EMEĞİN SANATI'NDAN 67. MERHABA

Merhaba,
Devlet kavramını bile sarsan; azgın neoliberalizmden, beklenmedik bir şamar yiyen kapitalizm, yeni bir oluşumun kapısında var olan gücüyle bütün edinimlere topyekun saldırıyorken; bir yanda da halkları daha da yoksunlaştırıp alım gücünü azaltıyor. Eski çağ köleliğini aratmayacak bir ortam hazırlayıp Kadir Beyin Külahı gibi kafamıza geçirmeye çalışırken, sunabildiği kadar bütün çaresizlikleri sunarak, bize büyük görevler üstlendiriyor!
Bu nedenle kaçınılmaz olarak yeni bir oluşuma gidilirken perspektifleri de genişletmeliyiz.
Nereye mi koşalım, dengesi tamamen bozulan dünyanın imdadına mı yoksa her gün biraz daha felç edilen hayatlarımızın imdadına mı? Hayır! Koşmaya başlamadan önce oturup düşünelim. Efektiflerimizi gözden geçirip kimin hangi cephede daha başarılı olabileceğini inceleyip, üstümüze düşeni en güzel ve kararlı bir şekilde, realist olarak, reel anlamıyla günümüzün koşullarına uygun olarak hayata geçirelim!
Kalemi durmadan, kılık değiştiren burjuva demokrasisi tarafından dize getirilmiş ve kırılmış halkların sesi mi olmak istiyoruz, onlara hâlâ sönmemiş ateşlerin ve ışıkların olduğunu mu göstermek istiyoruz, bağrımızı açarak bütün haksızlıklara karşı, halka halka!
O zaman susmayalım! Tavrımızı koyalım! Tavrımızı koyarken de ezbercilikten kaçınalım! Kapitalizm her zaman nabız yoklayarak yola çıktığı için, “al da bizi biraz gezdiriver” reflekslerinin o çok yönlü esnek ve estetik tetikliği arasında (etki-tepki).
Reflekslerin eşleştiği kulvarda; hadi göster bize aksiyona karşı reaksiyonun etkisini. Yalnızlık şu fena şey değil mi kardeş! Hep tavizler vererek bugünlerin eşiğine kendimizi atmadık mı, satarak kamburlarımızı eski küllerden kalma hala sönmemiş alevlerinden sökün etmelerin yelleriyle savrula kavrula?
Yani sabrımızı mı nabzımızı mı yoklayalım, yoksa sanat adına yapılan soytarılıkları mı dinlemeye devam edelim. Susalım mı? Sesimizi mi yükseltelim? Laf kalabalığını arşa mı çıkaralım? Bu aşamaya geldiğimizde bir daha oturup düşünelim. Tabii ki varız. Varsak, bu kavgada ne kadar varız. Mevcut olanla tam vücut olmamaya bizi iten içgüdülerin kavgasını inceleyelim. Yaşayan ölüler olmanın çemberini yarıp kapitalizmin ve neoliberalizmin bize zorla, demokrasi ve tercih adına direttikleri koşulları darmadağın etmenin yollarına hücum edip metodik bir şekilde geleceği, kendi geleceğimizi hazırlamaya koyulalım, bunu da yaparken hayali ve tahmini değil somut olarak yapalım ve onu gerçekleştirebilecek maddi ve manevi zemini hazırlamaya koyulalım.
Bunu yaparken de kült semptomundan kaçınıp ipin ucunu bırakmayalım! Kavgaya daha sıkı sarılalım, Bedenine sarılmış olan yor/gan’dan sıyrılmayı bil… Ki bedenin bile onlar için bir ortak pazardır, kılın dahi kıpırdamaya gelmez. Göz açtırtmak istemezler sana. Üstüne, laboratuarlarında ürettikleri salgınları mahşer şövalyeleri gibi salıvermek isterler ha bire. Bu bir ölüm kalım savaşıdır. Onu biz başlatmadık. Yediğimiz içtiğimiz, soluduğumuz ve hatta tuttuğumuz her şeyde bizden bir şeyler alıp gidiyor, gidiyorlar… Küreyi biz ısıtmadığımız halde ısınamayacağız birbirimize… Yıllardır yemeyip, içmeyip onları doyurmaya çalıştık – adamlarda ne doymayacak mide varmış, vay be-. Mide, mide değil ki toplu insan mezarlığı. Son ekonomilerimizi de kepçelediler bizi yerimizden yurdumuzdan edip işsizler ordusuna katmaya kalktılar, kapılarında zombiler gibi sürünüp duralım diye, her alanıma tecavüz etmeye kalktılar suratsız sürelerle çıkardıkları yasalar ve anayasalarla. İşte bir kriz daha! Bütün kuklalar sarılmış sisteme kapitalizmi kurtarmaya çalışıyorlar. Daha beter bir talan evreni hazırlayıp soğuklarla beraber külah gibi kafamıza geçirmeye çalışıyorlar… Babil de meydan okumuştu gök kubbeye-ana-karaya, sonunu hatırlayabiliyor musunuz?
