesinin tamamına Türkiye'de erişim yasağı getirilmesini kınadı; "Telif hakkına sahip çıkarken ifade özgürlüğü hakkı engellenemez" dedi. Paris - BİA Haber Merkezi  24 Eylül 2009.

     

    İlk okuduğumda ilgimi çekmeyen bu haberin neredeyse ulusal sonra evrensel bir haber−olay− tartışma olduğunu ve benim ilgi alanıma girdiğini fark ettim. Bu haberde dikkatimi çeken, 1970’li yıllarda sol arenadan tanıdığım Bülent Forta’nın, şikayeti yapan (RSF’nin kınadığı) MÜYAP’ın başında adının geçmesiydi. İşin diğer ilginç yanı RSF’nin, "Telif Haklarını İfade Özgürlüğünü Baltalamadan Koruyun" diyerek verdiği dersti.  Kime ders veriyordu? Haberin devamında görüyoruz.

     

    Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği (MÜYAP) Başkanı Bülent Forta, "Şikayeti bizi yaptık. Fikri haklar çalınıyor. Biz de hak mücadelesi yapıyoruz. MySpace'le anlaşmaya varıldı, siteleri bir iki güne kadar açılacak. Ancak Last FM anlaşmaya yanaşmadı.(…) Sahip olduğumuz içerikler bu sitelerde yayımlanıyor. Her gün birileri bunları bedava kullanıyor. Biz de MÜYAP'a yetki vermiş insanların haklarını korumak için böyle bir yola başvurduk. Amacımız siteleri erişime kapatmak değildi. Bu Türkiye'deki yasaların sorunu. Çünkü, başka türlü bir uygulama yok."demişti.

     

     “Forta, şikayet gerekçelerini şöyle anlatmıştı: ‘Biz bu iki sitedeki içeriklerin telifsiz kullanımını engellemek için bir anlaşma yapmak istedik. Çünkü, dünyanın en büyük şirketleri arasında yer alan ve birçok sanatçının eserlerini kullanıcılarına ulaştırarak milyarlarca para kazanan bu firmalar bize telif ödemeye yanaşmadılar.’

     

    Tabi konu burada kalmadı. Kapanmadı. MySpace ve Last FM kullanıcıları sitelerin erişime kapatılmasına karşı harekete geçtiler. Sosyalleşme sitesi Friendfeed'de bir araya gelenler MÜYAP'a "Özgür müziğe dokunma" yazan kapakların içine yerleştirdikleri boş CD'leri yollayacaklarını bildirdiler. (bianet) 

     

    RSF, 23 Eylül’de yaptığı yazılı açıklamada, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç Dr. Yaman Akdeniz'in, MÜYAP’ın şikayeti üzerine (alınan kararın) orantısızlığına, "dinozorlar çağında kalma bir yöntem" sözleriyle işaret ettiğine değindi. ‘Şu anda kesin olarak kınadığımız sansür refleksi Türkiye'de yaygın.” diyen RSF, 2008'de yayımladığı ‘Dünya Basın Özgürlüğü Sıralaması'nda Türkiye'nin, 173 ülke içerisinde 102. sırada olduğunu da duyurmuştu. Dolayısıyla bu sansür uygulamasına MÜYAP’ın, dolaylı da olsa katkı sunduğu belirtiliyordu.

     

    Fazla söze gerek yok. Bu konuda Çağrı Öztürk’ün, 14 Eylül 2005 tarihli Birgün Gazetesinde yayınlanan ‘Hakk-ı Telif’ başlıklı araştırma yazısı da yeterince açık ve öğretici. Ben Yeniden güncelleştiği için, üç yıl kadar önce yazdığım Birgün Gazetesinde ve www.özgürüniversite.org sitesinde yayınlanan ‘Telif Hakkı ve Korsanlar’ başlıklı makalemi kısaltarak aşağıda tekrar aktarıyorum. MÜYAP başkanı Bülent Forta’nın sözünü ettiği, “Fikri haklar ve Hak mücadelesi” konusuna daha farklı bir bakış açısıyla açıklık getirdiğime inanıyorum. Konuyla ilgilenenlerin dikkatine.

     

     

    TELİF HAKKI VE KORSANLAR

     

    (…)Günümüzde korsan tanımının kapsamı genişledi. Hava korsanı, kitap, CD korsanı, internet korsanı v.b. Bir de tanınmış marka giysileri taklit eden, ‘contre-façon’ üretim yapan ‘korsan işletmeler’ var. Hatta bu korsan üretim geri bıraktırılmış ülkelerde devlet desteğiyle yapılıyor. Bilindiği gibi dünyada paylaşılmayan pazar kalmadı. Emperyalist-kapitalist devletler pazar savaşında bitap düştüler. Soluk alabilmek, krizlerini atlatabilmek için söz konusu korsanların pazardan kaptığı payı geri alabilmenin yollarını aramaya başladılar. Microsoft’un patronu Bill Gates’in Türkiye ziyareti de korsan yazılım programlarını engellemeye yönelikti. AB Parlamentosu 9 Mart 2004’te ‘contre-façon’ üretime ve internet korsanlarına karşı bir yasa taslağını onayladı. Eleştirilere neden olan yasaya göre, her türlü markanın taklidi, çoğaltılması ve kullanılması hapis ve para cezası öngörüyordu. Yani ticari anlamda olmasa bile –evinde korsan CD-DVD bulunduran, Tayvan’dan gelirken bavulunda contr-façon üretilmiş birkaç Lacoste tişörtü getiren insan da aynı yasadan mağdur olacaktı. Bu yasanın gündeme gelmesinden sonra İngiltere’de British Phonographic Institute (B.P.I.) korsanlara karşı harekete geçti. B.P.I. 23 İngilizi telif hakkı ihlalinden 2000 Sterlin para cezasına çarptırdı.1

