Image Hosted by ImageShack.us
#wp-calendar td.pad:hover { background: #FFFFE0; } #wp-calendar td:hover, #wp-calendar #today { background: #eee; color: #bbb; } #wp-calendar th { font-style: normal; text-transform: capitalize; }



EMEĞİN SANATI'NDAN 67. MERHABA

1/2/2010

Merhaba,

Devlet kavramını bile sarsan; azgın neoliberalizmden, beklenmedik bir şamar yiyen kapitalizm, yeni bir oluşumun kapısında var olan gücüyle bütün edinimlere topyekun saldırıyorken; bir yanda da halkları daha da yoksunlaştırıp alım gücünü azaltıyor. Eski çağ köleliğini aratmayacak bir ortam hazırlayıp Kadir Beyin Külahı gibi kafamıza geçirmeye çalışırken, sunabildiği kadar bütün çaresizlikleri sunarak, bize büyük görevler üstlendiriyor!

Bu nedenle kaçınılmaz olarak yeni bir oluşuma gidilirken perspektifleri de genişletmeliyiz.

            Nereye mi koşalım, dengesi tamamen bozulan dünyanın imdadına mı yoksa her gün biraz daha felç edilen hayatlarımızın imdadına mı? Hayır! Koşmaya başlamadan önce oturup düşünelim. Efektiflerimizi gözden geçirip kimin hangi cephede daha başarılı olabileceğini inceleyip, üstümüze düşeni en güzel ve kararlı bir şekilde, realist olarak, reel anlamıyla günümüzün koşullarına uygun olarak hayata geçirelim!

Kalemi durmadan, kılık değiştiren burjuva demokrasisi tarafından dize getirilmiş ve kırılmış halkların sesi mi olmak istiyoruz, onlara hâlâ sönmemiş ateşlerin ve ışıkların olduğunu mu göstermek istiyoruz, bağrımızı açarak bütün haksızlıklara karşı, halka halka!

            O zaman susmayalım! Tavrımızı koyalım! Tavrımızı koyarken de ezbercilikten kaçınalım! Kapitalizm her zaman nabız yoklayarak yola çıktığı için, “al da bizi biraz gezdiriver” reflekslerinin o çok yönlü esnek ve estetik tetikliği arasında (etki-tepki).  

Reflekslerin eşleştiği kulvarda; hadi göster bize aksiyona karşı reaksiyonun etkisini. Yalnızlık şu fena şey değil mi kardeş! Hep tavizler vererek bugünlerin eşiğine kendimizi atmadık mı, satarak kamburlarımızı eski küllerden kalma hala sönmemiş alevlerinden sökün etmelerin yelleriyle savrula kavrula?

            Yani sabrımızı mı nabzımızı mı yoklayalım, yoksa sanat adına yapılan soytarılıkları mı dinlemeye devam edelim. Susalım mı? Sesimizi mi yükseltelim? Laf kalabalığını arşa mı çıkaralım? Bu aşamaya geldiğimizde bir daha oturup düşünelim. Tabii ki varız. Varsak, bu kavgada ne kadar varız. Mevcut olanla tam vücut olmamaya bizi iten içgüdülerin kavgasını inceleyelim. Yaşayan ölüler olmanın çemberini yarıp kapitalizmin ve neoliberalizmin bize zorla, demokrasi ve tercih adına direttikleri koşulları darmadağın etmenin yollarına hücum edip metodik bir şekilde geleceği, kendi geleceğimizi hazırlamaya koyulalım, bunu da yaparken hayali ve tahmini değil somut olarak yapalım  ve onu gerçekleştirebilecek maddi ve manevi zemini hazırlamaya koyulalım.

Bunu yaparken de kült semptomundan kaçınıp ipin ucunu bırakmayalım! Kavgaya daha sıkı sarılalım, Bedenine sarılmış olan yor/gan’dan sıyrılmayı bil… Ki bedenin bile onlar için bir ortak pazardır, kılın dahi kıpırdamaya gelmez. Göz açtırtmak istemezler sana. Üstüne, laboratuarlarında ürettikleri salgınları mahşer şövalyeleri gibi salıvermek isterler ha bire. Bu bir ölüm kalım savaşıdır. Onu biz başlatmadık. Yediğimiz içtiğimiz, soluduğumuz ve hatta tuttuğumuz her şeyde bizden bir şeyler alıp gidiyor, gidiyorlar… Küreyi biz ısıtmadığımız halde ısınamayacağız birbirimize… Yıllardır yemeyip, içmeyip onları doyurmaya çalıştık – adamlarda ne doymayacak mide varmış, vay be-. Mide, mide değil ki toplu insan mezarlığı. Son ekonomilerimizi de kepçelediler bizi yerimizden yurdumuzdan edip işsizler ordusuna katmaya kalktılar, kapılarında zombiler gibi sürünüp duralım diye, her alanıma tecavüz etmeye kalktılar suratsız sürelerle çıkardıkları yasalar ve anayasalarla. İşte bir kriz daha! Bütün kuklalar sarılmış sisteme kapitalizmi kurtarmaya çalışıyorlar. Daha beter bir talan evreni hazırlayıp soğuklarla beraber külah gibi kafamıza geçirmeye çalışıyorlar…  Babil de meydan okumuştu gök kubbeye-ana-karaya, sonunu hatırlayabiliyor musunuz?

 

Yaşar Doğan (Lolan)

BU SAYININ SAVSÖZÜ

            Sanatın bütün alanları gibi, edebiyatın da toplumsal bir işlevi olduğuna kuşku yok. Bir edebiyat yapıtı, taşıdığı yerel motifleri evrensel motiflerle diyalektik bir bağ içine sokarak kendini ölümsüz kılar. Buradaki ana motif elbette ki insandır, insanı insan yapan temel değerlerdir. Bu noktada edebiyatçının görevi, bilinen tanımla sadece “çağına tanıklık etmek” değil, aynı zamanda çağın aydınlık bir geleceğe doğru evrilmesine  de yaratılarıyla katkı sunmaktır.

…Aynı sınıf bilinci etrafında kenetlenmesi gereken emekçi kitleler pek çok alanda ırkçı, faşizan bir manipulasyonla karşı karşıya getirilmektedir ki, bu, tam anlamıyla bir bilinç sapmasıdır. Böyle bir ülkenin şairi bu yaşananlar karşısında tavır almayacak da ne yapacak? Sadece kendi egosunu tatmin etmek ya da belli bir çevreye “ben de şairim” mesajı vermek kaygısıyla, hiçbir derdi olmayan bir şiiri yazmak, sözcüklerin sisli dünyasında esrimek, sosyalist gerçekçi bir şairin benimseyeceği tutum olamaz. ……Günümüz Türkiye’sinde edebiyatçının omuzlarındaki sorumluluk, kanımca her zamankinden daha ağırdır. ARİF  BERBEROĞLU

 

YAŞAM VE SANATTA
         15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

 

TEKEL İŞÇİLERİ, YENİ BİR DİRENİŞ DESTANI YAZIYOR!

Tekel işçisi direniyor.

Gaz bombasına, polis copuna karşı, hakları için direniyor.

Aşağılanmaya, yok sayılmaya karşı, onuru için direniyor.

Kölece çalışma koşullarına karşı, geleceği için direniyor.

Tekel işçisinin direnişi, işçi sınıfının direnişidir! Madenlerde göçük altında kalanların

çığlığıdır bu direniş. Tersanelerde cinayetlere kurban giden kardeşlerimizin haykırışıdır. Açlığa, işsizliğe, yoksulluğa, sefalet ücretlerine mahkûm edilenlerin sesidir.

Tekel işçisi kazanırsa, işçi sınıfı kazanmış olacaktır. Onların en büyük korkusu budur. Tekel işçisi kazanırsa umut daha da büyüyecek. Sefalet ücretine, kölece çalışma koşullarına mahkûm edilen milyonlar kendine daha güvenli hale gelecek. Hak verilmez alınırmış bilinçlere kazınacak.

Korkuyorlar!

Direnişin zafere ulaşmasından korkuyorlar. Bunun için direnişi bin bir yolla bitirmeye çalışıyorlar. Azgınca saldırıyorlar. İçimizdeki balta saplarını devreye sokuyorlar.

            Direnişi daha büyümeden bir an evvel, ağzımıza bir parmak bal çalarak bitirmek istiyorlar. Onlar köle işçi istiyorlar. Bir yanağına tokat yiyince diğerine uzatan işçi istiyorlar. Sefalet koşullarında yaşayacak işçi istiyorlar. Böyle bir işçi onların baş tacıdır.

Ama işçi bir sokağa inmeye görsün hep bir ağızdan bağırıyorlar. Bunlar terörist,bunlar üç, beş serseri, bunlar yan yatıp para kazanıyorlar, bunlar provokatör.

Tek başına bir işçi değil sınıf olmak gerekli Çoğunluk olan biziz. Biz hayatı üretenleriz.  Ama örgütsüzüz. Azınlık olan onlardır. Devleti elinde tutan burjuva azınlık, her yolla tepemizde kılıç sallamaktadır. Bizi korkutup sindirdikçe, bizi yalızlığa ittikçe, bizi çaresiz ve umutsuz kıldıkça işte o zaman onların geleceği garantilenmiş oluyor.

Onların geleceği, bizim kölece çalışmamızdır. Sefalet  içinde yaşamamızdır.

Onların geleceği bizim örgütsüzlüğümüzdür.

Onların korkusu bizim bu azınlığın karşısına bir sınıf olarak, birlik olarak çıkmamızdır. Kazanmanın yolu buradan geçiyor.

Haydi, eller şaltere!

İşçi sınıfının gücünün kaynağı, üretici güç olmasından gelir. İşçi durursa, işçi üretmezse hayat durur. İşçi sınıfı üretimden gelen gücünü ancak ve ancak örgütlülükle gerçeğe çevirebilir.

Bugün milyonlarca olmamızı rağmen örgütlülüğümüz zayıftır ama var olan gücümüzle bunu başarabiliriz. Bu mümkündür. İşçi sendikaları ve kamu sendikalarının önündeki görev budur. İşçi sınıfı kendini acındırarak değil üretimden gelen gücünü kullanarak kazanacaktır. Kazanmak istiyorsak yol budur.

Haydi, direnişi daha da büyütmeye, kazanmaya!

Haydi, sınıfın üretimden gelen gücünü göstermeye!

Haydi, sınıf dayanışmasını yükseltmeye!

Haydi, eller şaltere!

Haydi, geleceğimize, onurumuza sahip çıkmaya!     (KALDIRAÇ)

48 GÜNDÜR SÜREN TEKEL DİRENİŞİNDEN İZLENİMLER

            Yazar şair akademisyen fotoğrafçı ve bilim insanları tekel işçileriyle kitaplarını paylaştı.  Ahmet Telli (Şair), Şükrü Erbaş (Şair), Fikret Başkaya (Akademisyen) , Zerrin Taşpınar (Şair), Yılmaz Demiral (Tiyatrocu), Temel Demirer (Yazar), Sibel Özbudun (Akademisyen) , Oktay Etiman (Çevirmen), Necmettin Salaz (Yazar),  Mahmut Konuk (Aktivist), Sait Çetinoğlu (Yazar), Adnan Caymaz (Şair), İsmet Erdoğan, Mustafa Çoban (Yayıncı), Aydın Şimşek (Şair), Mehmet Özer (Fotoğrafçı-Şair), Emir Ali Türkmen (Yayıncı), Adil Okay (Şair-Yazar), Ragıp Zarakolu (Yazar), Muzaffer Erdoğdu (Yayıncı), Ahmet Önal (Yayıncı) Tekel işçileriyle gün boyu dayanıştı. 