Yaşar Doğan (Lolan)
BU SAYININ SAVSÖZÜ
Sanatın bütün alanları gibi, edebiyatın da toplumsal bir işlevi olduğuna kuşku yok. Bir edebiyat yapıtı, taşıdığı yerel motifleri evrensel motiflerle diyalektik bir bağ içine sokarak kendini ölümsüz kılar. Buradaki ana motif elbette ki insandır, insanı insan yapan temel değerlerdir. Bu noktada edebiyatçının görevi, bilinen tanımla sadece “çağına tanıklık etmek” değil, aynı zamanda çağın aydınlık bir geleceğe doğru evrilmesine de yaratılarıyla katkı sunmaktır.
…Aynı sınıf bilinci etrafında kenetlenmesi gereken emekçi kitleler pek çok alanda ırkçı, faşizan bir manipulasyonla karşı karşıya getirilmektedir ki, bu, tam anlamıyla bir bilinç sapmasıdır. Böyle bir ülkenin şairi bu yaşananlar karşısında tavır almayacak da ne yapacak? Sadece kendi egosunu tatmin etmek ya da belli bir çevreye “ben de şairim” mesajı vermek kaygısıyla, hiçbir derdi olmayan bir şiiri yazmak, sözcüklerin sisli dünyasında esrimek, sosyalist gerçekçi bir şairin benimseyeceği tutum olamaz. ……Günümüz Türkiye’sinde edebiyatçının omuzlarındaki sorumluluk, kanımca her zamankinden daha ağırdır. ARİF BERBEROĞLU
YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ
TEKEL İŞÇİLERİ, YENİ BİR DİRENİŞ DESTANI YAZIYOR!

Tekel işçisi direniyor.
Gaz bombasına, polis copuna karşı, hakları için direniyor.
Aşağılanmaya, yok sayılmaya karşı, onuru için direniyor.
Kölece çalışma koşullarına karşı, geleceği için direniyor.
Tekel işçisinin direnişi, işçi sınıfının direnişidir! Madenlerde göçük altında kalanların
çığlığıdır bu direniş. Tersanelerde cinayetlere kurban giden kardeşlerimizin haykırışıdır. Açlığa, işsizliğe, yoksulluğa, sefalet ücretlerine mahkûm edilenlerin sesidir.
Tekel işçisi kazanırsa, işçi sınıfı kazanmış olacaktır. Onların en büyük korkusu budur. Tekel işçisi kazanırsa umut daha da büyüyecek. Sefalet ücretine, kölece çalışma koşullarına mahkûm edilen milyonlar kendine daha güvenli hale gelecek. Hak verilmez alınırmış bilinçlere kazınacak.
Korkuyorlar!
Direnişin zafere ulaşmasından korkuyorlar. Bunun için direnişi bin bir yolla bitirmeye çalışıyorlar. Azgınca saldırıyorlar. İçimizdeki balta saplarını devreye sokuyorlar.
Direnişi daha büyümeden bir an evvel, ağzımıza bir parmak bal çalarak bitirmek istiyorlar. Onlar köle işçi istiyorlar. Bir yanağına tokat yiyince diğerine uzatan işçi istiyorlar. Sefalet koşullarında yaşayacak işçi istiyorlar. Böyle bir işçi onların baş tacıdır.
Ama işçi bir sokağa inmeye görsün hep bir ağızdan bağırıyorlar. Bunlar terörist,bunlar üç, beş serseri, bunlar yan yatıp para kazanıyorlar, bunlar provokatör.
Tek başına bir işçi değil sınıf olmak gerekli Çoğunluk olan biziz. Biz hayatı üretenleriz. Ama örgütsüzüz. Azınlık olan onlardır. Devleti elinde tutan burjuva azınlık, her yolla tepemizde kılıç sallamaktadır. Bizi korkutup sindirdikçe, bizi yalızlığa ittikçe, bizi çaresiz ve umutsuz kıldıkça işte o zaman onların geleceği garantilenmiş oluyor.