     

    22 Aralık 2005’te, Fransa parlamentosu, yükselen eleştiriler üzerine AB parlamentosunda kabul edilen ‘contr-façon’ ve ‘telif hakkı’ yasalarında değişikler yaptı. Evlerde ticari maksat olmadan, internet üzerinden indirilen veriler için ceza-i müeyyede kaldırıldı. Telif Yasası revize edildi. 2

     

            Hangi korsan daha masum

     

    Dile kolay 350 milyar dolar. Dünyada tüm bu korsan üretimin (programların, film ve müzik CD’lerinin, kitapların, taklit marka giysilerin) yıllık cirosu 350 milyar dolara tekabül ediyor. Tabi bu uğurda büyük kapitalist şirketler, devletleri devreye sokar, telif yasası çıkar, taklit üretimin cezası artar. (…) Özellikle altını çizmeli ki, dünyada korsan yayına-üretime savaş açan, ‘kurallı kapitalizm istiyoruz, sömürü yasal çerçevede olmalı’ diye ağlaşan çok uluslu tekeller için, işçilerin yaşam standartları, insan hakları, sanatçı hakları falan söz konusu değil. Çünkü onlar, geri bıraktırılmış ülkelerde kurdukları fabrikalarda, çok daha kötü koşullarda işçi çalıştırıyorlar. (…)

     

    Korsana karşı başka ‘korsan’lardan (ve savcılardan) medet ummak aydınların, sanatçıların tavrı olamaz. Olmamalıdır. Yayınevleri aracılığıyla devlete verecekleri vergiyi kaçıran, yani halkın parasıyla sanatçı transfer eden bankalar ve sözüm ona kültüre para ayıran holdingler de korsanlardan daha masum değildir.


     

            Sanatçı duyarlılığı nedir

     

    Bir sanatçı beste veya resim yaparken, heykel yontup, fotoğraf çekerken, aşkına şiir yazarken; parayı veya aynı anlama gelecek telif hakkını düşünmez. Sanatçı öncelikle egosunu tatmin için eser yaratır. Paylaşılmak, izlenmek, onanmak, ego tatmini zaten yaratılan eser için bir ödüldür. Karşılıktır. (Kimi sanatçıların ücret karşılığı sipariş üzerine yaptığı çalışmalar, ders kitapları yazanlar veya ‘evet ben bu işi para için yapıyorum’ diyenler konumuz dışıdır.)

     

    Telif Hakkı yasası ise, kültürün endüstrileştirildiği, sanatın metalaştırıldığı dünyada sanatçıların da eserleriyle birlikte alınıp satılabileceği, kirli banka sermayesiyle kurulan yayınevleri arasında ‘transfer’ edilebileceği anlamına gelmektedir. Bir zamanlar idolümüz olan, aşkla sevdiğimiz yazarların banka yayınevlerine ‘transfer’ oluşunu dehşetle izlemekteyiz. Oysa çok değil yüzyıl önce, bu gün hala başucu kitaplarımız olan eserlerin yaratıcıları, örneğin Stendal, Voltaire, Cahit Sıtkı, Ömer Hayyam ve diğerleri telif hakkı almamışlar, buna rağmen üretmeye devam etmişlerdir.

           

    ‘’Düşük maliyetli kitapla, telif hakkı aynı kişi tarafından talep edilecek olgular mıdır? Bir yandan Türkiye’de kimse kitap okumuyor diye ahkam kesip, diğer yandan da korsanla savaş kampanyasında fikir ve sanat eserleri üzerindeki haklarından bahs ile bayrak açmak bu çelişkili tavrın en göz önündeki örneğidir. Ne de olsa korsan, yazarın, bestekarın ya da yönetmenin manevi tatmini sağlamada işini kanunlara uygun yoldan yürütenlere göre daha başarılıdır. Maddi tatmini baltalasalar bile. Kaldı ki düşününce sanatın ve fikrin maddi bir karşılığı olmasını düşünmek bile sakattır. Çünkü sanata ve fikre atfedilen kutsallığı kirletir maddiyat. (...) Bu gün telif hakkının işlevi, fikri metalaştırıp, onu da ekonomik açıdan güçlü olanın tekeline almaktır. Böylece ‘fikir’ kendisini üretenden de, üretilme sebebi olan hedef kitleden yani toplumdan da gerektiğinde soyutlanabilir. Ve sadece onu satın almış kimsenin arzuları doğrultusunda kullanılacak bir araç haline getirebilir.’’3


     

            Spinoza ve sonsöz

     

    ’’Maddi ve manevi tatminin birlikte yürüyemeyeceğinin belki en ‘damar’ hikayesi Spinozanın kısa ömründe geçer. Fikirlerinden dolayı içinde bulunduğu toplumdan aforoz edilen Spinoza, felsefesini özel derslerle ve tahmin edeceğiniz üzre telif hakkı almadığı –ki o zaman öyle bir kavramın olmadığı da malumdur- sağda solda dolaşan küçük kitaplarıyla yaymıştır. Ünü kıtayı sardığında Heidelberg Üniversitesinin teklif ettiği kürsüyü de maddi imkanlar aşkına, düşünsel bütünlüğünü ipotek altına alamayacağı gerekçesiyle reddeder...’’ 4

     

    Sanatçıyı korumak –onları, yüksek telif ve transfer ücreti verip bağımlı hale getiren vahşi tekellerin kucağına atmakla değil- asgari bir devlet güvencesi sağlamakla olur.