İşçiler kendilerine destek için gelen öğrenci-öğretmen-sanatçı veya işsizlerle kucaklaşıyor. AKP kanadından yükselen provokatif açıklamalara prim verilmiyor. “Marjinal gruplar, teröristler aranıza sızıyor” propagandalarına gülüyorlar. “Bu çocuklar mı terörist” diyorlar. “Bu gençler çamaşırlarımızı yıkıyor, gün boyu bize çay dağıtıyor, odun taşıyorlar. Hepsi bizim çocuklarımız. Pırıl pırıl gençler.”

Toplu kitap dağıtımından sonra Hataylı olduğum için öncelikle Hatay çadırını ziyaret ediyorum.  Antakya, Kırıkhan, İskenderun’dan gelen hemşerilerim beni sevgiyle karşılıyor. Kitaplar ve dayanışmamız için teşekkür ediyorlar. Saçı kapalı, saçı açık kadınlar aynı dilden konuşuyor. Sınıf mücadelesi, dayanışma, emek ve haklardan söz ediyorlar.  Çaylarını içip soba karşısında ısınmaya çalışarak söyleşiyoruz. Sonra diğer çadırları ziyaret ediyoruz. Diyarbakır, İzmir, Muş, Batman, Tokat ve diğerleri. Bu ara işsiz öğretmenler (İGEP) çadırı dikkatimizi çekiyor. Tekel işçileriyle dayanışmaya gelen işsiz veya sözleşmeli öğretmenlerin çadırında ben,  Ahmet Telli, Aydın Şimşek, Sibel Özbudun, Sait Çetinoğlu, Memet Özer oturuyoruz. Onların da sorunlarını dinliyoruz. İçlerinden Azime öğretmen, “Yüz binlerce işsiz öğretmen var. Bunlar da ayağa kalksa, mücadelelerini birleştirse emek cephesi kazanır” diyor. Kadir öğretmen saz çalıyor, bana bir sürpriz yapıyor. Benim çocuklar için yazdığım ‘zaman’ adlı şiirimi bestelemiş. Onu söylüyor.

Akşamüstü bir hareketlenme oluyor. Ankaragücü taraftarları yüzlerce genç, tekel işçilerini ziyarete geliyor. Alkışlar, zılgıtlar… Soğuk artıyor, odun dağıtılıyor.  Ateşin etrafında halay çekiliyor. Türküler söyleniyor. “Tekel işçisinin yanındayız” diye pankart asan esnaflar, işçilere kapılarını açmış; “İşçiler esnafları rahatsız ediyor” açıklamalarının çirkin bir dedikodu olduğu anlaşılıyor.

Bol bol fotoğraf çekiyorum. Gece yarısı yaklaşınca ertesi gün gelmek üzere vedalaşıyorum tekel işçileriyle. Günün son haberlerini dinliyorum. Başbakan zehir kusmaya devam ediyor, “Ankara’da provokatif eylemler var” diyerek tekel işçilerini tehdit ediyor; “Ben bir tekel işçisine vereceğim maaşla üç kişi çalıştırırım” diyerek emeğe saygısızlığını ortaya koyuyor. Sonuç ne olursa olsun tekel işçileri kazandı. Güçlerinin ve dayanışmanın farkına vardılar. Bir işçinin ifadesiyle “Biz düne kadar kendimize ve iş arkadaşlarımıza güvenmiyorduk. Ama bu 40 günde hepimiz değiştik, kazandık. Kendimize güvenimiz ve saygımız arttı” diyorlar. (ADİL OKAY )

SES’TEN TEKEL İŞÇİLERİNE KÜLTÜR SANAT ÖDÜLÜ

SAĞLIK Emekçileri Sendikası (SES); emek, demokrasi ve barış mücadelesinde yitirilen emekçiler anısına 9. Kültür Sanat Etkinliği Ödül Töreni, 24 Ocak günü yapıldı. 

Ekin Sanat Tiyatrosu’nda gerçekleştirilen etkinlik, emek mücadelesinde yitirilenler için saygı duruşuyla başladı. Sanatın verilen mücadeleyle bütünlüklü olduğunu ifade eden SES Genel Başkanı Bedriye Yorgun, “Hak verilmez alınır diyerek, çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakmalıyız” dedi. Çok zor ve sancılı günlerden bugünlere ağır bedeller ödenerek gelindiğini söyleyen KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek ise “Bugün ülkede halen OHAL, sıkıyönetim tartışılıyor, Kürt halkının talepleri görmezden geliniyor” dedi.

Törende ilk ödül, direnişlerinin 40. gününde olan TEKEL işçilerine verildi. TEKEL işçilerinin de katıldığı törende işçiler adına ödülü alan Tek Gıda-İş Genel Sekreteri Mecit Amaç, TEKEL direnişin kazanımla sonuçlanmak zorunda olduğunu belirtirken, bunu kazanıma dönüştürmenin de emek hareketinin sorunu olduğunu ifade etti.

Törende şiir, öykü ve fotoğraf dallarında dereceye girenlere ödülleri verildi. Öykü dalında birinciliği Özgür Soylu alırken, şiir dalında özendirme ödülü, 15 yıldır cezaevinde bulunan tutuklu Hasan Koç’a, fotoğraf dalında birincilik ödülü ise İbrahim Yakut’a verildi. Ödül töreninin ardından sendikal mücadelede yitirilen Necati Aydın, Ayşenur Şimşek, Behçet Aysan, Şehmus Akıncı, Veysi Sızlanan gibi birçok sağlık emekçisi için hazırlanan sinevizyon gösterimi yapıldı. Tören, Nar Sesleri grubunun müzik dinletisiyle sona erdi.(EVRENSEL)

ŞAİR İBRAHİM YILDIZ ŞİİR ÖDÜLÜ DÜZENLENDİ

1928 Eflani/Çengeller Köyü doğumlu emekçi şair İbrahim Yıldız; yöresinde sendika ve sanat çalışmalarında çığır açtı. Uzun süre Karabük’te  Tay  Sanat Dergisi çıkardı, Tay Yayınlarını kurdu.

Şiir ve yazıları; Gösteri, Milliyet Sanat, Yeni Biçem, Yazko Edebiyat ve Varlık başta olmak üzere birçok dergide yayımlandı. 13 Şubat 1994’te aramızdan ayrılan İbrahim Yıldız adına daha önceki yıllarda Çelik-İş Sendikası tarafından adına beş kez şiir ödülü düzenlendi. Bu yıl Eflani Belediye Başkanlığınca ikincisi düzenlenecek.

            Ödüle her şair en fazla üç şiirle katılabilir. Şiirler başka bir yerden ödül  almamış olacaktır.  Ödüle başvurular, rumuzla yapılacak, birden fazla şiirle katılanlar aynı rumuzu kullanacak; şiir üzerinde isim bulunmayacaktır. Ödüle aday şiirler sairi.yildizodul2010@gmail.com adresine e-posta ile 31 Mayıs 2010 tarihine kadar ulaştırılacak; bu adrese şiirini gönderen şairlere, şiirlerin alındığını teyit etmek için, ‘ortak kitap’ için bir muvafakatname örneği gönderilecektir. Katılımcıların muvafakatnameyi iki nüsha imzalayarak kısa özgeçmiş bilgileri ile birlikte Halil Nihat Yıldız PK. 10 KARABÜK adresine Posta ile göndermeleri gerekmektedir.

Sonuçlar 15 Haziran 2010’da Eflani Belediye Başkanlığı internet sitesinde açıklanacaktır. (Bilgi için; 0555 857 80 60 veya 0533 369 03 67 no.lu telefonlar aranabilir.) Ödüller Temmuz ayının ilk haftası yapılacak olan Eflani 4. Doğa ve Kültür Şenliği  kapsamında verilecek. Ödüle aday şiirlerden seçici kurulca belirlenenler kitap haline getirilecek.  Ödüle aday bütün katılımcılar, bu koşulları kabul etmiş sayılacaklar. Birinciye 400 TL+plaket, 2 adet mansiyon ödülünü kazananlara ise 200 TL + plaket verilecek.  İbrahim Yıldız Şiir Ödülünün seçici kurulunda; İsmail Arslan, Tahsin Şentürk, Hüseyin Özmen, Gülderen Canyurt yer almakta.

CARL-ZUCKERMAYER MADALYASI'NA

EMİNE SEVGİ ÖZDAMAR LAYIK GÖRÜLDÜ

 Almanya'da yaşayan oyuncu ve yazar Emine Sevgi Özdamar, Almanya'nın Rheinland-Pfalz eyaleti tarafından verilen Carl-Zuckermayer Madalyası'na layık görüldü.

 63 yaşındaki Özdamar'ın, "yazdıklarıyla göçmenlerin deneyimlerini ve farklı kültürlerdeki yaşamı bir sanat eserine dönüştürdüğü" belirtildi. Carl-Zuckermayer Madalyası'na layık görülüp ana dilinde yazmayan ilk edebiyatçı olan Özdamar, Almanya'da daha önce de 18 Mart 2009’da Berlin Sanat Ödülünü, 'Ingeborg Bachmann' ve 'Heinrich von Kleist' gibi önemli edebiyat ödüllerini kazanmıştı.

KIBRISLI ŞAİR VE ÇEVİRMEN TANER BAYBARS YAŞAMINI YİTİRDİ

Taner Baybars, 18 Haziran 1936'da Kıbrıs, Lefkoşa'da dünyaya geldi. Lefkoşa Türk Lisesi'ni bitirdi.  Ocak 1954'te ilk şiir kitabını yayımladı. Aynı tarihte, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde askerliğe başladı. 1956'da Londra'ya gitti ve bir daha adaya dönmedi. 1956-1988 yılları arasında, İngiliz Askeri Kütüphanesi ile British Council'da kitap ve yayınla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. Emekli olduktan sonra Fransa'ya yerleşti.

Türkçe, İngilizce, Fransızca yazan Taner Baybars, aynı zamanda Nazım Hikmet'ten çeviriler yaptı, çağdaş Türk şiirini İngiliz diline tanıttı. Çok-kültürlü, çok-dilli şiirlerinde, Türk, İngiliz, Yunan, Fransız şiir gelenek ve dillerini birlikte kullanarak farklı bir tarz yarattı. Kitapları: Şiir: Mendilin Ucundakiler (1954, Kıbrıs); To Catch a Falling Man (1963, İngiltere); Susila in the Autumn Woods (1974, İngiltere); Narcissus in a Dry Pool (1978, İngiltere); Pregnant Shadows (1981, İngiltere) , Fox and the Cradle Makers (İngiltere'de yayımlanmak üzere) , Seçme Şiirler/Selected Poems 1947-1997 (Çev. : Mehmet Yaşın, YKY 1997) Roman ve Anı: A Trap for the Burglar (1965, İngiltere); Plucked in a Far-Off Land: Images in Self-Biography (1970, İngiltere, Türkçe çevirisi Uzak Ülke: Bir Kıbrıs Çocukluğu) . Çeviri: Selected Poems of Nazım Hikmet (1968, ABD); The Moscow Symphony and Other Poems by Nazım Hikmet (1971, ABD); The Day Before Tomorrow by Nazım Hikmet (1972, İngiltere); A Sad State of Freedom by Nazım Hikmet (1990, İngiltere, Richard McKane'le); Modern Turkish Poetry (1971, İngiltere, Osman Türkay'la)"

1951-2001 arası yazdığı toplu şiirlerini içeren “Tilki ile Çobanaldatan” kitabı ve anılarını anlatan “Uzak Ülke: Bir Kıbrıs Çocukluğu” kitabı  Türkçe’de yayınlanan Baybars, Fransa’nın Bezier şehrinde 20 Aralık 2009’da hayata gözlerini yumdu.

ŞAİR DİNÇER SEZGİN’İ SONSUZLUĞA UĞURLADIK!..

Bir süredir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tedavi gören şair-yazar Dinçer Sezgin, 19 Ocak günü sonsuzluğa göçtü..