Onların geleceği, bizim kölece çalışmamızdır. Sefalet içinde yaşamamızdır.
Onların geleceği bizim örgütsüzlüğümüzdür.
Onların korkusu bizim bu azınlığın karşısına bir sınıf olarak, birlik olarak çıkmamızdır. Kazanmanın yolu buradan geçiyor.
Haydi, eller şaltere!
İşçi sınıfının gücünün kaynağı, üretici güç olmasından gelir. İşçi durursa, işçi üretmezse hayat durur. İşçi sınıfı üretimden gelen gücünü ancak ve ancak örgütlülükle gerçeğe çevirebilir.
Bugün milyonlarca olmamızı rağmen örgütlülüğümüz zayıftır ama var olan gücümüzle bunu başarabiliriz. Bu mümkündür. İşçi sendikaları ve kamu sendikalarının önündeki görev budur. İşçi sınıfı kendini acındırarak değil üretimden gelen gücünü kullanarak kazanacaktır. Kazanmak istiyorsak yol budur.
Haydi, direnişi daha da büyütmeye, kazanmaya!
Haydi, sınıfın üretimden gelen gücünü göstermeye!
Haydi, sınıf dayanışmasını yükseltmeye!
Haydi, eller şaltere!
Haydi, geleceğimize, onurumuza sahip çıkmaya! (KALDIRAÇ)
48 GÜNDÜR SÜREN TEKEL DİRENİŞİNDEN İZLENİMLER

Yazar şair akademisyen fotoğrafçı ve bilim insanları tekel işçileriyle kitaplarını paylaştı. Ahmet Telli (Şair), Şükrü Erbaş (Şair), Fikret Başkaya (Akademisyen) , Zerrin Taşpınar (Şair), Yılmaz Demiral (Tiyatrocu), Temel Demirer (Yazar), Sibel Özbudun (Akademisyen) , Oktay Etiman (Çevirmen), Necmettin Salaz (Yazar), Mahmut Konuk (Aktivist), Sait Çetinoğlu (Yazar), Adnan Caymaz (Şair), İsmet Erdoğan, Mustafa Çoban (Yayıncı), Aydın Şimşek (Şair), Mehmet Özer (Fotoğrafçı-Şair), Emir Ali Türkmen (Yayıncı), Adil Okay (Şair-Yazar), Ragıp Zarakolu (Yazar), Muzaffer Erdoğdu (Yayıncı), Ahmet Önal (Yayıncı) Tekel işçileriyle gün boyu dayanıştı.
İşçiler kendilerine destek için gelen öğrenci-öğretmen-sanatçı veya işsizlerle kucaklaşıyor. AKP kanadından yükselen provokatif açıklamalara prim verilmiyor. “Marjinal gruplar, teröristler aranıza sızıyor” propagandalarına gülüyorlar. “Bu çocuklar mı terörist” diyorlar. “Bu gençler çamaşırlarımızı yıkıyor, gün boyu bize çay dağıtıyor, odun taşıyorlar. Hepsi bizim çocuklarımız. Pırıl pırıl gençler.”
Toplu kitap dağıtımından sonra Hataylı olduğum için öncelikle Hatay çadırını ziyaret ediyorum. Antakya, Kırıkhan, İskenderun’dan gelen hemşerilerim beni sevgiyle karşılıyor. Kitaplar ve dayanışmamız için teşekkür ediyorlar. Saçı kapalı, saçı açık kadınlar aynı dilden konuşuyor. Sınıf mücadelesi, dayanışma, emek ve haklardan söz ediyorlar. Çaylarını içip soba karşısında ısınmaya çalışarak söyleşiyoruz. Sonra diğer çadırları ziyaret ediyoruz. Diyarbakır, İzmir, Muş, Batman, Tokat ve diğerleri. Bu ara işsiz öğretmenler (İGEP) çadırı dikkatimizi çekiyor. Tekel işçileriyle dayanışmaya gelen işsiz veya sözleşmeli öğretmenlerin çadırında ben, Ahmet Telli, Aydın Şimşek, Sibel Özbudun, Sait Çetinoğlu, Memet Özer oturuyoruz. Onların da sorunlarını dinliyoruz. İçlerinden Azime öğretmen, “Yüz binlerce işsiz öğretmen var. Bunlar da ayağa kalksa, mücadelelerini birleştirse emek cephesi kazanır” diyor. Kadir öğretmen saz çalıyor, bana bir sürpriz yapıyor. Benim çocuklar için yazdığım ‘zaman’ adlı şiirimi bestelemiş. Onu söylüyor.