     

    Kapitalist sistem havayı, suyu, dağları, denizleri olduğu gibi sanatı da satışa çıkarmakta ve bunun adına -sözüm ona sanatçıyı koruyan- ‘telif hakkı’ demektedir. ‘Korsana savaş’ da tuzu kuru sanatçıların−patronların sloganıdır. Oysa karşı çıkacak o kadar çok haksızlık, adaletsizlik, yağma, işgal, insan hakları ihlali var ki dünyada.

     

    Bu gidişe dur denmezse yakında ses, söz, mısra, ıslık çalmak ve âşık olmak da vergiye tabi olacaktır.

     

    www.adilokay.com

     

    .                                                       

     

    1/ Stephane Grill. 06 Mart 2005. Reuters.

    2/Le Monde. 22 Aralık 2005.

    3/ 4/Çağrı Öztürk. ‘Hakk-ı Telif’. 14 Eylül 2005. Birgün Gazetesi.

     

     

    Yorum ( 0 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/11/2009 - TEMEL DEMİRER: “Öğrenilecek Onlar” -II-
  • Kategori: Yazılar

    Sanatçısı Saptanamadı

     



    SABAHATTİN ALİ

     

            25 Şubat 1907 tarihinde Gümülcine’de doğdu Sabahattin Ali; 2 Nisan 1948’de de egemenler tarafından öldürüldü…

     

    Evet “Dertlerin kalkınca şaha/ Bir sitem yolla Allah’a/ Görecek günler var daha/ Aldırma gönül aldırma!” diyen O, ‘Milli Emniyet’ mensubu olan Ali Ertekin tarafından Bulgaristan sınırında katledildi… (Ertekin sorgusunda, mensubiyetlerini itiraf etmiş, cinayeti kabul etmiştir. 4 yıl hapis cezasına çarptırılan Ertekin sadece birkaç hafta ceza aldıktan sonra genel af yasasından yararlanmış ve serbest kalmıştır.)

     

    “Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik… Kanunlu kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık, iç ve dış bankalara para yatırmadık. Han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milletli kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Milletin derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer…” diyen Sabahattin Ali’nin “yaşadıklarından öğrendiği şeyler” vardır. İşte ondan, Konya ve Sinop Cezaevlerinde yazdığı onca şiiri şimdi bize “başın öne eğilmesin” der…

     

    Ve “göremesen bile denizi/ yukarıya çevir gözü/ deniz gibidir gökyüzü” diyerek bizleri “önemli olan yenilmek değil teslim olmamaktır” anlayışıyla mücadeleye davet eder…

     

            Evet, evet “Göklerde kartal gibiydim/ kanatlarımdan vuruldum/ mor çiçekli dal gibiydim/ bahar vaktinde kırıldım,” dizelerinin sahibi Sabahattin Ali aynı zamanda ‘Kuyucaklı Yusuf’ (1937), ‘İçimizdeki Şeytan’ (1940), ‘Kürk Mantolu Madonna’ (1943) başlıklı romanların; ‘Değirmen’ (1935), ‘Kağnı’ (1936), ‘Ses’ (1937), ‘Yeni Dünya’ (1943), ‘Sırça Köşk’ (1980) başlıklı öykü kitaplarının; şiirlerinin toparlandığı ‘Dağlar ve Rüzgâr’, ‘Kurbağanın Serenadı, ‘Öteki Şiirler’in yaratıcısıdır…

     

    NÂZIM HİKMET

     

    Hani… “Ben bir insan/ Ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben/ Tepeden tırnağa insan/ Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret…” diye haykıran komünist…

    Hani… “Hapislerde geçen on beş sene arkamda,/ önümde daha on yedi yıl./

    Bir bayrak dalgalanır kafamda:/ kan gibi kızıl./

    Bir kadın severim:/ süt gibi beyaz./

    Bir şarkı söylerim:/ bütün fidanlardan ümitli./

    Şarkımda kavgası, kederi, sevinci insanlarımın/ ve elimde kadınımın elime dokunmayan eli…” diyen özlemlerin insanı…

    Hani… “Memleketim, memleketim, memleketim/ ne kasketim kaldı senin ora işi/ ne yollarını taşımış ayakkabım/ son mintanım da sırtımda paralandı çoktan/

    Şile bezindendi/

    Sen şimdi yalnız saçımın akında/ infarktında yüreğimin/ alnımın çizgilerindesin memleketim/ memleketim, memleketim, memleketim...” diyen hasret…

     

    İşte O(nlar), Nâzım Hikmet’tir…

     

    Ölümünden birkaç ay önce Paris’te Gökşin Sipahioğlu ile yaptığı söyleşide, “Bir gün komünizmin bütün dünyaya hâkim olacağına kaniiyim… Elhamdülillah ben komünistim!” diyen Nâzım Hikmet hakkında, “Nâzım, düşmanları tarafından bile sevilen bir İNSAN’dır,” derdi Bursa’daki mahpus arkadaşı Orhan Kemal…

     

            Orhan Kemal, anılarında, Nâzım’ın gecenin bir vaktinde uyanıp kendisinden kalem isteyip duvara dizeler yazdığını anımsatıyor. Nâzım, şiir yazarken kendinden geçen bir ozan. Korkusu var bu noktada, şöyle diyor Nâzım: “En sinirlendiğim şey, böyle (kendimi) kaybederek dolaşırken etraftan seyredilmek. Deli diyeceklerinden korkuyorum. Onun için kendimi tamamıyla kapıp koyuveremiyorum.”