Torbalı'da 1939 yılında doğan Dinçer Sezgin, Çanakkale Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsünü bitirdi. Bir süre öğretmenlik yapan Dinçer, TRT sınavlarını kazanarak bu kuruma geçti. TRT'de 28 yıl boyunca bir çok kademede görev alan Sezgin, emekli olduktan sonra Radikal Gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Sezgin'in 30'un üzerinde şiir, roman ve hikaye türlerinde yazılmış kitapları bulunuyor:

            Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisinin kendisiyle yaptığı bir söyleşide, şiire bakışını şöyle ortaya koymuştu: “Aşksız bir şiir olabileceğine de inanmıyorum. İster kavga şiiri yazın, ister slogan şiiri içerisinde ya umut vardır ya da umutsuzluk. Yani içerisinde bizi hüzne götüren bir yan mutlaka vardır. O nedenle de benim şiirlerimde bunlar hep ön planda yer tutar. Ne var ki az önce de söyleyecektim unuttum: Benim şiirimde hüzün, acı ve yalnızlığın yanında umut da vardır. Benim şiirim umutsuz bir şiir değildir. Umutsuzlukla biten ve tümüyle karamsarlıktan yana olan, içerisinde barış, sevgi ve umut olmayan şiir yazmamaya çalışıyorum. Sevgi acı verir ama tatlıdır. Ben bu gizli umutlu yanı şiirlerime saklamaya çalışıyorum. Açık açık söylemem belki ama birazcık dizeler ve sözcüklerin derinliğine inildiğinde bunu yakalayabilir insan. Başarabildiysem ne mutlu bana…”

            Onu şu dizeleriyle selamlıyoruz:

alnının yokuşundan okunuyor
zulme başkaldırmanın güzelliği
sürdüm yanına geldim, anla işte
bir parça daha verdim kanımdan

40 KUŞAĞI ŞAİRLERİNDEN NİYAZİ AKINCIOĞLU’NU ANIYORUZ

                       40 kuşağının önemli şairlerinden olan Niyazi Akıncıoğlu, 1919’da Kırklareli'nin Kurudere Köyü'nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 40 kuşağının diğer şairleri gibi, en verimli döneminde zindanlardan, işkencelerden geçti. Kırklareli’nde serbest avukatlık yaptı. 1 Şubat 1979 yılında Ankara SSK Dışkapı Hastanesi'nde ölmüştür.

1940 döneminin tanınmış şairlerindendir. İlk şiirlerini "Haykırışlar" adlı kitapta topladı. Daha sonra dönemin önemli dergilerinde şiirleri görünmeye başladı. 1953 yılında bir grup köy enstitülülerle gizli cemiyet kurmaktan tutuklandı, yargılandı ve aklandı. Halk şiiri geleneğinden beslenen toplumcu şiirleriyle tanındı. İnsan, Ses, Yeni Edebiyat ve Yürüyüş gibi dergilerde şiirleri yayımlandı. Cezaevinden çıktıktan sonra münzevi bir yaşama yöneldi. Ancak 1970'lerde yayınladığı şiir çalışmaları ile yeniden adından söz ettirdi. Şiirleri ölümünden sonra Umut Şiirler adıyla 1985 yılında kitaplaştırıldı.

            Niyazi Akıncıoğlu, şiirlerinde divan ve halk şiiri motiflerinden ustaca yararlanmasını bildi. Halk şiirinin söyleyiş özelliklerini ve sesini başarılı bir şekilde kullandı. Asım Bezirci onun için, "Akıncıoğlu, Nazım Hikmet'ten sonra, ama Enver Gökçe ve Ahmet Arif'ten önce- halk şiirinden yararlanan ilk toplumcu şairdir" demişti. Kuşaktaşı ve arkadaşı Mehmed Kemal, onun için şunları söylüyordu: “Edebiyat alanına çıkarken büyük şairlerin tavrı ile çıkmıştı. Çıkışında yücelik, şairlik vardı. Birkaç dize yazmış, kendini kabul ettirmişti. Onun la aynı büyük şiir yazanlar anılırken, dergilerde yazılar çıkarken; cezaevi sonrası  şiirden uzaklaşır gibi olduğunda unuttular ve unutturdular…. Bir şiir dili kurmayı becermişti. Ama  dili geliştirmek, daha çok işlemek direncini gösteremedi, gösterebilme fırsatı vermediler…” Ölümünden sonra tüm yapıtları, Hacan Yayınlarınca “Umut Şiirleri” adıyla yayınlandı.

Akıncıoğlu’ndan bize, karamsarlığa yer vermeyen, gelecekten umutlu şiirler kaldı bugüne. O, kendi şiirini olgunlaştırmasına, demlenmesine fırsat verilmeyen bir kuşağın şairi olarak şiirleriyle belleğimizde yaşayacaktır hep. Anıları  ve şiirleri önünde saygıyla eğiliyoruz.

PUŞKİN  YAPITLARIYLA KARANLIĞA IŞIK SAÇIYOR HÂLÂ…

Rus ve Dünya Edebiyatının en büyük şair-yazarlarından Puşkin’i 10 şubat 1837’de yitirmiştik. 38 yıllık yaşamında verdiği yapıtlarla Dünya Edebiyatında silinmez bir iz bırakan Puşkin, ölümsüz yapıtlar üretmesinin yanında özgürlükçü, korku bilmez ve atılgan  kişiliğiyle de şairlere, yazarlara yol göstermeye devam etmektedir

            Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, 1799’da Moskova’da doğar. Annesi ve babası çok kültürlü ve aynı zamanda gösteriş düşkünü insanlardır. Zamanlarının çoğunu balolarda geçirdikleri için Puşkin, anne ve baba şefkatinden uzak bir çocuk olarak büyür. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü ve alaycı yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberlemiştir ve Fransız şiirler ve komediler yazmaya başlamıştır.

Döneminin tanınmış şair ve yazarları, Puşkin’in evine gelip gidenler arasındadır. Ancak hiçbiri onu kendisine durmadan tuhaf masallar anlatıp, eski Rus türküleri söyleyen dadısı kadar etkilemez. Yaşlı dadısı Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır. 

Puşkin’in lise yıllarında yazdığı şiirlerinde bile, gerçekçilik eğilimi açıkça göze çarpar. O dönem şiirinde kullanılmayan kaba ve gündelik sözcükleri rahatlıkla kullandığı ve canlı, kıvrak bir zekanın izlerinin görüldüğü şiirleriyle Derjavin’in dahi dikkatini çekmeyi başarır. Artık ünlü bir şair sayılmaya başlayan Puşkin, bu sıkıcı okul yıllarından sonra büyük bir eğlence susuzluğu ile, Petersburg’un canlı yaşamına dalar. Yazdığı ve birçoğu yasaklanan özgürlükçü şiirleri ve taşlamaları bu sıralarda dilden dile dolaşmaya başlar. Rus edebiyatı tarihinde şiir, ilk kez olarak, herkes üzerinde hayranlık uyandırır. Yeni doğan ve adeta üzerine titrenen bir çocuk gibi coşku ile büyümeye başlar.

            Rus Çarı I. Aleksandr tarafından Kafkasya’ya atanır ve burada ünlü “Kafkas Esiri” ve “Bahçesaray” adlı destanlarını yazar. Onun edebiyatında ne klâsik şiirin kuralcılığı ne de Romantizmin sahte, fantastik güzellikleri yer alır. O, gerçeği duyumsar, gerçeğin içinden gelir ve onu olduğu gibi anlatmayı ister.  Kafkasya’dan dönen Puşkin’in Rusya’daki askeri yönetime ulu orta sövmesinden dolayı dört yıl süreyle başkente girmesi yasaklanır ve ailenin sahip olduğu Mihaylovskoye köyünde yaşamak zorunda bırakılır. Hükümet tarafından oğlunu gözetim altında tutmakla görevlendirilen babası da görevini canla başla yerine getirir. Yirmi dört yaşındaki Puşkin, bu sürgün döneminde yedi yıl sonra tamamlayacağı Yevgeniy Onegin adlı romanını yazmaya başlar. “Çingeneler”, “Peygamber” ve Boris Godunov” isimli önemli eserlerini de yine bu sürgün yıllarında yazar. Bu uzun, sıkıcı ve gergin sürgün döneminden sonra Rus Çarı I. Nikolay tarafından Moskova’ya çağırılan genç şairin kaleminden çıkan her şey artık çarın sansüründen geçecektir. Polis baskınları ve aşk serüvenleri ise Puşkin’in yaşamının ayrılmaz parçaları olur.

Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza aşık olur. Natalya ise edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur. Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatan Puşkin’in, daha başka birçok eserinde de Erzurum’dan aldığı esinler yer bulur.  Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in. Tabii bir de gerici polisler... Bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeniy Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum trajedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü Ölü Canlar romanını yazma fikrini Puşkin verir.

O sıralarda yazdığı kendisine gelen imzasız bir mektupta bir Fransız subayının eşine  bayan Natalya Puşkin’e kur yaptığını öğrenir. Natalya Puşkin’in de bu subaya karşı kayıtsız kalmadığını öğrenir. Çok üzülen Puşkin, 1837’de bu subayı düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Yapılan düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan subay, Puşkin’i karnından yaralar. Büyük bir soğukkanlılıkla iki gün boyunca can çekişen Puşkin, hayata gözlerini yumar. Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve Yevgeniy Onegin’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve babasının köyüne götürerek toprağa verir.

Puşkin, çağdaş Rus  Edebiyatı’nın oluşmasına en çok katkıda bulunan yazın ve düşün adamıdır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus Edebiyatı’nda gerçekçilik akımını başlatan sanatçıdır. Belinski'nin sözleriyle Puşkin'in şiiri; fantastik, düşsel, yalancı ve hayali denecek kadar ideal olana yabancıdır. Gerçekliğe bütünüyle nüfuz eder; Puşkin, yaşamı toz pembe göstermez, ancak onu doğal,gerçek güzelliğiyle ortaya koyar.''  Şairin sanatsal gelişimindeki bu yeni yönelimi ve bunun niteliğini ilk farkedenlerden biri Gogol’dur. ''Puşkin Üzerine Birkaç Söz''adlı makalesinde: “Puşkin, olağanüstü bir olaydır” der. Dostoyevski ise, “Bana kalırsa aynı zamanda bize gelecekten bir haberdi Puşkin. Evet, biz Rusların arasına tıpkı bir peygamber gibi geldi. Petro’nun devrimleri üzerinden koca bir yüzyıl geçmişti, kendi gerçek benliğimizi yeni yeni kavramaya başlamıştık. Puşkin’in gelişi önümüzdeki karanlık yola yeni bir ışık saçtı, bize yardımcı oldu. Bu anlamda Puşkin bize gelecekten haberler getiren peygamberimizdir” demişti.

Gerçekçilik, Puşkin in 1830’lu yılları sanatsal yaratıcılının temel bileşenidir. Şair, yaşamının en zor dönemlerinde bile gerçekliği büyük bir dikkatle izlemekten vazgeçmez. Gerçek dünyadan, toplumsal yaşayıştan, insana özgü özlemlerden ve duygulardan sapan her şeyi kararlı bir biçimde reddeder.' 

Puşkin, her şeyden önce şairdir. Ona asıl ün kazandıran yapıtları, Rus ve Dünya edebiyatına bıraktığı ölümsüz şiir mirasıdır. Ama öykü ve romanlarıyla da dünya ölçüsünde ünlü ve önemlidir. 173. ölüm yıldönümünde “ŞAİR’E”  başlıklı şiiriyle bir kez daha anıyoruz.