Akşamüstü bir hareketlenme oluyor. Ankaragücü taraftarları yüzlerce genç, tekel işçilerini ziyarete geliyor. Alkışlar, zılgıtlar… Soğuk artıyor, odun dağıtılıyor. Ateşin etrafında halay çekiliyor. Türküler söyleniyor. “Tekel işçisinin yanındayız” diye pankart asan esnaflar, işçilere kapılarını açmış; “İşçiler esnafları rahatsız ediyor” açıklamalarının çirkin bir dedikodu olduğu anlaşılıyor.
Bol bol fotoğraf çekiyorum. Gece yarısı yaklaşınca ertesi gün gelmek üzere vedalaşıyorum tekel işçileriyle. Günün son haberlerini dinliyorum. Başbakan zehir kusmaya devam ediyor, “Ankara’da provokatif eylemler var” diyerek tekel işçilerini tehdit ediyor; “Ben bir tekel işçisine vereceğim maaşla üç kişi çalıştırırım” diyerek emeğe saygısızlığını ortaya koyuyor. Sonuç ne olursa olsun tekel işçileri kazandı. Güçlerinin ve dayanışmanın farkına vardılar. Bir işçinin ifadesiyle “Biz düne kadar kendimize ve iş arkadaşlarımıza güvenmiyorduk. Ama bu 40 günde hepimiz değiştik, kazandık. Kendimize güvenimiz ve saygımız arttı” diyorlar. (ADİL OKAY )
SES’TEN TEKEL İŞÇİLERİNE KÜLTÜR SANAT ÖDÜLÜ

SAĞLIK Emekçileri Sendikası (SES); emek, demokrasi ve barış mücadelesinde yitirilen emekçiler anısına 9. Kültür Sanat Etkinliği Ödül Töreni, 24 Ocak günü yapıldı.
Ekin Sanat Tiyatrosu’nda gerçekleştirilen etkinlik, emek mücadelesinde yitirilenler için saygı duruşuyla başladı. Sanatın verilen mücadeleyle bütünlüklü olduğunu ifade eden SES Genel Başkanı Bedriye Yorgun, “Hak verilmez alınır diyerek, çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakmalıyız” dedi. Çok zor ve sancılı günlerden bugünlere ağır bedeller ödenerek gelindiğini söyleyen KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek ise “Bugün ülkede halen OHAL, sıkıyönetim tartışılıyor, Kürt halkının talepleri görmezden geliniyor” dedi.
Törende ilk ödül, direnişlerinin 40. gününde olan TEKEL işçilerine verildi. TEKEL işçilerinin de katıldığı törende işçiler adına ödülü alan Tek Gıda-İş Genel Sekreteri Mecit Amaç, TEKEL direnişin kazanımla sonuçlanmak zorunda olduğunu belirtirken, bunu kazanıma dönüştürmenin de emek hareketinin sorunu olduğunu ifade etti.
Törende şiir, öykü ve fotoğraf dallarında dereceye girenlere ödülleri verildi. Öykü dalında birinciliği Özgür Soylu alırken, şiir dalında özendirme ödülü, 15 yıldır cezaevinde bulunan tutuklu Hasan Koç’a, fotoğraf dalında birincilik ödülü ise İbrahim Yakut’a verildi. Ödül töreninin ardından sendikal mücadelede yitirilen Necati Aydın, Ayşenur Şimşek, Behçet Aysan, Şehmus Akıncı, Veysi Sızlanan gibi birçok sağlık emekçisi için hazırlanan sinevizyon gösterimi yapıldı. Tören, Nar Sesleri grubunun müzik dinletisiyle sona erdi.(EVRENSEL)
ŞAİR İBRAHİM YILDIZ ŞİİR ÖDÜLÜ DÜZENLENDİ

1928 Eflani/Çengeller Köyü doğumlu emekçi şair İbrahim Yıldız; yöresinde sendika ve sanat çalışmalarında çığır açtı. Uzun süre Karabük’te Tay Sanat Dergisi çıkardı, Tay Yayınlarını kurdu.
Şiir ve yazıları; Gösteri, Milliyet Sanat, Yeni Biçem, Yazko Edebiyat ve Varlık başta olmak üzere birçok dergide yayımlandı. 13 Şubat 1994’te aramızdan ayrılan İbrahim Yıldız adına daha önceki yıllarda Çelik-İş Sendikası tarafından adına beş kez şiir ödülü düzenlendi. Bu yıl Eflani Belediye Başkanlığınca ikincisi düzenlenecek.