     

    Nâzım, sanat işlerini ciddiye alan bir inanmış ozan. Orhan Kemal, ona her aklına geleni soruyor. Nâzım, dilimizin sadeleşmesi konusunda şunları söylüyor: “Dilde ölçü halk olmalıdır. Halkın yadırgadığı, her günkü konuşma dilinde kullanmadığı kelimeleri almamaya bilhassa dikkat etmeli...”

     

    Şiirde şekilden çok içerik yeniliğini savunuyor. Hapiste geçim sıkıntısı çeken Nâzım, bunun üstesinden gelmek için çözümler arıyor ve dokuma tezgâhları kurup çalıştırıyor. Başarılı da oluyor: “Nâzım, birlikte çalıştığı arkadaşlarının bütün ihtiyaçları ve dertleriyle ilgilenirdi. Tezgâhlarda bez dokuyan Batı Anadolulu delikanlıların gönüllerini kendine çekmişti...”

     

            Nâzım, dünyadaki gelişmeleri izleyip doğru tanılar koymakta da usta. İkinci Dünya Savaşı sürerken Almanların yenileceğini söylüyor, bunun “tarihi bir zorunluluk” olduğunu belirtiyor. Çevresindekilere iyilik etmekten zevk duyuyor, borç para isteyenlere bulup buluşturup veriyor.Hapiste Nâzım’ı, karısı Piraye, yılda birkaç kez ziyaret edebiliyor. Bu anları şöyle anlatıyor Orhan Kemal: “Piraye Yenge yıldan yıla iki, pek pek üç sefer gelir, birkaç kuruşu varsa üç beş gün otelde kalırdı.

     

            Böyle günlerde Nâzım Hikmet’i görmeli! Piraye Yenge trenden iner inmez, ayağının tozuyla telefon eder, yahut otele filan inmeden hapishaneye gelirdi... Nâzım’ın karısına saygısı sonsuzdu...Yazdığı mektupları bazen bana da okurdu. Bu mektuplar, şiir dolu nesirlerdi ki, sade samimi -ama ne kadar samimi, ne kadar sade- dilleri dinleyene ferahlık verir, hayatı sevdirir, insana en karamsar zamanlarında bile ruh değişikliği, yepyeni bir tazelik verebilirdi...”

     

            Nâzım’ın bu mektupları saklayıp Memleketimden İnsan Manzaraları’na belge yaptığı biliniyor. Orhan Kemal, bu yapıta kimlerin malzeme verdiğini anlatıyor: “...Yayalar Köylü İbrahimler, Çorbacı Mehmetler, Laz Eyüp Ağalar, İlyas Kaptanlar, Balkanlı Muhacirler, Azerbaycanlı Şükrü Beyler, Galip Ustalar...”

     

            Annesi de ara sıra ziyaretine geliyor, Nâzım’ın portresini çiziyor, resmini yapıyor. Nâzım, annesiyle resmi tartışırken de gerçekçiliği savunuyor. Orhan Kemal, “Tavşan Hikâyesi”ni anlatırken, Nâzım’a armağan ettiği tavşanı ne değin sevdiğini belirtiyor. Nâzım, tavşanla mutlu oluyor. Piraye, tavşanı alıp götürünce onun tavşanından kurtulmuş oluyorlar. “Çilek Hikâyesi”nde de, Nâzım’a armağan edilen bir kutu çileğin öyküsü anlatılıyor. Çilekleri pudra şekeri serperek yiyorlar: “Nâzım, ‘Ooooh be’ dedi,’ çileğe doyamadım demeyeceğim![14]

     

            Nâzım Hikmet bu; böyle!

     

    O, Türkçe’nin büyük şairi olmasının ötesinde, bir isyancı, bir dava insanıydı.

     

    Evet, Nâzım Hikmet’in bir diğer artısı da şiirinin toplumsal kavgasıyla etle tırnak gibi bütün olduğudur. Bu nedenle hiç kimse, onun kim olduğunu, ne yaptığını, ne düşündüğünü bilmeden şiirlerini okuyamadı…

     

            O; “Sovyet Devrimi’yle buluştuğunda 19 yaşındaydı; Rusya’da yaşadıkları ona ömrünce yoldaşlık etti. Tutulduğu devrim aşkının bedeli, her seferinde ağır işkenceli tutuklamalar ve sonra mahpusluktu. Daha da beteri, memleketine hasret yaşamaktı. Acısı hiçbir koşulda yüksünmeye dönüşmedi, “düşmana inat bir gün daha fazla yaşamak” duygusuna inançla tutundu. Düşüncelerini hiçbir koşulda silmeye, silikleştirmeye çalışmadı. Bir trajedi kahramanıydı aslında; kahramanı emekçi kitleler olan modern destanların kurucu şairi oldu. Şiirin orkestrasını kurmuştu Türkçe’ye. Üç telli sazın çalındığı sahnede alışılmadık sazlardan oluşmuş büyük bir orkestranın icrasıydı şiir eylemi. Debisi güçlü bir nehir gibi akan şiirinin alışılmamış biçimi, ritme ve sese verdiği önem, konularındaki uyarıcı tazelik, okuyana aşıladığı özgüven ilk günden beri herkesi büyülemişti. Orkestrasındaki her saz yepyeni bir ahengi müjdeliyordu. Birbiriyle uyumlu çoğul sesi, yüreğe esenlik sunan cömert sözü, sözünde insanın ruhunu yücelten bir cesaret vardı. Divan şiirinin incelikleri, Pir Sultan’ın, Dadaloğlu’nun kavgacı sesi, Karacoğlan’ın lirizmi ve daha nice şiir ustalığı, modern kent diline taşınmış, onun şiirinde kendine güvenli bir yer edinmişti.”[15]