 Ey şair! Değer verme sevgisine sen halkın
Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.
Sen çarsın: Yalnız yaşa. Yürü özgür yolunda
Özgür akıl nereye götürüyorsa seni.
Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,
Ödül beklemeksizin soylu çabalarına.
Ödül sendedir, çünkü en yüce yargıç sensin;
Ürününe en titiz değer biçebilensin,
Ey güç beğenir usta, sen ondan hoşnut musun?
Hoşnutsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün ateşinin tutuştuğu mihraba,
Şımarık bir inatla rahleni sarsıp dursun.

 

            

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com

 

AHMET TAHSİN:”Pehlivan”

1/2/2010


 

FOTOĞRAF:REFİK KOÇ

Kenan makine mühendisi idi, ama senelerdir inşaat müteahhitliği yapıyordu. Ne makine mühendisliğini ne de inşaat müteahhitliği işini seviyordu. Aslında onun isteği müzisyen olmaktı. İç Anadolu'da müzisyenlere iyi gözle bakılmadığı için babası iki defa sazını kırmış bir keresinde de darbukasını patlatmıştı; onun oğlu çalgıcı olamazdı. Kenan liseyi bitirdikten sonra, babasının zoruyla girdiği bir çok sınavdan ancak makine mühendisliği sınavını kazanmış, bir türlü sevemediği bu okulu da 70'li yılların çalkantılı dönemlerinde sekiz senede bitirip mühendis olmuştu. Memuriyette de başarılı olamayınca tüm Karadenizlilerin yaptığı gibi inşaatçılığa yapsatçılıkla başlamış, bu işte bir hayli ilerlemişti.

Kenan'ın silaha karşı aşırı bir merakı vardı. Makine mühendisi olmasaydı da bu patlayan çatlayan aletlere karşı ilginç bir hayranlık ve saygı duyar, her çeşidini kullanmak için elinden ne gelirse yapardı. Hatta askerliğinde topçu olunca daha da çok heyecan duydu. Artık silahın babası ile tanışacaktı. Nitekim, topun birini sırtlayıp onunla birlikte dolaşmak arzusunu askerliği boyunca hep içinde taşıdı.

Lise yıllarında herkes bir spor dalı ile ilgilenirken, Kenan yine silahlarla ilgili bir spor dalı olan avcılığı seçti. Biraz da atalarından gelen genetik bir tercihti bu. Av arkadaşı ise lise yıllarından sınıf arkadaşı olan ve tıp fakültesini bitirip doktor çıkan aynı zamanda grekoromen dalında iyi bir güreşçi olup bu dalda ödülleri de bulunan İsmail'di.

İsmail de Kenan gibi, 70' li yıllarda epey arbededen geçmiş, özü sözü doğru, gözü kara, iyi bir cerrahtı. Uzun zamandan beri Kenan'la birlikte sık sık ava gidiyorlar ve başka da kimseye gereksinim duymuyorlardı.

O gece, yani cumayı cumartesiye bağlayan gece, ikisinin de gözüne uyku girmedi. Çantalar, silahlar, yiyecekler hazırdı. Sabah ezanı okunmadan avlakta olmaları ve hava ısınmadan sabah yemlenmesinde bıldırcını anızın içinde bastırmaları gerekiyordu. İkisi de kalkış saatine kadar yataklarının içinde bir damla uyumadan dönüp durdular ve zamanın gelmesi ile acele giyinip sözleştikleri yerde buluştular. Bu kez Kenan'ın arabası ile gidilecekti; bu av için araziye en uygun araç onunkisiydi.

Avlanma yerine vardıklarında gece karanlığı devam ediyordu. Arabadan inip sessizce hazırlanmaya başladılar. Yıllardır yaptıkları bu iş için karanlık engel değildi, alışık bir kolaylıkla giysilerini değiştirip torbalarını hazırlayıp, silahlarını kurup, fişeklerini ve bıçaklarını kontrol ettikten sonra anızın içine bağdaş kurup karşılıklı oturdular. Doktor çok sigara içerdi, bir sigara yaktı. Kenan sigarayı yirmi yıl önce bırakmıştı ama bir sigara isteyip o da yaktı. Sigaraya başlamak veya bırakmak onun için sorun değildi. Nadir de olsa bazen bir iki tane içer ama yatmadan önce mutlaka bir sigara içerdi. Sigarayı bırakmıştı ama, yatmadan önce içtiği o tek sigarayı bırakamamıştı. Bazen evde sigara bulamayınca gece yarısına kadar uyuyamadığı ve sabaha karşı tren garına giderek sigara aldığı, bir kaç nefesten sonra da ölü gibi uyuya kaldığı ve o gün işine gitmediği olmuştu. Bu sigarayı da hiç bırakmamış gibi derin nefesler çekerek içerken yakındaki bir köyde sabah ezanı okunuyordu. Artık gün doğumu yakındı ve içini iyice heyecan doldurmuştu; “Bu avlaktan hiç elimiz boş dönmedik, güzel av olacağını sanıyorum” diye geçirdi içinden. Karanlıkta parlayıp sönen sigaraya dönüp,

—İsmail, güzel av olacak sanıyorum, evvelki sene de burada avlanmıştık ve iyi av çıkmıştı, ne dersin? dedi. İsmail de karanlığın içine doğru

—Umarım dedi.

Havanın aydınlanmasıyla birlikte avlanmaya başladılar ve gerçekten de güzel av buldular. Yasal limitleri doldurunca, daha fazla avlanmayıp, başında sekiz on kadar kavak ağacı bulunan çift oluklu çeşmenin yanına kamp kurdular. Kenan burayı çok severdi. Çeşme, bir köy ustasının elinden çıkmaydı. Adam, çimento varsa da kullanmamış, taşları özenle üst üste koyup çeşmenin yalağını da kocaman bir kefek taştan oymuş hatta oluğu bile bu taştan yapmış, maşrapa olmadan da rahat su içilebilmesi için oluk taşının ortasını iki avuç içi kadar oymuştu.

Kenan, ustayı orada çalışırken düşündü. Bir yanda çeşmenin suyu başı boş akıyor, öte yanda bu akışa şekil verecek olan çeşmenin yapımı devam ediyordu. Ustanın kafasında beş köşeli bir şapka vardı. Elleri yarık yarık, parmakları boğum boğumdu. İhtimalen kullandığı taş çekici de kendisi gibi bir usta tarafından çeliği özenle seçilerek yapılmıştı. Büyük ihtimalle de kayalar yakın bir taş ocağından öküz arabaları ile getirilmiş olmalıydı... İsmail kalkıp bıldırcınları yolmaya başlamasaydı Kenan daha çok şey hayal edecekti; hayallerinden sıyrılıp yemek hazırlığına katıldı.
İsmail bıldırcınları iyice tüylerinden ayıkladıktan sonra çeşmenin gürül gürül akan suyunda pırıl pırıl yıkayarak tasın içine bırakıyor, Kenan da oradan alıp ikiye bölerek tencerenin içine yerleştiriyordu. İsmail tencerenin içinde koca bir kalıp tereyağını görünce;

—O yağın birazını al Kenan” dedi. Kenan da:

—Bak aslan doktorum, hayatın üç ana gayesi vardır; yemek içmek ve sevişmek; yiyip içip sevişeceksin ki gözün arkada kalmasın, yemeden içmeden beş yıl fazladan yaşamışsın bu yaşamaktan sayılır mı ha doktorum, size fakültede öğretilenler insanın nefes alışına bağlı hayat belirtileri; insanın böcüğü ölmüşse yani içindeki arzu onu devamlı dürtmüyorsa bu yaşamaktan sayılır mı, o insan ölmüş de haberi de yok, ağlayanı da, dedikten sonra eriyen yağın içindeki bıldırcın etlerini kaşıkla karıştırdı, iyice sulanmasını ve kaynayarak suyunu çekmesini bekledi.

Başka bir kaba aktarıp bu kez soğanla biberi tencerenin içine döktü, bu sefer çok az tereyağı ilave edip karıştıra karıştıra soğanları öldürdü. Sonra kendi suyunda haşlanmış ve yağda kızarmış bıldırcınları da buna ilave edip biraz daha pişirdi. Hepsini birden boş bir kaba boşalttı ve elindeki tencerenin dibine enlemesine kesilmiş domatesleri bir sıra döşedi, üzerine de yine yuvarlak kesilmiş patlıcanları ve bunun üzerine de yarı pişmiş bıldırcın etlerini boca edip üstleri kapanıncaya kadar tekrar domates döşedi. Hiç su koymadı, tencereyi ölgün yanan ateşin üzerine oturttu.

Gidip İsmail' in yanına uzandı. İsmail çoktan uyumuştu, Kenan da yemek yanmasın diye tilki uykusunda yattı. Uyandığında İsmail'in sofrayı hazırladığını, salatayı yaptığını ve bu arada bir iki kadeh rakıyı da içmiş olduğunu gördü,

—Amma da uyumuşum, yemek yanmamıştır inşallah, dedi.

—Yanmadı, diye cevap verdi İsmail, sen yatar yatmaz ben kalktım zaten, tencereye sarımsakları koymamışsın, onları ve biraz da karabiberle kekiği de ilave ettim, sen hep piştikten sonra dersin ya; piştikten sonra. Bir iki daha tıkırdattım.

Kenan kalkıp oturdu ve sırtını ağaca yaslayıp öylece kaldı. Kavakların yaprak hışırtılarını dinledi bir süre, biraz önce karış karış bıldırcın aradıkları yüksek anızlı stepe boş boş baktı. Sonra da çevik bir hareketle yerinden kalkarak hazır olan sofraya kuruldu. İsmail'le ikisi pek fazla konuşmadan ne var ne yoksa silip süpürdüler ama akşam yine avlanacaklarından rakıyı fazla içmediler. Çeşmenin suyu gürül gürül iki oluktan birden akıyordu. Kuruyan çeşmeleri ve çayları hatırlayan Kenan bundan büyük bahtiyarlık duydu. Bedava olan şeylerin kıymetini bilmeli insan diye düşündü. Şu havanın, durduk yere akan şu suyun, kahkahanın, dostun sunduğu içkinin, genç güzel kadınların ve hatta bin bir çeşit yemek yapmasını bilen neşeli şişman yaşlı kadınların, diye içinden geçirirken kalın boynunda sivri demirleri ile kangal kırması kocaman bir koyun köpeğinin dili bir karış sarkmış bir şekilde koşarak gelip doğrudan çeşmenin yalağına atlayıp içine yatması bir oldu. Bir kaç dakika sürmedi ki büyükçe bir koyun sürüsü de köpeğin peşinden gelip yalaktan su içmeye başladı.

Çoban olağanüstü iri ve uzun bir delikanlıydı. O da çeşmeden kana kana su içti ve boynunu boğazını ıslata ıslata yüzünü akan suda yıkayıp kocaman bir mendille silindikten sonra:

—Selamün aleyküm dayı, dedi.

—Ve aleyküm selam yiğenim, dedi Kenan yarı kinayeli bir yüzle; köylülerin herkese dayı demelerine illet olurdu.

—Gel hele otur yaklaş... sana nazar değer maşaallah... Bu boy pos... Anan bir nazarlık taksaydı sana...”

—Muskam var, dedi çoban; Konya'da yazdırdık, Rumi Celalettin Mevlana'nın torunu yazdı.

—Torunlarını bilmem ya,  dedi Kenan, Mevlana'yı tanırım, sağlığında can cana dokunsun diye Mesnevi'yi yazmıştı, demek ki torunları da işi ilerletip nazara kadar getirmişler. Dünya değişiyor, hele gel yanıma, benim nazarım değmez korkma.

Köylülerin mavi gözlüleri tekin saymadıklarını biliyordu. Çoban iri cüssesi ile gelip oturunca, karabaş köpek de gelip gölgeye yattı, yalakta iyice ıslandığı için toza toprağa belenmiş çamur içinde kalmıştı.

—Buralı mısın, dedi Kenan.