Ödüle her şair en fazla üç şiirle katılabilir. Şiirler başka bir yerden ödül almamış olacaktır. Ödüle başvurular, rumuzla yapılacak, birden fazla şiirle katılanlar aynı rumuzu kullanacak; şiir üzerinde isim bulunmayacaktır. Ödüle aday şiirler sairi.yildizodul2010@gmail.com adresine e-posta ile 31 Mayıs 2010 tarihine kadar ulaştırılacak; bu adrese şiirini gönderen şairlere, şiirlerin alındığını teyit etmek için, ‘ortak kitap’ için bir muvafakatname örneği gönderilecektir. Katılımcıların muvafakatnameyi iki nüsha imzalayarak kısa özgeçmiş bilgileri ile birlikte Halil Nihat Yıldız PK. 10 KARABÜK adresine Posta ile göndermeleri gerekmektedir.
Sonuçlar 15 Haziran 2010’da Eflani Belediye Başkanlığı internet sitesinde açıklanacaktır. (Bilgi için; 0555 857 80 60 veya 0533 369 03 67 no.lu telefonlar aranabilir.) Ödüller Temmuz ayının ilk haftası yapılacak olan Eflani 4. Doğa ve Kültür Şenliği kapsamında verilecek. Ödüle aday şiirlerden seçici kurulca belirlenenler kitap haline getirilecek. Ödüle aday bütün katılımcılar, bu koşulları kabul etmiş sayılacaklar. Birinciye 400 TL+plaket, 2 adet mansiyon ödülünü kazananlara ise 200 TL + plaket verilecek. İbrahim Yıldız Şiir Ödülünün seçici kurulunda; İsmail Arslan, Tahsin Şentürk, Hüseyin Özmen, Gülderen Canyurt yer almakta.
CARL-ZUCKERMAYER MADALYASI'NA
EMİNE SEVGİ ÖZDAMAR LAYIK GÖRÜLDÜ
Almanya'da yaşayan oyuncu ve yazar Emine Sevgi Özdamar, Almanya'nın Rheinland-Pfalz eyaleti tarafından verilen Carl-Zuckermayer Madalyası'na layık görüldü.
63 yaşındaki Özdamar'ın, "yazdıklarıyla göçmenlerin deneyimlerini ve farklı kültürlerdeki yaşamı bir sanat eserine dönüştürdüğü" belirtildi. Carl-Zuckermayer Madalyası'na layık görülüp ana dilinde yazmayan ilk edebiyatçı olan Özdamar, Almanya'da daha önce de 18 Mart 2009’da Berlin Sanat Ödülünü, 'Ingeborg Bachmann' ve 'Heinrich von Kleist' gibi önemli edebiyat ödüllerini kazanmıştı.
KIBRISLI ŞAİR VE ÇEVİRMEN TANER BAYBARS YAŞAMINI YİTİRDİ
Taner Baybars, 18 Haziran 1936'da Kıbrıs, Lefkoşa'da dünyaya geldi.
Lefkoşa Türk Lisesi'ni bitirdi. Ocak 1954'te ilk şiir kitabını yayımladı. Aynı tarihte, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde askerliğe başladı. 1956'da Londra'ya gitti ve bir daha adaya dönmedi. 1956-1988 yılları arasında, İngiliz Askeri Kütüphanesi ile British Council'da kitap ve yayınla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. Emekli olduktan sonra Fransa'ya yerleşti.
Türkçe, İngilizce, Fransızca yazan Taner Baybars, aynı zamanda Nazım Hikmet'ten çeviriler yaptı, çağdaş Türk şiirini İngiliz diline tanıttı. Çok-kültürlü, çok-dilli şiirlerinde, Türk, İngiliz, Yunan, Fransız şiir gelenek ve dillerini birlikte kullanarak farklı bir tarz yarattı. Kitapları: Şiir: Mendilin Ucundakiler (1954, Kıbrıs); To Catch a Falling Man (1963, İngiltere); Susila in the Autumn Woods (1974, İngiltere); Narcissus in a Dry Pool (1978, İngiltere); Pregnant Shadows (1981, İngiltere) , Fox and the Cradle Makers (İngiltere'de yayımlanmak üzere) , Seçme Şiirler/Selected Poems 1947-1997 (Çev. : Mehmet Yaşın, YKY 1997) Roman ve Anı: A Trap for the Burglar (1965, İngiltere); Plucked in a Far-Off Land: Images in Self-Biography (1970, İngiltere, Türkçe çevirisi Uzak Ülke: Bir Kıbrıs Çocukluğu) . Çeviri: Selected Poems of Nazım Hikmet (1968, ABD); The Moscow Symphony and Other Poems by Nazım Hikmet (1971, ABD); The Day Before Tomorrow by Nazım Hikmet (1972, İngiltere); A Sad State of Freedom by Nazım Hikmet (1990, İngiltere, Richard McKane'le); Modern Turkish Poetry (1971, İngiltere, Osman Türkay'la)"
1951-2001 arası yazdığı toplu şiirlerini içeren “Tilki ile Çobanaldatan” kitabı ve anılarını anlatan “Uzak Ülke: Bir Kıbrıs Çocukluğu” kitabı Türkçe’de yayınlanan Baybars, Fransa’nın Bezier şehrinde 20 Aralık 2009’da hayata gözlerini yumdu.