     

            Nedim Gürsel, ‘Dünya Şairi Nâzım Hikmet’ başlıklı incelemesinde, “Nâzım Hikmet’in asıl önemi, bence, Türk şiirinde yol açtığı yenilikçi hareket ve gelişiminin belli bir evresinde geleneksel halk yazınıyla kurduğu bağ çerçevesinde aranmalıdır,” biçiminde bir saptama yapar ki, tartışmaya değer. Belki Nâzım Hikmet’in asıl önemi değildir orada gösterilen de, geleneksel halk edebiyatıyla kurduğu ilişkiden ve bunun olumlu sonuçlarından söz etmek daha doğru olur.

     

            Jokond ile Si-Ya-U’dan Rubailer’e, Şeyh Bedreddin Destanı’na, halk şiirinin biçim özelliklerine, Divan şiirinin deyiş biçimlerine, yalnızca kendi şiirinin biçimsel yapısını yaratmak için başvurması bile onun şair kimliğini bütünüyle gösterir.

     

            Nâzım Hikmet’in edebiyatımızın ana akımından ilk büyük kopuşu gerçekleştirmesinin anlamı üstünde durmak, bugüne ışık tutacaktır.

     

    Nâzım Hikmet’in etkisinden söz edince, onun yarattığı kopuş üstünde durmak kaçınılmaz olur.

     

            Nâzım Hikmet, hayatını ilahlara, ikonlara isyana adamış, şiiri elitlerin elinden alarak, halklaştırmayı bir görev olarak sahiplenmiş bir devrimcidir, bir put kırıcıdır. Ona göre şiir, emekçi halkın kurtuluş mücadelesinde bir kavga aracıdır. Onun ilham perisi omuzlarında demir putrelleri kanat gibi taşıyan bir işçidir. “Tâb’ı şâiranelikten” kurtulmak ister Nâzım. Asım Bezirci şöyle diyor: “Nâzım Hikmet, şiiri metafizik soyutlamalar, köhnemiş imgeler ve şairane benzetmelerden temizlemeye, çağdaş sanayi hayatının sesleri ve sözleriyle, gerekleri ve gerçekleriyle yoğurmaya yönelmiştir.”[16]

     

            Ve nihayet, “Dünya kültürü denen bir şey vardır, insanlığın yarattığı ortak bir medeniyet vardır. Bunda, gerek Avrupalı, gerek Asyalı, gerek Amerikalı, gerekse Afrikalı bütün halkların payı vardır. Tarihin bir devrinde bu ortak medeniyette bir halkın payı, yahut bazı halkların payı öteki halkların payından çok yahut az olabilir. Mesela, tarihin bir devrinde Çinlilerin ortak medeniyetteki payları, Almanlarınkinden, Fransızlarınkinden çoktu, sonra tarihin başka bir devrinde Almanların, Fransızların payı Çinlilerinkinden çok oldu. Tarihin bir devrinde mesela Tatarların dünya medeniyetine kattığı kıymetler Ruslarınkinden çoktu. Tarihin başka bir devrinde ise Rusların payı arttı. Demek istediğim, halkların ortak insanlık medeniyetine getirdiği, kattığı değerler her devirde, şimdiye kadar, aynı ölçüde olmamıştır. Ama bu ortak medeniyette kendi milli medeniyetiyle hiçbir şey katmamış halk yoktur. Her halk mutlaka bir şeyler vermiştir insanlığa,” diye haykıran Nâzım Hikmet’in “vatandaşlık mevzuu”na gelince…

     

            “Nâzım’ın bir Bakanlar Kurulu kararıyla yurttaşlığa dönmesi” haberi bu yüzden çok anlamlı, çok etkileyici… Kültür ve Turizm Bakanı, 68’li mücadele arkadaşım, hapishane arkadaşım, Ertuğrul Günay’ı bütün bu kararlardaki çabaları için ayrıca kutlamak istiyorum,” diyen Oral Çalışlar, dedikleri üzerinde bir kez daha düşünmelidir…

     

            “Devletin elini yıkması” bu kadar kolay mı?

     

    Oral Çalışlar, Nâzım Hikmet’le birlikte 6.5 yıl Bursa Cezaevi’nde kalan, 88 yaşındaki ressam ve yazar İbrahim Balaban’ın, “Mahvettiler o büyük adamı. Bütün dünya benim şair babamı, o büyük adamı kucaklarken, biz mahvettik. O çok büyük bir insandı… 58 yıl sonra... Ne demeliyim? Sevinsem mi, üzülsem mi? Sevinemiyorum,” sözlerine kulak vermelidir…

     

            “Nâzım Hikmet’in vatandaşlığının iade edilmesi konuşulurken ‘iadei-i itibar’ deniyor.

            Şairin itibarı şiirleridir.

    Ya Nâzım’ın itibarını konuşanların itibarı?

    Milli Türk Talebe Birliği, kuşaklar boyu hem de en hasından sağcı siyasetçi, bürokrat, yazar yetiştirmiştir.

            Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan, Bülent Arınç... Bugünün hâkim ideolojisinin ‘star’ isimleri için bir ocaktır.

    Gül ve Erdoğan MTTB’de tanıştıklarını defalarca söylediler.

    Nâzım’ın 1950’de Demokrat Parti tarafından çıkarılacak genel af yasası dışında bırakılması için 5000 imza toplayan Suphi Baykam birliğin başkanıdır.

            Nâzım’a ‘kızıl çomar’, ‘Moskofçu oğlan’, ‘Nâzım Hikmetof’, ‘komünist köpek’ diyen zihniyet budur.

     

            Nâzım’ı vatandaşlıktan atan, vatan hasretiyle ölmesini sağlayan, kitaplarını -Sabahattin Âli’ninkilerle birlikte- meydanda yakan, şiirlerini yıllarca yasaklayan kafa bu kafadır.

     

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın söylev ve demeçlerinde sıkça başvurduğu ‘eski komünist kafası bu kafa’ kalıbına bakarsak, ‘kızıl kollarıyla ve ağzından köpükler saçarak saldıran ahtapot kılıklı komünist imajı’ zihnindeki yerini korumaktadır. (…)

     

            Nâzım’ı vatandaşlıktan çıkartan zihniyetin hangi gerekçeyle olursa olsun bu kararından vazgeçmesi, açık konuşayım beni zerre kadar ilgilendirmiyor.

     

    Nâzım’ın vatanı bu topraklardı zaten.

     

            İmzalı iki kağıt, iki kararname arasında geçen sürede de böyleydi, ilelebet de böyle kalacak.

     

            Nâzım’ın vatanı şiiriydi; aşıkken, öfkeliyken, hasretteyken o şiirlere yaslananlar da vatandaşıydı…”[17]

     

    BERTOLT BRECHT

     

    “Her suçlu bir burjuva, her burjuva bir suçludur,” diye haykıran Bertolt Brecht, tüm zamanları bilgesiydi…

     

            Gönül Koca’nın, “Brecht ustaya kulak vermek lazım” dediği O, şöyle haykırandı:

     

    “Sayın Baylar, bize hep ders verirsiniz:/ ‘Aman, günah, ayıp, kötü, yanlış.’/ Aç karnına kuru öğüt çekilmez./ Önce doyur beni, sonra konuş./ Sende göbek, bizde ahlâk nedense./ Şimdi bizi iyice dinle bak;/ İstersen şöyle düşün, istersen böyle:/ Önce ekmek gelir, arkadan ahlâk./ Artık vermek gerek, unutmayın sakın,/ Tüm nimetlerden, payını yoksulların…”

     

            “Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına, dünle beslenerek yol alır,” diyen Bertolt Brecht’in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte tam 80 küsur yıl önce yazdığı ‘Üç Kuruşluk Opera’, amansız bir kapitalizm eleştirisiydi... “Mülkiyet”- “Sermaye” - “Karapara”- “Emek” - “Suç” - “Ahlâk” - “Hırsızlık” üzerine müthiş eğlenceli bir dersti...

     

            Onun verdiği ders, tarafımızdan hâlâ öğrenilmeyi bekliyor…

     

    ‘Üç Kuruşluk Opera’nın kapanış şarkısının son dizeleri tekrarlanmalıdır durmadan, daima: “Karanlığı ve büyük soğuğu düşünün/Büyük haydutlara karşı savaş açın şimdi...”

     

            Kolay mı?

     

    HAROLD PINTER

     

    XX’nci yüzyıl tiyatrosunun en seçkin yazarıydı Harold Pinter; 25 Aralık 2008’de, 78 yaşında yitirdik Onu…

     

            İngiliz tiyatrosunun XX’nci yüzyıldaki en seçkin isimlerinden olan ve absürd tiyatronun temsilcileri arasında gösterilen Pinter, 1930’da Yahudi bir ayakkabıcının çocuğu olarak Londra’da doğdu. Gençliğinde Yahudi düşmanlığıyla karşılaşması, oyun yazarı olmasında etkili oldu.

     

            II. Dünya Savaşı’ndaki bombardımanlar da Pinter’ı derinden etkiledi. Pinter, İngiliz tiyatrosunda yeni bir akımın başlangıcı olarak kabul edildi. Kendine özgü temalara ve tiyatro tekniklerine yer vererek ‘Pintervari’ gibi bir sıfat yaratılmasını sağlayan yazar, oyunlarında insan ilişkilerindeki örtük şiddeti açığa vuruyor ve tedirgin edici bir atmosfer yaratıyordu.

     

    Pinter, 2003’te savaş karşıtı şiirlerinden oluşan bir derleme yayımladı ve Irak’a karşı girişilen müdahaleyi eleştiren bu şiir seçkisiyle I. Dünya Savaşı’nda ölen şair Wilfred Owen anısına konulan ödüle layık görüldü.

     

            Bush ve Blair’i Irak Harekâtı’ndan dolayı son derece sert bir dille eleştirdi ve Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada “Gerçek şu ki, bay Bush çetesi ve Blair de gözü boyanmış bir aptal olmasına rağmen ne yaptıklarının farkında. Bush ve şirketi, dünyanın kaynaklarını kontrol etmeye kararlı, bu kadar basit. Ve bu uğurda kaç kişiyi öldürdükleri umurlarında değil” demişti.