—Buralı sayılırım, babam Adıyaman'dan gelmiş ama ben burda doğdum.

—Kürt müsün?

—Yok, Arabız. Adıyaman'a da Antekke'den gelmiş dedem; babamlar da buraya pancar işçisi olarak gelmiş ve yerleşip kalmışlar.

—Baban da senin gibi iri mi böyle?

—Yok, anam iri.

—Pehlivanlık var mı?

—Var, dedi çoban, bu civarda daha benim sırtımı yere getiren olmadı.

—Bayağı ünlüsün o zaman, allah bilir bu sürüyü de ödül ala ala bu kadar büyüttün.

—Şu iki koç var, dedi övünerek evde de bir inekle bir dana var.

—Seni hiç yıkan olmadı ha..?

—Olmadı.

Kenan bir köşede sessiz sedasız konuşmaları merakla dinleyen İsmail'i göstererek:

—Sen bunu yıkabilir misin peki, diye gülerek sordu.

İsmail sözün buraya varacağını tahmin etmediği için duymamış gibi yaptı ama huzursuzlanıp kıpırdandı.

—Ne iş yapar arkadaşın, dedi çoban.

—Doktor.

—Pehlivan mı?

—Eh biraz...

—Hiç pehlivana benzemiyor.

—Boş ver şimdi, dedi Kenan; Sen şimdi bu adamı yıkar mısın yıkamaz mısın, yıkarsan aha bu otomatik tüfek senin, yıkılırsan bir koyununu alırım seçmece.

Çoban İsmail'e göz ucuyla bakıp,

—Koçu al, dedi.

O zamana kadar hiç ağzını açmayan İsmail:

—Bırak Kenan, uğraşma adamla, hadi aslanım sen de koyununu güt, işine bak, aldanma buna, öğlen arasında eğlenecek yer arıyor.

—Gidecek olan benim tüfeğim, yiğidi görünce korktun mu, Halep ordaysa arşın burda; kaç senedir öğündün durdun pehlivanım diye, işte tam sırası hadi görelim pehlivanlığını, dedi Kenan.

—Bırak gitsin dedim, dedi İsmail biraz sertçe.

Çoban:

—Doktor ağabey gözünü seveyim, gel bir tutuşalım, ben şu tüfeği alayım da arkadaşın da akıllansın, her gördüğüyle bahis tutuşmasın.

İsmail'in yüzüne gülümseme yayıldı,

—Doğru dedin pehlivan, o bu yayanlığı her zaman yapıyor, aklı başına gelsin, diyerek yerinden kalktı, belinden fişeklikle bıçağını çıkarıp, ceplerini boşaltıp ağacın dibine bıraktı ve çoktan ayağa kalkmış olan çobanın karşısına geçti.

Kenan hemen atılıp,

—Komutu ben vereceğim, ödül benim tüfeğim olduğuna göre hakem de benim.

—Tamam, dedi çoban heyecanlı bir sesle.

—Bir, iki, üç, haydi, diyeceğim, haydi demeden başlamak yok, bırak deyince de bırakacaksınız. Saçtan, taşaktan tutmak, kafa atıp, diz vurmak, tırnak geçirmek yok. Gelin bakalım, deyip çobanla İsmail'in elinden tutarak karşılıklı durmalarını sağladı. Doktorun kafası çobanın göğüs hizasına ancak geliyordu.

—Açılın biraz, hah tamam... haydi demeden başlamak yok... biiir, ikiii, üüüüç haydaaaa... der demez İsmail' in çobanın kolunu kapması ile beraber arkasını dönüp eğilerek üstünden aşırması bir oldu.

Çoban ne olduğunu anlamamış şaşkın bakarken, Kenan,

—Hop hooop, noluyoruz yaaaa. haydi dedim mi ben, bi de doktor olucan, haydiyle haydayı ayıramıyor musun, gafil avladın çocuğu, bırak şimdi, kalk yeniden tutuşacaksınız.

Çoban şaşkın,

He ya.. gafil oldu.. yeniden tutuşak, dedi.

Kenan ikisinin birden ellerinden tutarak tekrar açıklığa doğru çekti;

—Bak doktor kulağını iyi aç, ben haydi demeden başlamak yok ha... bir daha yaparsan tüfeğin gitmesine bakmam seni yenik sayarım.

Biiir, ikiiii, üüüç... haydi. der demez, İsmail'in çobanın kolunun altından geçip belinden kavrayarak arkaya ters çelme ile sırtını bir kere daha yere yapıştırması bir oldu. Doktorun yaptığı grekoromen güreşinin çok basit iki oyunuydu. Kara ve kaba kucak güreşten başka bir şey bilmeyen çoban ikidir tongaya basıyordu.

—Buna ne diyeceksin çoban, dedi Kenan; hakem olarak benim itirazım kalmadı, ama tüfek benim olunca belki haksızlık yaptım diye düşünürsün. Eğer olmadıysa bir daha tutuşun.

 Çoban yattığı yerden kalkmıştı ama oturduğu yerden kalkamamıştı. Ufak tefek İsmail'e öfke hayranlık karışımı bir bakışla bakıyordu,

—Yok ağabey, hakkıyla yıkıldık, ben hiç böyle bir şey görmedim, iki defasında da tutmakla yıkılmak bir oldu, arkadaş kuvvetli değil ama iyi oyun biliyor. Zaten güreş dediğin şey oyundur. Oyun bilen kazanır. Bizim buralarda oyundan ziyade kaba kuvvet geçerli... Sen koçu al.”

Kenan'la birlikte İsmail de kahkahayla güldü,

—Koç senindir, biz şaka yaptık, dedi Kenan.

—Olmaz ağabey ben yıksam tüfeği alırdım, pehlivanlıkta bahisten caymak yoktur.

—Al tüfek yine senin olsun, biz senin gibi delikanlı olmadığımızdan delikli demirle gezer olduk. Azığında peynir var mı, keçi peyniri varsa makbule geçer, ben de üzüm çıkarayım.”

—Keçi peyniri yok ama, peynirim tereyağı gibi, peynir size kurban olsun.

Sofrayı yeniden kurup, çayı yeniden demlediler, hem kendinden yaşça büyük hem de ünvanlı iki insanın sofra hazırlamasından rahatsız olan çoban ikide bir yerinden yekindikçe,

—Sen misafirsin otur dediler.

Rahatsız bir şekilde nasıl oturacağına bir türlü karar veremeden kıvranıp duran çobana fırın ekmeği verip köy ekmeğini kendi yanlarına çektiler, arasını yarıp peyniri doldurdular ve peynirim tereyağı gibi diyen çobana hak verdiler. Epeyce tıkındıktan sonra Kenan:

—Kaç koyun var sürüde?

—Dört yüzden fazladır ağabey.

—Kurbanda mı satacaksın?

—Kısmetse ağabey.

—Devlet ne kadar vergi alıyor bu koyunları satınca?

—Bizden vergi, mergi almazlar.

—Nasıl yani, sen vergi vermiyor musun?

—Bizden kimse vergi istemez.

—Traktör var mı?

—Var.

—Mazot alıyorsun.

—Alıyorum.

—Aldığın mazotun yarısı vergi, işte vergi veriyorsun ya..

—Bilmem.

—Markete gidip çay şeker alıyorsan, onun.da yüzde sekizi vergi.

—Onda da mı vergi var?

—Var ya... Dur hele, şapkada, ayakkabıda, çorapta, yediğin ve giydiğin her şeyde vergi var ve sen bunu ödüyorsun peşin peşin.

—Gerçekten mi, ben hiç vergi ödemiyoruz diye biliyorum.

—Sayısal, milli piyango, loto oynadığın oluyor mu?

—Şehre indikçe oynarım.

—Bak, enayi vergisi de ödüyorsun gönüllü olarak.

—Bu vergiler herkesten mi alınıyor ağabey?

—Evet, parasını harcayan herkesten alınıyor. Elbise aldın yüzde on sekiz peşin, ayakkabı aldın yine öyle, ekmek aldın yüzde altı peşin, mazot aldın yüzde altmış peşin, lokantada yemek yedin yüzde on sekiz peşin, sakız alınca da, çay bardağı alınca da vergiyi hemen orada peşin olarak ödüyorsun. Haydi sigara içmiyorsun ordan kurtardın, ama elektrik ve telefon paralarında da vergi var ve peşin. Bi tek şu çeşmeden akan suda vergi yok, onun da eli kulağında bu gün yarın gelir ama sana bir müjdem var, söğüdün gölgesinde vergi yok dilediğin kadar yat yuvarlan.

—Boş ver ağabey vergiyi mergiyi, deyip yüzünü İsmail'e çevirdi çoban.

—Doktor ağbi, koçu sana vereyim, bana o iki oyunu öğret.

İsmail,

—Koç sende kalsın. Sen Kenan' dan vergi işini öğren, ben de karşılığında sana iki değil beş oyun öğreteyim.



AHMET TAHSİN

ADNAN DURMAZ:”Hüzün Rengi-Aşk Kokusu...”

1/2/2010

   FOTOĞRAF:ENZO PENNA

 

 

Kar kokan bir kentin bulvarlarından
ak duygularla akan su
gibi geçtim senden
dağlardan taşıdığım türküler dondu
nere gider yürekten
birikip de yaşanmamış aşkın coşkusu
senin rengin
bir ırmağa örttüğün sisin suskusu
kokunsa
buz kuşkusu

 

yürek gibi çarpan meydanlarında
her gün bütün kılcal sokakları buluşur
bir kentin oradan duyulur kokusu
dedi ki” gri kokar ankara”
baharda iğde çiçekleriyle sevişen
eylül sarısı bir kadın
gülerken kızıl gül yapraklar döken
gözleri inanılmaz çocuksu
“ankara gri kokar
gülüşü gül kurusu”

 

“izmirin denizi kız
kızı deniz kokar
sokakları
hem kız hem deniz kokar”
demiş şair
izmir
yürek hoplatan çılgın
fesleğen tüter memeleri çılgın aşk gecelerinden
hercai sevdaların kızı...
bir deniz şarkısının renginde anar onları
gezginci bir şair
göçmen kuş duruşlu-bakışı kırgın
büyük yürekler solur büyük şehirlerin bulvarlarında
nazımın dizeleri mavi giyinmiş
dolaşır Beyazıt meydanında
gülüşü dudağında keder gülünün
tutuşur el ele aşklarla
kimi taptaze tomurcuk patlayan
kimininse deli sağnağı dinmiş
ve tam da başucunda
al kan içinde yatan ölünün...
belki kentler ve insanlar
kokuları-renkleriyle akılda kalır
aşkın ve ayrılığın
zulmün ve karanlığın
dünyanın her yerinde
farklı kokuları
renkleri yağar

 

ne insanlardan geçtik
gülüşlerinde uzanır acının çığraları
ve nice şehirler
bir yanda sevdalar gül dalı
bir yanda hüzün sağnakları

 

insanın ay kokan bir yari olmalı
elleri gökyüzü
yüreği deniz
sözleri bozkır
saçları rüzgar
bu rezil dünyaya inat
aşktan evler kurmalı

 

İRFAN SARİ:”Ateşin Dili”

1/2/2010

 

FOTOĞRAF: UWE G.