ŞAİR DİNÇER SEZGİN’İ SONSUZLUĞA UĞURLADIK!..
Bir süredir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tedavi gören şair-yazar Dinçer Sezgin, 19 Ocak günü sonsuzluğa göçtü..
Torbalı'da 1939 yılında doğan Dinçer Sezgin, Çanakkale Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsünü bitirdi. Bir süre öğretmenlik yapan Dinçer, TRT sınavlarını kazanarak bu kuruma geçti. TRT'de 28 yıl boyunca bir çok kademede görev alan Sezgin, emekli olduktan sonra Radikal Gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Sezgin'in 30'un üzerinde şiir, roman ve hikaye türlerinde yazılmış kitapları bulunuyor:
Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisinin kendisiyle yaptığı bir söyleşide, şiire bakışını şöyle ortaya koymuştu: “Aşksız bir şiir olabileceğine de inanmıyorum. İster kavga şiiri yazın, ister slogan şiiri içerisinde ya umut vardır ya da umutsuzluk. Yani içerisinde bizi hüzne götüren bir yan mutlaka vardır. O nedenle de benim şiirlerimde bunlar hep ön planda yer tutar. Ne var ki az önce de söyleyecektim unuttum: Benim şiirimde hüzün, acı ve yalnızlığın yanında umut da vardır. Benim şiirim umutsuz bir şiir değildir. Umutsuzlukla biten ve tümüyle karamsarlıktan yana olan, içerisinde barış, sevgi ve umut olmayan şiir yazmamaya çalışıyorum. Sevgi acı verir ama tatlıdır. Ben bu gizli umutlu yanı şiirlerime saklamaya çalışıyorum. Açık açık söylemem belki ama birazcık dizeler ve sözcüklerin derinliğine inildiğinde bunu yakalayabilir insan. Başarabildiysem ne mutlu bana…”
Onu şu dizeleriyle selamlıyoruz:
alnının yokuşundan okunuyor
zulme başkaldırmanın güzelliği
sürdüm yanına geldim, anla işte
bir parça daha verdim kanımdan
40 KUŞAĞI ŞAİRLERİNDEN NİYAZİ AKINCIOĞLU’NU ANIYORUZ
40 kuşağının önemli şairlerinden olan Niyazi Akıncıoğlu, 1919’da Kırklareli'nin Kurudere Köyü'nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 40 kuşağının diğer şairleri gibi, en verimli döneminde zindanlardan, işkencelerden geçti. Kırklareli’nde serbest avukatlık yaptı. 1 Şubat 1979 yılında Ankara SSK Dışkapı Hastanesi'nde ölmüştür.
1940 döneminin tanınmış şairlerindendir. İlk şiirlerini "Haykırışlar" adlı kitapta topladı. Daha sonra dönemin önemli dergilerinde şiirleri görünmeye başladı. 1953 yılında bir grup köy enstitülülerle gizli cemiyet kurmaktan tutuklandı, yargılandı ve aklandı. Halk şiiri geleneğinden beslenen toplumcu şiirleriyle tanındı. İnsan, Ses, Yeni Edebiyat ve Yürüyüş gibi dergilerde şiirleri yayımlandı. Cezaevinden çıktıktan sonra münzevi bir yaşama yöneldi. Ancak 1970'lerde yayınladığı şiir çalışmaları ile yeniden adından söz ettirdi. Şiirleri ölümünden sonra Umut Şiirler adıyla 1985 yılında kitaplaştırıldı.