     

    Harold Pinter’ın Türkçeye ‘Kapıcı’, ‘Doğum Günü Partisi’, ‘Oda’, ‘Gitgel Dolap’, ‘İhanet/Aldatma’, ‘Ay Işığı’, ‘Proust Senaryosu’ adlı eserleri çevrildi. ‘Gitgel Dolap’ ve ‘Aldatma’ ise yazarın Türkiye’de sahnelenen oyunlarındandı. Türkiye ziyaretinin ardından Türkiye’ye ait ‘Bir Tek Daha’ ve ‘Dağ Dili’ adlı iki oyun yazdı.

     

            “Dağ Dili” dediği, topraklarımızda çok uzun yıllar yok sayılan, yasaklanan Kürtçe’den başka bir şey değildi...

     

            Denilebilir ki “Pinter, uyumsuzluk tiyatrosu anlayışına, Öfkeli Kuşak’a olduğundan daha yakındı. Albert Camus’nün ‘Sisyphos Söyleni’ denemesinde ortaya koyduğu, insanın durumunun temelde ‘saçma’ olduğu görüşünden yola çıkan Samuel Beckett, Eugene Ionesco, Jean Genet, Arthur Adamov gibi birbirinden çok farklı yazarların, insanlığın bir amaç bulmak ve yazgısını denetim altına almak için verdiği savaşımın sonuçsuzluğunu dile getiren karamsar bakışlarını Pinter’ın da paylaştığı söylenebilirdi. ‘The Homecoming’deki (Eve Dönüş), ‘The Caretaker’daki kişilerin umutsuz, umarsız, şaşkın ve kaygılı hâlleri bu bakışın bir yansıması değil miydi?”[18]

     

    Evet absürd, tedirgin edici tiyatro oyunları ve kişisel duruşuyla hep ezilenlerin yanında yer alan Pinter, “Tiyatro yazınında devrim yaratmıştı; ama sadece oyun yazarı değildi. Aynı zamanda şairdi, senaristti, tiyatro yönetmeniydi, usta bir oyuncu olduğunu da ispatlamıştı... Bütün bunlar bir yana, aydın sorumluluğunun bilincinde, daha adil, daha güzel, eşitlikçi, barışçı bir dünya için çaba gösteren bir insandı. Zulme, işkenceye, sansüre, yasaklara, savaşa ve her tür şiddete karşı çıkan gerçek bir aydındı.

    1957’den başlayarak, yazdığı 30 kadar oyunla oyun yazarlığını yeniden biçimlendirdi. Ne de olsa Beckett’gillerdendi...

     

            Güncel diyaloglardan bir şiir yarattı. Bellekleri tazeledi. Belleği sorgulamaktan hiç vazgeçmedi. Oyun kişilerini ve olayları açık uçlu bırakarak, izleyiciye yorum özgürlüğü sağladı. İzleyiciye farklı okuma katmanları sundu...

     

            Adından türetilmiş ‘Pinteresque’ deyimiyle açıklanan karakterler, olaylar yarattı, insanlığın yalnızlığını, korkularını, özlemlerini ve iki araya sıkışmış ruh hâllerini yansıtmak ve sorgulamak için...

     

            ‘Tiyatrocu şair’in yaşamı ve eserleri haksızlığa karşı ahlâki bir öfkeyle bilenmişti ve karşı duruşu eşsiz bir örnekti.

     

            Yazarlığı ve politik kişiliği bir bütündü. Politik kişiliği parti politikalarıyla değil; dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa, baskıya, şiddete karşı durmakla biçimleniyordu.”[19]

     

    Ve nihayet, örnek alınması gereken aykırı duruşuyla O; 2007’de Nobel edebiyat ödülü vesilesiyle kaleme aldığı konuşmasının başında kendisini şöyle ifade etmişti:

     

    “Gerçek ve gerçek olmayan arasında siyah beyaz farklılığı olmadığı gibi doğru ve yanlışı da birbirinden her zaman ayırt edemeyiz. Hatta aynı şey hem doğru hem de yanlış olabilir.

     

            ‘Sanatımda gerçeği ifade etmenin yollarını ararken yukarıda ifade ettiklerime bağlıyım. Yazar olarak bu dediklerimin arkasındayım.

     

            ‘Ancak vatandaş olarak böyle düşünemediğim gibi, doğruyu yanlıştan ayırd etmekle yükümlüyüm…”

     

    30 Mart 2009 12:25:35

     

     Temel Demirer

     

    N O T L A R

     

     [1] Meredith.

    [2] Hegel, Tinin Fenomenolojisi, Oxford, 1977, s.404.

    [3] Mehmet Özer, “Önsöz”, Şiirimizin Işıklı Irmağı Enver Gökçe, Evrensel Basım Yayın, 2006.

    [4] Ali Ekber Ataş, “Dost Dost İlle de Kavga’ ve Enver Gökçe: Yolumuz Gurbete Düştü”, Cumhuriyet Kitap, No:878, 14 Aralık 2006, s.8-10.

    [5] Mücap Ofluoğlu, Silinmiş Alkışlar İçinde, İş Bankası Kültür Yay., 2008.

    [6] Metin Celâl, “Hasretinden Prangalar Eskittim”, Cumhuriyet Kitap, No:953, 22 Mayıs 2008, s.22.

    [7] Ersun Çıplak, “Anadolu’nun Sabrı”, Cumhuriyet Kitap, No:950, 1 Mayıs 2008, s.3.

    [8] A. Hicri Izgören, “Yattığım Ranza Aşkına”, Ülkede Özgür Gündem, 4 Haziran 2006, s.13.

    [9] Ahmet Hakan, “Yusuf Ölmüş”, Hürriyet, 4 Mart 2009, s.4.