bir yol gider karnından toprağın
duman olur gök
akşam isyan eder geceyi yakar bütün zamanlar
gündüz dilim dilim kesilir

kuşluk vakti
uykunun cemresi kirpiklere dokunur
sonra askısı kırılır göz kapaklarının
her yer karanlık
yüreğinde çarpışan bir aşkın kılıcı
acır

başka bir yerde
gözlerinin en derin mavisiyle buluşurduk
ve tükenirdik
hiçbir yerde demeye kalmıyor
yüreğimden bir kara tren çığlığı kopuyor
kaburgalarım ray ray diziliyor uzağa

nefesime bir
kalbime bir
beynime bir
aşk resitali konuyor keskin biber yakıcılığında
belki ateşe tutsa vakit
yanarım
belki de ateşi ben yakarım

ateşten kim çetindir ki

dudaklarına sorsam yangınları
ülkemin kentlerinde
çocuklarında
arasam
yaşamayı
kapkaranlıkta kıvılcım kıvılcım sevdadır seni sevmek

demine tutulduğum
dermanına
ateşin dilinde aşka nasıl yazılır ki

H.MANAP:“Ben Kanlı Tarihlerde Lanetlenen İnsan”}{ S.ÇALIK:“Ekmek

1/2/2010

 

BEN KANLI TARİHLERDE LANETLENEN İNSAN

 


 

 

Şahin edasıyla
Yırtık sayfalara düşürdüm
.......................bakışlarımı
Yırtık yüreğime sözcükleri
.....................................imge imge
................................................işleyerek deli sesimle
Krater kükremesi oldum
..........................yeryüzüne
......................................saçılan şiirlerimle

Giyotinsiz kestiler kafamı ey halk
Duy sesimin gizil sevdasını
Ben ozan
Ben düzeni bozan sözcüklerle dirilen aşk
Ben kanlı tarihlerde lanetlenen insan
Ben düzene hainleşen söz şarlatanı

Cehenneme çevrildi dilimin şarkılarında kutsanmış toprak
İçimde kopuyor sert kafalara inat
..................................................bazalt fırtınaları
Ve..................
Granit sertliğiyle çarpıyorum yere
......................................kıyametler kopuyor
.................................................................evrende
Duruldu yaşam bu akşam gökyüzü kan kızıllığında cehennem
Ozan söylemeden son sözü içimdeki delirmiş müthiş heyecan
Kaynıyor
..........magma gibi sıcak
.......................ve akışkan
.............................küllenmeden şiirsel yaşam

 

HALİL MANAP

 

 

EKMEK YOKSA BARIŞ DA YOK

 


 

FOTOĞRAF KAYNAĞI:DEVRİMCİ PROLETERYA



batılı ve kravatlı beyler/ ve işbirlikçiler
ölüme ittiğiniz anne babalar
masanıza meze yaptığınız çocuklar için
itirazım var piyasanıza/ barışınıza

batıcı ve kravatlı beyler ve halkından utananlar
barışınız ölümse madenlerde/ ölmemek şanssa tuzla’da
ulusal gelirden payımıza ağıtlar/ gözyaşları düşüyorsa
itirazım var barışınıza
_____________ve adaletinize

özgür dünyanın ağzı kalabalık baronları/ oligarklar
gözünüzde bir damla petrol etmiyorsa ıraklı çocuklar
ve doğalgaz yollarınız ölüm yoluysa afganlar’a
itirazım var barışınıza
___________ve özgürlüğünüze

ey abd/ ab demokratları ey çanak yalayıcıları
savaşınızda milyon milyon ölürken ırak
afrika on milyon on milyon ölürken açlıktan
dünya yüreğinde bir bıçak gibi taşırken acıları
itirazım var barışınıza/ kardeşliğinize

batılı/ batıcı/ işbirlikçi/ ağzı kalabalık beyler
itirazım var barışınıza
madem bir dolar etmiyor kanımız/ etimiz
köpeğinizin kuaför bedeli kadar etmiyor emeğimiz
madem sofranıza mezedir aç çocuklarımız
bilin ki/ ekmek yoksa barış da yok



SALİM ÇALIK

ERCAN CENGİZ:“Yol Senin”

1/2/2010

 


FOTOĞRAF:İLHAN MARAŞLI


-cehenneme el salla cennet elinde-

uzanmış sızlar geceye
sazın teli ve yıkılmış aşklar
sabaha çok var geceyse ağır
ay baksın mavi köşkünden
bu kadar yalnız ve çaresiz
uçup giderken turnalar
ayaklarının altında sarı yeşil
gün akardı kızıl kızıl

yol senin aşk senin
zulmün yaşlı ihtilalin en genç dervişi
cehenneme el salla gitsin
üstüne yürüdüğün ölüme inat
celladına acımak da varmış
ey kara toprak ey ateş topu
direnç vuruldukça sokak sokak
birileri kalkar yerinden
kıvılcımlar dönmesin diye aleve
birileri süpürür erkenden
katline aşık olanlar orda
zeytin gözlü isyana kıyarlar

yol senin aşk senin ayağa kalk
cehenneme el salla gitsin
gör ki ekilmeyen toprak
nasıl da yabancı
nasıl da koparılmış emekten
kuzu yerine yılan akrep
buğday yerine pallax büyür

şimdi kim bilir kim
hangi çiçeğin koynundan bakar
bedeni yakılan pir
zehir zemberek bir sancıdır
ağlayan göğsünde annenin
bu cehennemde analık
kekliğin su içtiği gözede ağlar
çığlık çığlık göz pınarında
koparılıp alınan kız çocukları
toprağın gülüşüyle buluşmadan
nasıl biter bu yangın

üst üste tutuşan canlar altındadır
sevisi aşkı direnci ile bir halk
orda toprak tutar külünü
orda meşe örter kökünü
bütün acısını su yutar orda
yol senin aşk senin
kalk ayağa kalk
cehenneme el salla cennet elinde
ellerinden öper
dünün kiri ve inkarla kurulu
içi boş demir yolu kesen heykel
ve altı hançer karası  

A.BERBEROĞLU:“Benim Şiirim”}{M.GİRGİN:“Mutluluk Bahçesi”

1/2/2010

BENİM ŞİİRİM

FOTOĞRAF: BY_WPE2006

 

“Tarih bitti” diyorlar
yani yok artık sürülen tarla pişen tuğla
dönen çark kızaran elma
yani boşluğa yürüyor insan
oysa hâlâ kömür söken var gül kaynatan
hâlâ boynunu veren dünya arınsın diye kirinden
dünya ki külden ve kemikten
dünya ki ezilmiş putların altında
hal böyleyken
“modası geçmiş şiirler” yazıyorum ben
yürek almış bütün yenilgilerden payını
ter damlıyor imgesiz dizelerimden:
harflerim madenci ellerine benziyor
silikozisli gençlerin yüzüne
nefretin yaktığı uzak köylere
bir ölü bebek kıyameti bu
yangın çıkarıyor o çocuklar her gün içimde
darmadağın şimdi sözcüklerim
ne postmodern ne erguvan sular denli derin
anla, gözlerin için çıkılmış           
bir yolculuktur benim şiirim

 

ARİF BERBEROĞLU

 


 

MUTLULUK BAHÇESİ


FOTOĞRAF:SANATÇISI SAPTANAMADI

 

Dolaşıp durduk kıyısında hüznün
Yer yarıldı sanki içine girdik bahçenin
Tarım yapmadık uzak boşluklarda
Avlandık, avladık tarla kuşlarını da
Çiçeklendik, çocuklaştık, anladık
Ki zaman geçmişti, arandık durduk
Acısında, geçmişin anlaşılmazlığında
Bahçemiz vardı, erik ağaçları
Taşlar, uzanırdı sonsuzluğumuzda
Soluk alıp verirdi kasaba
Kabalık yoktu hiç komşuda
Dağlardan gelip hiç olan bakışta
Dolaşıp durduk, bekledik
Umudumuza sevincimizi ekledik
Ki yer yarıldı yuvarlandık kıyısına
Anladık ki, aramakmış çocukluğunu
Kasabada kaba adamlarda
Devrimin ince soluğunda
Mutluluk açan bahçede

MEHMET GİRGİN

N.KASAPOĞLU:“Tekel İşçilerine”}{N.HASKÖYLÜ:“Otuz Üç Harfin Ağıdı

1/2/2010

 

TEKEL İŞÇİLERİNE

 




greve çıkmışsınız
evden
greve çıkmışsınız

evin
açlığına

açlık grevine

ben de
bu cigarayı
hergün iki paket
daha fazla
içmezsem
namert olayım
eğer kazanırsanız

vurursanız
ölümün dumanını
tekellerin alnına

vurursanız

dumanınızla vurulmazsam
namert olayım

daha
çok küçüktü
ciğerleri
kedi görse yemezdi
çocuktular
elleri
küçük ayakları
patikli
göçüktüler
tarhanadan kabahatli
anadan işçi
arıdan
ölümdüler
haber verdiler

tütünden gençtiler
tömbekiden
yaşlı



NACİ KASAPOĞLU

 


 

OTUZ ÜÇ HARFİN AĞIDI


FOTOĞRAF:ADNAN DURMAZ

bizim oralarda, Mezopotamya’da
otuz üç harfle büyütür analar çocuklarını
sevenler sevdiğini otuz üç harfle sever
umut otuz üç harfli türkülerle ekilir toprağa

anlayana şeker şerbet otuz üç harftir bu
tan atanda kurşunlardan uzak sesi
otuz üç kurşun gibi destanımıza yazılan
hayatın ta kendisi

w sesinde bahçede bahar yeşerir
q sesiyle kütükleri sırmalar güneş
kanar bitimsiz hasret x sesinde
é sesiyle nasıl çoğalır çağlar umut
bir anlayabilseydiniz
halaylı türküler olurdu sesimiz

yazık ki anlamadınız
dil bilmezin diliyle güven duygusu zedelendiğinde çocukların
hâlden anlamazın peşinde özeni alt üst olduğunda sevdanın
ve iş bilmezin elinde sapla samanı karıştığında ekinin
kanadı da kırıldı barışı anlatan tüm kelimelerin

sonunda başardınız
çoğalttınız gözyaşı oyalı beyaz tülbentli anaları
ve bir de kendi sesiyle gülmeyecek çocukları
öyleyse armağan olsun size eksikli sözcüklerharam olsun kardeşliğin örselenmiş sevdası…

 

NAZLIHAN HASKÖYLÜ

SİBEL ÖZBUDUN: “Kızılay’da Bir “Hayalet” Dolaşıyor!”

1/2/2010

FOTOĞRAF:BASINDAN(sanatçısı saptanamadı)     

       “Nerede olursan ol,
      İçerde, dışarda, derste, sırada,
      Yürü  üstüne - üstüne,
      Tükür yüzüne celladın,
      Fırsatçının, fesatçının, hayının...”
      (Ahmed Arif, “Anadolu”.)

         Bugün tam 38 gün oldu… Dile kolay, Ankara ayazında, ısı sıfırlarda seyrederken, sulusepken altında, rutubetli battaniyelere sarılı, birbirlerine sokulmuş, yarı aç geçirilen geceler. Azan siyatiğe, ülsere, zorlayan böbreklere, tutulmuş bele, kronikleşen bronşite, 38 gündür ayaktan çıkmayan ayakkabının tetiklediği mantara inat… (Çoğu 40’ını, 45’ini geride bırakmış… Bir başka deyişle, yapışkan hastalıklarla birlikte yaşamayı öğrenmişler zaten.) Naylon, branda gerilmiş çatıların altında, her bir standın önündeki, içinde ıslanmış kütüklerin dumanlarını tüttürdüğü varillerin başında, plastik bardaklarda çayını yudumlayıp “4-C”yi tartışarak akan günler…

         Bugün ilk günden daha kararlılar.

        Fabrikaları  bir imzayla ve 1 milyar 720 milyon dolara BAT (British American Tobacco)’ya satılırken sırtları sıvazlanmış, ağızlarına bir parmak bal çalınmıştı. “Korkmayın, biz işçi babasıyız, hakkınızı yedirmez, sizi mağdur etmeyiz… Dileyeni kamuda, muadil işlere yerleştireceğiz. Hak kaybı olmayacak. Dileyen ise özel sektöre geçebilir. Bakın bunun için şartnameyi değiştirdik bile…”

        Sonra…  sonra birden kendilerini 4-C denilen kölelik dayatmasıyla yüzyüze buldular. Ayda 600-650 TL.’ye yılda 8-9 ay çalışıp bütün özlük haklarından olmak… Yalnızca rezil bir gelir kaybına razı olmak değil, aynı zamanda 20-25 yıldır çalışarak biriktirdiği sosyal güvenlik, emeklilik, sağlık gibi haklarının gasp edilmesine seyirci kalmak…

        Biraz homurdanıp, yüzde 20’lere varan işsizlik tehdidi karşısında “Buna da şükür,” diyecekleri hesaplanıyordu. Ama bu ucuz hesabı yapanlar bu kez baltayı taşa vurdu. Türkiye’de Reji/Tekel işçilerini işçi sınıfı hareketi tarihinin kaynağına yerleştiren devrimci gelenekten habersizdiler besbelli. “Tütüncüler”in bu ülkenin emek mücadelesi tarihi içerisindeki seçkin ve mücadeleci yerini bilmiyorlardı. “Gelenek”, uyuduğu yerden başını kaldırdı apansız. Ülkenin işçisini, emekçisini sürüye sayanların beklemediği bir şey oldu…

        Tekel işçisi Ankara’ya akmaya başlamıştı.

        AKP iktidarı önce meseleyi basit bir asayiş sorunu olarak algıladı.  İki gaz bombası, üç-beş cop darbesiyle dağıtılabilecek bir kuru kalabalık…

        Öyle olmadıklarını gösterdiler.

        38 gün oldu onlar Sakarya’da, Türk-İş merkezini çevreleyen sokaklarda kamp kuralı...

        Orayı  bir “Özgürlük ve Direniş Alanı”na dönüştürdüler. Mukavva parçalarına, kartonlara kendi elleriyle yazdıkları sloganlarla donattılar her bir köşeyi. Sokakların adlarını değiştirdiler: “Osmanlı mahallesi, direniş caddesi, işkence sokak…”

        Günboyu dayanışmalarını dile getirmek üzere akın akın gelen öğrenciler, kadınlar, memurlar, aydınlar, sanatçılar, akademisyenler… (Bugün “Sakarya sizinle gurur duyuyor!” sloganıyla Sakarya caddesi esnafı sökün etti örneğin.) Sosyalist partilerin, kitle örgütlerinin, sendikaların karınca kararınca dayanışma nişaneleri: bir köşede ücretsiz çay dağıtılan bir semaver; elden ele aktarılan kumanyalar; torbalar dolusu ilaç, battaniye, yakacak…

        Kent kent ayrılmış her bir çadırda eylemci işçilerle sohbete dalmış Ankaralı devrimciler… Hemen her köşe başında üzerine çıkıp konuşulacak bir iskemle, bir cızırtılı hoparlör, bir serbest kürsü… Önlerine uzatılan mikrofona kırk yıllık sunucu rahatlığıyla içini döken, hakkını arayan, öfkesini haykıran kadın ve erkek işçiler… Birbirini tanıyan-tanımayan herkesin selamlaştığı, köşe başında durup hükümetin geri adım atıp atmayacağını, Türk-İş yönetiminin tavrının ne olacağını, olası bir genel greve katılımın ne kadar olacağını tartıştığı - velhasıl hayata ve kavgaya dair bir şeyleri paylaştığı, Kürtçe’yle Türkçe’nin sarmaş dolaş olduğu tıklım tıklım sokaklar…

        Seyyar satıcılar, büfeler, çevredeki dükkânlar havaya ayak uydurmuş. Vitrinlerinde, camlarında işçilere destek veren dövizler… Kâh yorulup dinelen, kâh binlerce ağızdan birden yükselen sloganlar: “Tekel işçisi yalnız değildir!” “Genel grev, genel direniş!” “Ekmek yoksa barış da yok!”, “Ne istiyoruz? İş! Vermeyecekler! Alacağız! Nasıl? Söke söke!” “Eller şaltere, genel greve!”

* * *

        Yıllardır, “Elveda Proletarya,” “Tarih bitti,”  “Kapitalizm insan doğasına en uygun düzendir ve ebedîdir,” söylenceleriyle dilsizleştirilmişler, yıllardır kazanımları parça parça gasp edilenler, başlarını kaldırdıklarında polis copuyla, gaz bombasıyla, bastırılanlar, medyanın görmedikleri, ısrarla görmezden geldikleri, işlerini, aşlarını, geleceklerini yitirmişler… Tekel işçilerinin kendileri için de mücadele ettiğinin bilincine varıyor. Bunun yalnız ekmek değil, onur ve gelecek, onurlu bir gelecek mücadelesi olduğunu… Taşların bağlanıp köpeklerin serbest bırakıldığı bu talan düzenine “Dur” diyecek birilerinin çıkabileceğini… Bu “birileri”nin aslında “biz”den başkası olmadığını… “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!” sözlerinin bir peri masalından ibaret olmadığını… Emekçilerin kendi yazgılarını ellerine alırken “halkların kardeşliği”ni de gerçekleyebileceklerini…

        Tekel işçisi Türk-İş’in çevresindeki sokaklarda geçirdiği 38 gün içinde kendisini dönüştürürken bize de bütün bunları gösteriyor.

        Kızılay’da gerçekten de bir “hayalet”  dolaşıyor, bugünlerde. Bastırdıklarını, yok ettiklerini, tarihe gömdüklerini sandıkları kadîm düşlerimiz dolaşıyor.

        Kıdemli katillerin beş yıldızlı otellerde eteklendiği, daha çaylaklarının, hepimizle dalga geçercesine yattıkları cezaevinde infaz koruma memuru olmak için sınavlara sokulduğu, Romanların kentlerden sürüldüğü, pompalı tüfekli canilerin sırtlarının sıvazlandığı şu linç günlerinde bir soluk özgürlük, eşitlik ve kardeşliğe hasretseniz eğer, mutlaka ve mutlaka, elinizde bir demet çiçek, Sakarya’nın yolunu tutun. Umutla ışıldayan gözleri izleyin, onlar sizi “olay yeri”ne götürecektir…

 

SİBEL ÖZBUDUN

ALİ ZİYA ÇAMUR:”Yarimin Sarı Saçı Ellerimin Karası Tütün”

1/2/2010


FOTOĞRAF:BASINDAN(sanatçısı saptanamadı)

 

        Tütün denince pek çoğumuzun aklına sigara, sigarayla birlikte “keyif” ve duman” gelir. Tiryaki için “keyif”, içmeyen için “kirli hava”  demek olan tütün; kendisinden ekmek yiyenler için emek, alın teri, zahmet ve karşılığında alınan bir avuç paradır.

        Nedir tütün emekçilerinin yaşantısında tütünün yeri? Bu sorunun yanıtında acıyı ve tatlıyı, çileyi ve keyfi yan yana, iç içe bulmak mümkündür. Cenanlardan[1], tütün üreticilerinden atölyelerdeki, depolardaki, sigara fabrikalarındaki tütün emekçilerine kadar binlerce ailenin ekmeği, tuzu, geçim kaynağı; aynı zamanda da kederi, acısı ve çilesidir.

        Baharla birlikte tütüncülerin çilesi, emeği başlar. Toprak ananın ısınmasıyla birlikte tütün tohumları ilk anasının koynuna, yastıklara bırakılır. Tohumlar bir bebek özeniyle büyütülür. yastıklardaki ilk göğertiyle, patlayan ilk tohumlarla birlikte gözlerinin içi güler tütüncülerin. Boy veren şitiller[2], soğuktan korunacak, tavında sulanacaktır.

        Şitiller büyüye dursun, koynuna  bırakılacakları ana toprak hazırlanmalıdır. Tarlalar sürülür, düzlenir, şitillerin dikileceği yataklar hazırlanır.

“baharın ilkindeyiz
emek verenlerin
terlerinin
tavlandırdığı soluyan toprak
doludur
        doğurgandır
                doygundur
bil ki devranıdır tütünün
bil ki devranıdır türkünün”[3]

 

        Haziranın sarı sıcağıyla birlikte bir başka çile başlar. Şitiller birer       birer bebek özeniyle yataklara dikilir, ana koynuna yerleştirilir gibi. Bir yandan da yeni yerlerini yadırgamamaları için ilk can suyu verilir şitillere. Artık güze dek, sabah çiyi çoluk çocuk tütüncülerin üzerine düşecektir hep.

        Şitiller ana koynunda büyüyüp gelişirken ilk gübreler atılır toprağa. Şitiller boy atarken, onların sularına ve besinlerine ortak çıkan, onları basmaya, ezmeye çalışan asalak otların da alınması gerekir. Yakıcı güneşin altında tütüncüler, yedisinden yetmişine tüm aile bir kuyumcu titizliğiyle şitilleri örselemeden çapalarla zararlı otları temizlerler. İstedikçe suyunu verirler. Bu işlemler, tütün boy atıncaya kadar,çiçekleninceye kadar sürer. Tütünün çilesine başkaldıran gençlere, “senin kundağını tütünle bağladık” yanıtı verilir. Ama tütünün çapası eksik edilmez. Çünkü, denilir ki, tütün çapa sesini duymasa büyümez…

“tütün
ve tütün çiçeği
pembe
        al
                ve ak
yaşmak yaşmak
yaprak yaprak
usul ince boyuyla
sarı gelini toprağımın
yarin sarı saçı tütün
acı tütün
dost tütün
düşman tütün
göz göz olmuş bağrım bütün
yarama bastığım tütün”[4]

RESİM: NURAY ENGİN


        Şairin belirttiği gibi tütün artık boylanmış, pembe çiçeklerini saçmıştır ovaya. Şimdi tütünün toprağa yakın kalan eneze yaprakları alınır tek tek, diğerlerinin gücünü almasın diye. Tütünün başka bir çilesi başlar artık: yapraklar olgunlaştıkça tek tek kırılacak, örselenmeden, berelenmeden; at arabalarıyla, traktörlerle evlere taşınacaktır.

Tütünün boyu 90 cm’den uzun, 1,5 metreden kısa olur. Normali 1 metre civarıdır. Tek tek kırılan yapraklar önce ele, el dolunca kola, o da dolunca sepete doldurulur. Aynı işlem tütün bitene kadar hergün tekrarlanır. Kırma işi sıcakta olmaz, çok gece yapılır. Sıcakta yapraklar yara alır. Tüm ev halkı gece 1’de, 2’de kalkar düşer yollara. Öyle tatlıdır ki uyku... Çocuklar da kaldırılır. Bazen ay ışığı olur, gündüz gibidir ortalık. Bazen aysız, karanlık... Yarı uykulu ya da uyuklayarak gidilir tarlaya, yolda rüyalar bile görenler olur.

Tütün ekimi deyince başka bir şaire kulak verelim, Ahmet Arif’e:

“Tütünü bilir misin?
‘Kız saçı’ demiş zeybekler,
Su içmez her damardan,
Yerini kolay beğenmez,
Üşür
Naz eder,
Darılır
İki parmak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin
İncecik, ak kağıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini.
Dostun susan dudağına...”[5]

 

FOTOĞRAF: http://www.gapolay.com.tr


Olgunlaşan yapraklar en alttan en üste doğrudur. Toplama işlemi de bu sıraya göre olur. 3-4  el kırma yapılır. Yani alttan, renkleri açık yeşil olmuş, olgunlaşmış yapraklar kırılır. 10-15 cm kadar ancak yukarı çıkılır. Tüm tarla bu şekle getirilir. Bu bir el olur. 2. el için de 10-15 cm daha çıkılır. Bu ölçü tütünün olgunlaşmasına, havanın sıcaklığına, gübreye ve suya bağlıdır. Tütünün yaprakları yarısına kadar kırılmış olur. Geriye kalanı da 1 el ya da 2 elde alınır, kırma işi biter.

Ortaya dökülen yaprak yığınlarını çevreleyen analar, nineler, gelinler, kızlar, çocuklar birer birer yaprakları dizerler iplere, özlemlerini de birlikte… İplere dizilen yapraklar, her günün sonunda, bu kez başka bir ananın, güneş ananın kucağına bırakılmak üzere ağaçtan yapılan salaç da denilen askılara asılırlar.

Artık tek iş, yaprakların kurumasını beklemektir. Gözler gökyüzündedir. Çapada, ot kırmada, sulamada görülen bir parça bulut, sevinen ve serinleyen bakışlarla karşılanırken, bu kez görünen bir parça bulutu endişe dolu gözler karşılamaktadır. Gök bir boşansa, gözler de boşanacak gibidir. Çünkü söz konusu olan çocuğu, genci, ihtiyarıyla bir ailenin bir yıllık emeği, umudu ve özlemleridir. Alınması tasarlananlar, verilmesi hesaplananlar vardır. Hele de ektikleri toprağa sahip değilseler; cenanlık, yarıcılıksa yaptıkları, seyreyleyin tasanın, kederin, gamın yüzlerdeki izlerini.

Asılan tütünler 1-2 gün solması ve dinlenmesi için gölgede tutulur. Sıcakta birden kuruduğunda rengi parlak olmaz. Parlak renk kalitesini artırır. Tütün yaprakları hastalanabilir, çürüyüp ezilebilir. Bu yüzden çok narin kurutmak gerekir. Bir tarafta yeşil yapraklar asılır, diğer taraftan rengi altın rengini almış kurumuş tütünler saklanacak yere götürülür

FOTOĞRAF: D. GRAPH

 

Sonbaharın sonuyla birlikte tütünler askılardan indirilir. Kötü kuruyanlar ve hastalıklı yapraklar ayıklanıp bin bir özenle denklenirler, balyalanırlar. İşlenecek tava gelmesi için nemlendirilmek üzere ambarlara  kaldırılırlar. Mart’a, nisan’a doğru ambarlardan çıkarılır, artık satışa hazırdır. Artık bir yıllık düşler, özlemler, umutlar gerçekleşebilecektir. Alınması tasarlananlar alınacak, verilmesi hesaplananlar verilecektir.

Ama evdeki hesabın çarşıya uymadığı gibi tütüncünün hesabı da her zaman tutmaz. Çoğu zaman verilen emekler, dökülen terler karşılığını yeterince bulamaz. Ambar döneminde de katmerli bir sömürü ortaya çıkar. Kışı çıkarmakta zorlanan tütüncüler, ambardaki tütünleri elden çıkarmak zorunda kalınca bir yılın emeğinin hak ettiği değerin yarısına elden çıkarmak zorunda kalır.

Çoğu zaman tütün acı yüzünü gösterip, kendisine emek verip ter dökene değil,  başkalarına güler. Emek verip ter dökene kazancın azı, gölgede uyku çekene çoğu düşer. Tütüncünün güler yüzü gölgelenir, solar. Ama umutlar, düşler bitmez. Sadece gelecek yıla devredilir.

“Ustasıyız düş kurmanın
ustayız iş görmenin
gerçeğin ustasıyız
ekerken, sökerken, dikerken
ve sularken tütünü
hasatlarken, demetlerken, dizerken
ve kuruturken güneşte
                        ateşte
                               gölgede
ve hevenklerken
        denklerken tütünü
ustasıyız gerçeğin”[6]

 

Sıra yaprak tütün işleme atölyelerindeki emekçilerdedir. Onlar da

tozun, tütün zifirinin içinde tütünleri alın terleriyle buluşturarak sigara fabrikalarına gönderirler. Burada da başka bir emekle tütün dudağımızn ucuna dek gelir.

Bir tükenmez çileydi tütün, sürer giderdi böyle; acılarla, umutlarla,

özlemlerle…

        Ama globalizm boruları ötmeye başladıktan sonra başka bir acı ve sızı sardı tütün emekçilerini. Sınır ötelerinden gelen fermanla dikimi durduruldu tütünün. Yurdumun gelin saçı tütünün yerine okyanus ötelerinden gelen tütünler tüttürülmeye başlandı. İşbirlikçi yönetimler, taşları bağladı, köpekleri saldı ortaya. Tütün emekçilerinin eli böğründe kaldı. Muş’un, Bitlis’in, Adıyaman’ın, Ege’nin, Bafra’nın, Taşova’nın tütün üreticilerine dur emri verildi. Ferman büyük yerdendi. Bundan sonra tütün dışarıdan gelmeliydi. Ve Topraklarında yüzlerce yıldır tütün üretenler, başka ürünlere yöneldiler.

        Ya tütün emekçileri… Yaprakları işleyenler, sigara haline getirenler…Onlara ne oldu derseniz, onlar bugün Ankara’da kendilerine reva görülen sadakaya karşı onurun ve erdemin kavgasını veriyorlar.   

Sigara fabrikalarının özelleştirilmesinin ardından isçileri bir süre uyutmak için kullanıldı yaprak işleme işletmeleri. Özelleştirme ile kimse işsiz kalmadı görüntüsü oluşturuldu. Aslında  isçilerin çalışma koşulları çok daha kötüydü ama yine de işsiz kalmamak için yapacakları bir şey yoktu. Şimdi ülkenin dört bir tarafında bu işletmeler de kapatıldı. Toplamda 12 bin işçinin işsizliği söz konusu. Bu işçilerin bir çoğu 30 yaşını aşmış ve evli çocuklu işçiler. Sahip oldukları haklar gasp edilip sendikasızlaştırmak için sözleşmeli özel 4/c statüsü verilmek istenmekte. Çünkü emperyalist tekelleler, “yerli tütün satılmayacak” diyor:

“Bir dönem, küresel sigara tekellerinin ve emperyalist ülkelerin Türkiye’de halkı ithal tütüne alıştırma çabalarına karşı bir önlem olarak, sigaralardan alınan vergi, Türkiye’de üretilen şark tipi tütün içeriğine göre farklılaştırılmıştı. 1 Şubat 2005 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 2005/8410 sayılı Bakanlar Kurulu kararına göre, şark tipi tütün oranı yüzde 0 ile yüzde 33 arasında bulunan her bir sigaradan 0,0675 YTL, şark tipi tütün oranı yüzde 34 ile yüzde 66 arasında olan her bir sigaradan 0,0400 YTL ve şark tipi tütün oranı yüzde 67 ile yüzde 100 arasında bulunan her bir sigaradan 0,0188 YTL maktu vergi alınacaktı. Bu uygulama, yerli üreticinin ürünüyle üretilen sigaraların fiyatını düşürüyor ve yerli üreticileri bir ölçüde koruyordu. Ancak 28 Temmuz 2005 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 2005/9145 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı, bu uygulamayı değiştirdi. Yeni karara göre, şark tipi tütün oranına bakılmaksızın, her bir sigaradan 0,0600 YTL maktu vergi alınmaya başlandı. küresel sigara tekellerinin ve emperyalistlerin dayatmalarıyla alınan bu karar, ülkemizdeki tütün üreticilerinin sorunlarını daha da arttırıp mülksüzleşmeyi hızlandırırken; yıllardır tütünün zifirine karasına aldırmadan tütün işletmelerinde çalışan emekçiler de  ya işsizlik ya 4/C  tercihine zorlandı.”[7]

İşçiler eylem yaparken, "Kimseye yattığı yerden para yok" diyen başefendi, tütün işletmelerini yok eden yabancı tütünün vergisini sıfırlayarak birilerini yattığı yerden zengin etmenin kapılarını açmamışmıydı? Kısacası işçiye dayak, Marlboro'ya, yabancı tekellere kıya!...Bir de Maliye bakanının iç yüzlerini yansıtan sözleri ayrı bir fecaat! Merhametlerinin bedelini ödüyorlarmış! Onların merhamet ettiği tekel işçileri değil, küresel tütün tekelleri olduğunu herkes biliyor artık.

 Onların kavgası, hem yerel hem küresel bir kavga. Bugünlerde hem yerel işbirlikçilere, hem küresel borazanlara bir ders veriyor tütün emekçileri. Copa, gaza, kara, ayaza rağmen dimdik ayaktalar. Onurun ve bilincin destanının yazıyorlar. Kazanan sadece onlar değil tüm Türkiye, tüm ezilenler olacak.

Onlar da öyle söylüyor. Tekel işçileriyle yapılan bir söyleşide, Adıyaman’dan gelen Tekel işçisi kadın, özelleştirilme sürecinde yazdığı “Emekçiyim Ben” isimli şiirinde Tekel emekçilerinin ve tütün emekçilerinin duygularını dile getiriyor:

Beni iyi tanırsın
Nasırlı ellerim, kırışık yüzüm
ne yazım bellidir ne de bir kışım
Çiftçiyim ben
yoksulluğu bilirim yaşarım her gün
vatanımı karış karış gezdim, il il
pamuktayım soğukta, yağan yağmurda
Maraş’tayım belki de Çukurova’da
Zeytine Aydın’a, pancara Malatya
Tütün zamanı Bitlis, Adıyaman’da
Irgatım ben, onu da aldın elimden
Dolaşırım vatanı bir ekmek için
inanmazsın belki bir tek karın tokluğuna
Umuttur dediler şehir
girdim fabrikaya kimimiz TEKEL’deysek kimimiz SEKA’da
Ellerim nasırlı alnımda terim
ne gecem bellidir ne de gündüzüm
işçiyim ben, bugüne kadar hep ürettim
baktım etrafıma her yerdeyim ben
“ben” yokum artık, “biz” varız, sendikalı ya da sendikasız
emekçiyim ben
vatanım olmasın cenneti elin
cehennemi yaşatmayın memleket bizim
ağaların utandıkları nasırlı ellerim
üretmekten başka ne yaptı ki
çünkü ben emekçiyim...[8]

 

        Ey tiryakiler, bundan sonra sigara tüttürürken iyi düşünün. Üflediğiniz her dumanda nice tütün emekçisinin emeklerini, döktükleri alın terlerini, ahlarını, eyvahlarını hatırlayın. Duman olup uçan düşleri, özlemleri, umutları düşünün!

        Sözümüzü, nabızlarında halkın vuruşunu duyan iki şairimizin dizeleriyle sonlandıralım:

“Tütün işçileri yoksul,
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit
Pırıl - pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu...”[9]

 

“gerçek
        direnmek duyumuyla
        direnmek uyumuyla
        dönen çarkın
                pervanenin
                        dişlinin
yani ejderhanın
yedi başlının
vurmak boynunu beş kıtada
ve kurmak köprüleri çelikten kollarımızla
ışıktan yollarımızla
birleşmek güneşte
                güneşte[10]

       

__________

[1]Cenan: Güneydoğuda tütün yarıcıları. Cenanlık sisteminde toprak sahibi tarlayı sürdürür, sulama için gerekli motoru ve yakıtı verir. Gübreyi cenanlarla  ortak alır.Cenanlar ise şitilleri üretirler. Toprağa dikerler, sularlar, çapalarlar, toplarlar, dizerler, askıya asarlar, balyalarlar, toprak sahibinin ambarına atarlar.

[2]Şitil:Tütün fidesi.

[3],[4],[6], [10]Ozan Telli, Şahince, s.24(Tütün Türküsü), Yeni Türkü yayınları,1981

[7]Yıldırım Koç, http://samsun01.blogcu.com/tekelin-ozellestirilmesi-ve-tutun-ureticileri/245198

[8]Günlük  Evrensel Gazetesi, 25.01.2010

[5], [9]Ahmet Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim, s.8(Yalnız Değiliz), Everest Yayınları, 2002

           

« Önceki ::

 Devrimci Siteler i ziyaret et

Blogcu ile yapıldı