Niyazi Akıncıoğlu, şiirlerinde divan ve halk şiiri motiflerinden ustaca yararlanmasını bildi. Halk şiirinin söyleyiş özelliklerini ve sesini başarılı bir şekilde kullandı. Asım Bezirci onun için, "Akıncıoğlu, Nazım Hikmet'ten sonra, ama Enver Gökçe ve Ahmet Arif'ten önce- halk şiirinden yararlanan ilk toplumcu şairdir" demişti. Kuşaktaşı ve arkadaşı Mehmed Kemal, onun için şunları söylüyordu: “Edebiyat alanına çıkarken büyük şairlerin tavrı ile çıkmıştı. Çıkışında yücelik, şairlik vardı. Birkaç dize yazmış, kendini kabul ettirmişti. Onun la aynı büyük şiir yazanlar anılırken, dergilerde yazılar çıkarken; cezaevi sonrası şiirden uzaklaşır gibi olduğunda unuttular ve unutturdular…. Bir şiir dili kurmayı becermişti. Ama dili geliştirmek, daha çok işlemek direncini gösteremedi, gösterebilme fırsatı vermediler…” Ölümünden sonra tüm yapıtları, Hacan Yayınlarınca “Umut Şiirleri” adıyla yayınlandı.
Akıncıoğlu’ndan bize, karamsarlığa yer vermeyen, gelecekten umutlu şiirler kaldı bugüne. O, kendi şiirini olgunlaştırmasına, demlenmesine fırsat verilmeyen bir kuşağın şairi olarak şiirleriyle belleğimizde yaşayacaktır hep. Anıları ve şiirleri önünde saygıyla eğiliyoruz.
PUŞKİN YAPITLARIYLA KARANLIĞA IŞIK SAÇIYOR HÂLÂ…
Rus ve Dünya Edebiyatının en büyük şair-yazarlarından Puşkin’i 10 şubat 1837’de yitirmiştik. 38 yıllık yaşamında verdiği yapıtlarla Dünya Edebiyatında silinmez bir iz bırakan Puşkin, ölümsüz yapıtlar üretmesinin yanında özgürlükçü, korku bilmez ve atılgan kişiliğiyle de şairlere, yazarlara yol göstermeye devam etmektedir
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, 1799’da Moskova’da doğar. Annesi ve babası çok kültürlü ve aynı zamanda gösteriş düşkünü insanlardır. Zamanlarının çoğunu balolarda geçirdikleri için Puşkin, anne ve baba şefkatinden uzak bir çocuk olarak büyür. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü ve alaycı yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberlemiştir ve Fransız şiirler ve komediler yazmaya başlamıştır.
Döneminin tanınmış şair ve yazarları, Puşkin’in evine gelip gidenler arasındadır. Ancak hiçbiri onu kendisine durmadan tuhaf masallar anlatıp, eski Rus türküleri söyleyen dadısı kadar etkilemez. Yaşlı dadısı Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.
Puşkin’in lise yıllarında yazdığı şiirlerinde bile, gerçekçilik eğilimi açıkça göze çarpar. O dönem şiirinde kullanılmayan kaba ve gündelik sözcükleri rahatlıkla kullandığı ve canlı, kıvrak bir zekanın izlerinin görüldüğü şiirleriyle Derjavin’in dahi dikkatini çekmeyi başarır. Artık ünlü bir şair sayılmaya başlayan Puşkin, bu sıkıcı okul yıllarından sonra büyük bir eğlence susuzluğu ile, Petersburg’un canlı yaşamına dalar. Yazdığı ve birçoğu yasaklanan özgürlükçü şiirleri ve taşlamaları bu sıralarda dilden dile dolaşmaya başlar. Rus edebiyatı tarihinde şiir, ilk kez olarak, herkes üzerinde hayranlık uyandırır. Yeni doğan ve adeta üzerine titrenen bir çocuk gibi coşku ile büyümeye başlar.
Rus Çarı I. Aleksandr tarafından Kafkasya’ya atanır ve burada ünlü “Kafkas Esiri” ve “Bahçesaray” adlı destanlarını yazar. Onun edebiyatında ne klâsik şiirin kuralcılığı ne de Romantizmin sahte, fantastik güzellikleri yer alır. O, gerçeği duyumsar, gerçeğin içinden gelir ve onu olduğu gibi anlatmayı ister. Kafkasya’dan dönen Puşkin’in Rusya’daki askeri yönetime ulu orta sövmesinden dolayı dört yıl süreyle başkente girmesi yasaklanır ve ailenin sahip olduğu Mihaylovskoye köyünde yaşamak zorunda bırakılır. Hükümet tarafından oğlunu gözetim altında tutmakla görevlendirilen babası da görevini canla başla yerine getirir. Yirmi dört yaşındaki Puşkin, bu sürgün döneminde yedi yıl sonra tamamlayacağı Yevgeniy Onegin adlı romanını yazmaya başlar. “Çingeneler”, “Peygamber” ve Boris Godunov” isimli önemli eserlerini de yine bu sürgün yıllarında yazar. Bu uzun, sıkıcı ve gergin sürgün döneminden sonra Rus Çarı I. Nikolay tarafından Moskova’ya çağırılan genç şairin kaleminden çıkan her şey artık çarın sansüründen geçecektir. Polis baskınları ve aşk serüvenleri ise Puşkin’in yaşamının ayrılmaz parçaları olur.
Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza aşık olur. Natalya ise edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur. Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatan Puşkin’in, daha başka birçok eserinde de Erzurum’dan aldığı esinler yer bulur. Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in. Tabii bir de gerici polisler... Bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeniy Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum trajedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü Ölü Canlar romanını yazma fikrini Puşkin verir.
O sıralarda yazdığı kendisine gelen imzasız bir mektupta bir Fransız subayının eşine bayan Natalya Puşkin’e kur yaptığını öğrenir. Natalya Puşkin’in de bu subaya karşı kayıtsız kalmadığını öğrenir. Çok üzülen Puşkin, 1837’de bu subayı düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Yapılan düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan subay, Puşkin’i karnından yaralar. Büyük bir soğukkanlılıkla iki gün boyunca can çekişen Puşkin, hayata gözlerini yumar. Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve Yevgeniy Onegin’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve babasının köyüne götürerek toprağa verir.
Puşkin, çağdaş Rus Edebiyatı’nın oluşmasına en çok katkıda bulunan yazın ve düşün adamıdır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus Edebiyatı’nda gerçekçilik akımını başlatan sanatçıdır. Belinski'nin sözleriyle Puşkin'in şiiri; fantastik, düşsel, yalancı ve hayali denecek kadar ideal olana yabancıdır. Gerçekliğe bütünüyle nüfuz eder; Puşkin, yaşamı toz pembe göstermez, ancak onu doğal,gerçek güzelliğiyle ortaya koyar.'' Şairin sanatsal gelişimindeki bu yeni yönelimi ve bunun niteliğini ilk farkedenlerden biri Gogol’dur. ''Puşkin Üzerine Birkaç Söz''adlı makalesinde: “Puşkin, olağanüstü bir olaydır” der. Dostoyevski ise, “Bana kalırsa aynı zamanda bize gelecekten bir haberdi Puşkin. Evet, biz Rusların arasına tıpkı bir peygamber gibi geldi. Petro’nun devrimleri üzerinden koca bir yüzyıl geçmişti, kendi gerçek benliğimizi yeni yeni kavramaya başlamıştık. Puşkin’in gelişi önümüzdeki karanlık yola yeni bir ışık saçtı, bize yardımcı oldu. Bu anlamda Puşkin bize gelecekten haberler getiren peygamberimizdir” demişti.
Gerçekçilik, Puşkin in 1830’lu yılları sanatsal yaratıcılının temel bileşenidir. Şair, yaşamının en zor dönemlerinde bile gerçekliği büyük bir dikkatle izlemekten vazgeçmez. Gerçek dünyadan, toplumsal yaşayıştan, insana özgü özlemlerden ve duygulardan sapan her şeyi kararlı bir biçimde reddeder.'
Puşkin, her şeyden önce şairdir. Ona asıl ün kazandıran yapıtları, Rus ve Dünya edebiyatına bıraktığı ölümsüz şiir mirasıdır. Ama öykü ve romanlarıyla da dünya ölçüsünde ünlü ve önemlidir. 173. ölüm yıldönümünde “ŞAİR’E” başlıklı şiiriyle bir kez daha anıyoruz.
Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.
Sen çarsın: Yalnız yaşa. Yürü özgür yolunda
Özgür akıl nereye götürüyorsa seni.
Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,
Ödül beklemeksizin soylu çabalarına.
Ödül sendedir, çünkü en yüce yargıç sensin;
Ürününe en titiz değer biçebilensin,
Ey güç beğenir usta, sen ondan hoşnut musun?
Hoşnutsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün ateşinin tutuştuğu mihraba,
Şımarık bir inatla rahleni sarsıp dursun.

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler. Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com






