    [10] Oral Çalışlar, “Yusuf Hayaloğlu ve Ahmet Kaya...”, Radikal, 6 Mart 2009, s.11.

    [11] Zeynep Oral, “Onat Kutlar’a...”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2009, s.15.

    [12] Onat Kutlar, Bahar İsyancıdır,1. baskı 1986, De Yay.; son baskı, 2003, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.

    [13] Onat Kutlar, Yeter ki Kararmasın, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2003.

    [14] Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le 3.5 Yıl, Everest Yay., 5. Baskı, s. 38-42-50-62-63-77-89.

    [15] Mahmut Temizyürek, “Yaşamı Şiirini Besledi, Şiiri Yaşamını”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2008, s.2.

    [16] Mahir Ergun, “Nâzım’ı Putlaştırmak”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2009, s.15.

    [17] Kanat Atkaya, “Nâzım’ın İtibarı Demeden Önce Bir Bardak Su İçmek”, Hürriyet, 9 Ocak 2009, s.5.

    [18] Celâl Üster, “Hayatımda Bir Harold Pinter İronisi”, Radikal Kitap, Yıl:7, No:407, 2 Ocak 2009, s.4.

    [19] Zeynep Oral, “Zulme Karşı Yürüdü...”, Cumhuriyet, 28 Aralık 2008, s.17.

    Yorum ( 0 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



    15 Günlük Sosyalist Sanat Ve Edebiyat E-Dergisi __________________________________ İlk 50 sayılık arşivimiz, http://emeginsanati.blogcu.com adresinden okunulabilir. Linki bağlantılar bölümünde bulabilirsiniz.



  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Dergi Arşivi
  • RSS
  • KONUK DEFTERİ
  • EMEĞİN SANATI E-DERGİ İlk 50 Sayı Arşivi
  • Yeni Şablonumuzu Düzenleyen Blog Arkadaşımız: "Şablon Yapalım"
  • Ali Ziya Çamur'la Sanata Yolculuk
  • Adnan Durmaz
  • Evin Okçuoğlu
  • Melih Coşkun'un Kişisel Sitesi
  • Babür Pınar
  • İsrafil Yıldızkan
  • Ahmet İnce
  • Ahmet Güven
  • DÜŞ İŞÇİLERİ (Uysal Himmet'in Blogu)
  • Temel Kurt'un blogu
  • Ofir'e Yolculuk/Muhammet Demir'in Blogu
  • Sanat Cephesi
  • NAZIM HİKMET'in Resmî Sitesi
  • NAZIM HİKMET (info)
  • NAZIM HİKMET (fisek)
  • SABAHATTİN ALİ
  • ENVER GÖKÇE
  • Ümit Kaftancıoğlu
  • Asuman&Atanur Doğan Resim Atölyesi
  • Gürbüz Doğan Ekşioğlu
  • Murathan Çarboğa
  • Halkın Günlüğü
  • Yerltından Şiirler
  • DERKENAR (Vakt Erişir)
  • Hayat Türküsü
  • Hamza İnce
  • Murat Özhan'ın Sanatsal Üretimleri
  • Erhan Tığlı'nın Yazı ve Şiirleri
  • Yusuf Küpeli'nin Yazıları, Araştırmaları
  • KEMAL ÖZER
  • Hürdoğan Aydoğdu'nun şiirleri ve fotoğrafları
  • Abdülkadir Budak
  • Ayhan Sönmez
  • İrfan Sari
  • Ahmet Özer
  • Sosyalist Gerçekçi Ressam AVNİ MEMEDOĞLU
  • Rüzgâr Durağı(Ali Ziya Çamur'un Blogu)
  • Silikozisin pençesinde kot taşlama işçileriyle dayanışma sitesi



  • Haberler
  • Yazılar
  • Öyküler
  • Şiirler








  • SOSYALİST GERÇEKÇİ SANAT DERGİSİ

    "SANAT CEPHESİ"NİN İLK SAYISI ÇIKTI

    ABONELİK İÇİN ADRES: sanatcephesi@gmail.com



    EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN EVİN OKÇUOĞLU'NUN

    İKİ YENİ KİTABI YAYINLANDI.



    EMEĞİN SANATI GRUBUNDAN A.ZİYA ÇAMUR, YAŞAR DOĞAN VE BABÜR PINAR’IN DA

    TEBLİĞLERİNİN YER ALDIĞI KONFERANS METİNLERİNDEN

    OLUŞAN BU KİTAP SORUN YAYIN KOLLEKTİFİ TARAFINDAN YAYINLANDI.

    ORADAN İSTENEBİLİR.



    EMEĞİN SANATI ŞAİRLERİNDEN ERCAN CENGİZ'İN

    YENİ ŞİİR KİTABI:



    AZİZ KEMAL HIZIROĞLU'NUN

    YENİ ŞİİR KİTABI YAYINLANDI:



    SANAT CEPHESİ VE DERGİMİZ ŞAİR-YAZARLARINDAN

    SABAHATTİN ALİ TAYIR'IN YENİ ÖYKÜ KİTABI



    ŞAİRLERİMİZDEN AHMET YILMAZ TUNCER'İN

    YENİ ŞİİR KİTABI:



    İstek : aytuncer@gmail.com P.K. 53 10390 Akçay / BALIKESİR

    SANAT CEPHESİ VE DERGİMİZ ŞAİR-YAZARLARINDAN

    KEMAL KÖK'ÜN YENİ ŞİİR KİTABI:







    Sayfa: 1 - Toplam: 12
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa